DİJİTAL SURETİN SUÇU

Yapay Zekâ Pornografisinde Sentetik Yüzlerin “Gerçek Mağdur” Statüsüne İlişkin Hukuki İnceleme

by Mithras Yekanoglu

Dijital görüntü üretim teknolojilerinin, özellikle de üretici yapay zekâ modellerinin son yıllardaki baş döndürücü gelişimi, ceza hukuku bakımından klasik suç tiplerini ve mağdur kavramını zorlayan yeni görünümler ortaya çıkarmaktadır. Metin girdilerinden saniyeler içinde son derece gerçekçi yüzler ve bedenler üretebilen sistemler, cinsel mahiyette görsel materyallerin üretimini de radikal biçimde dönüştürmüş; artık herhangi bir gerçek kişinin fotoğrafına ihtiyaç duyulmaksızın, “hiç yaşamamış” bir suretin pornografik içerik içinde temsil edilmesi mümkün hâle gelmiştir. Bu dönüşüm, ilk bakışta “gerçek bir kişi yoksa gerçek bir mağdur da yoktur” şeklindeki sezgisel argümanı besliyor gibi görünse de, daha yakından bakıldığında hem korunması gereken hukuki değerin hem de mağduriyetin kaynağının sanılandan çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Çünkü yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzler, bir yandan eğitim verisi olarak kullanılan gerçek kişilerin biyometrik verilerinin istatistiksel tortusunu taşımakta, diğer yandan cinsellik, beden, rıza ve mahremiyet etrafında kurulan toplumsal normları yeniden üretmekte ve çoğu durumda belirli grupların (kadınlar, çocuklar, belirli etnik veya kültürel topluluklar) tarihsel olarak kırılgan konumlarını derinleştiren bir temsil rejimi yaratmaktadır. Dolayısıyla soru, yalnızca “bu yüz kime ait?” sorusundan ibaret değildir; asıl mesele, bu tür içeriklerde hangi hukuki değerin ihlal edildiği ve bu ihlâlin hangi özne veya öznelere atfedilebileceğidir.

Ceza hukuku öğretisinde mağdur, çoğu kez belirli bir hukuki değerin taşıyıcısı olan somut birey olarak tasvir edilir; cinsel dokunulmazlık, beden bütünlüğü, şeref ve haysiyet gibi değerler, “adı, yüzü ve biyolojik varlığı belirlenebilir” bir kişi üzerinden kavramsallaştırılır. Ne var ki yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin kullanımı, bu şemayı iki düzlemde sarsmaktadır. İlk olarak, gerçek bir kişiye ait olmayan, ancak gerçek insan yüzleriyle eğitilmiş modellerden türeyen dijital suret, “kişisel veri” ile “tam anonim veri” arasındaki sınırı bulanıklaştırmakta; bu suretin, veri kümesinde temsil edilen kişilerle ne ölçüde ilişkilendirilebileceği tartışmasını doğurmaktadır. İkinci olarak ise, ortada somut bir kişi bulunmasa dahi, çocuk bedeni imgesinin cinsel nesneleştirilmesi, kadın bedeninin aşırı metalaştırılması veya belirli etnik kimliklerin pornografik fetiş nesnesine dönüştürülmesi gibi pratiklerin, toplumsal düzeyde son derece gerçek etkiler doğurduğu ve gelecekteki fiilî istismar risklerini artırdığı yönünde güçlü kriminolojik ve viktimolojik argümanlar mevcuttur. Böyle bir bağlamda “mağdursuz suç” söylemi, hem mağdur kavramını sadece tekil, biyolojik özneye indirgeyen dar bireyci perspektifin bir sonucu olarak, hem de dijital suretin taşıdığı yapısal ve kolektif mağduriyet potansiyelini görmezden gelen normatif bir kör nokta olarak eleştiriye açıktır.

Bu çalışma, işte bu gerilim hattından hareketle, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin “gerçek mağdur” statüsünü çok katmanlı bir hukuki analizle tartışmayı amaçlamaktadır. Çalışmanın temel iddiası, yapay zekâ ile üretilen sentetik pornografik yüzlerin, klasik anlamda bireysel mağdur bulunmayan “nötr” imgeler olarak görülemeyeceği; tersine, hem kişilik haklarının dijitalleşen ve veri temelli hâle gelen boyutunda, hem de cinsel dokunulmazlık ve çocukların korunması gibi kamu düzenine ilişkin değerler düzleminde özgün bir mağduriyet rejimi yarattığıdır. Bu çerçevede, öncelikle ceza hukuku, insan hakları hukuku ve veri koruma hukuku bağlamında mağdur kavramının teorik temelleri sorgulanacak; ardından dijital suret, biyometrik kimlik ve sentetik yüz kategorileri ışığında korunması gereken hukuki değer yeniden tanımlanmaya çalışılacaktır. Devamında, “mağdursuz suç” itirazının, hem bireysel hem kolektif mağduriyet perspektiflerinden ne ölçüde savunulabilir olduğu eleştirel biçimde incelenecek; son olarak da yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlere özgü, “dijital suret mağduru” kavramını merkezine alan normatif bir model önerisi ortaya konulacaktır. Böylece çalışma, dijital çağda mağduriyetin yalnızca biyolojik beden üzerinden değil, giderek o bedenden ayrışarak özerk bir hukuki ve politik varlık kazanan dijital suret üzerinden de düşünülmesi gerektiğini ortaya koymayı hedeflemektedir.

Bu tartışmanın özgünlüğü, yapay zekâ ile üretilen pornografik yüzlerin yalnızca “teknolojik bir yenilik” veya “etik bir sorun” olarak değil, bizzat hukuki özneleşme rejimlerini dönüştüren fenomenler olarak ele alınmasında yatmaktadır. Zira dijital suret, ne klasik anlamda bir “resim hakkı” kategorisine indirgenebilecek kadar masum bir görüntüden ibarettir, ne de salt veri koruma hukukunun soyut anonimleştirme ve pseudonimleştirme teknikleriyle tüketilebilecek teknik bir mesele olarak görülebilir. Aksine, sentetik yüzlü pornografi, kişiliğin dijital temsili ile cinselliğin metalaştırılması arasındaki kesişimde, hukukun koruma altına almaya çalıştığı en kırılgan değerlerden bazılarını “mahremiyet, cinsel dokunulmazlık, çocukların üstün yararı, insan onuru ve hatta insan bedeninin pazarlanabilirliği sınırları” yeniden tartışmaya açmaktadır. Bu nedenle çalışma, yalnızca pozitif hukuk hükümlerinin sistematik bir dökümünü sunmakla yetinmeyecek; aynı zamanda bu hükümlerin tarihsel arka planını, dayandıkları değer teorisini ve dijital çağda bu teorinin ne ölçüde sürdürülebilir olduğunu da irdeleyerek, normatif bir yeniden konumlandırma çabası ortaya koyacaktır.

Ayrıca, yapay zekâ pornografisinin üretilme ve dolaşıma girme biçimleri, mağduriyetin mekânsızlaşmasını ve zamansızlaşmasını beraberinde getirmektedir. Geleneksel suç anlayışında, fiil belli bir yerde ve zamanda işlenir; mağdur ise çoğunlukla o fiilin gerçekleştiği anda ve yerde zarar gören kişidir. Oysa küresel platformlar üzerinden saniyeler içinde çoğaltılıp paylaşılan sentetik pornografik içerikler, belirli bir ülke hukukuna bağlı “olay yeri” mantığını aşmakta; aynı anda birden fazla hukuk düzeninin kesiştiği, sınır aşan ve süreklilik arz eden bir zarar potansiyeli üretmektedir. Bu durum, hangi hukuk düzeninin hangi anda müdahale edeceği, failin ve mağdurun nasıl saptanacağı, hangi standardın “korunması gereken hukuki değer” bakımından asgari eşik olarak alınacağı gibi soruları da gündeme getirir. Çalışma, bu nedenle yalnızca tek bir ülke hukukunun dar çerçevesine hapsolmayacak; uluslararası insan hakları belgeleri, bölgesel mahkeme içtihatları ve karşılaştırmalı hukuk örneklerinden yararlanarak, sentetik yüzlü pornografinin sınır-aşan mağduriyet yapısını da teorik çerçeveye dahil edecektir. Böylece “gerçek mağdur” tartışması, yalnızca bireysel bir hak ihlâli sorunu olarak değil, küresel dijital ekosistemin ürettiği yapısal bir kırılganlık olarak konumlandırılacaktır.

Son olarak, çalışmanın yöntemi, salt normatif ve dogmatik çözümleme ile sınırlı kalmayıp, teknik ve sosyolojik boyutları da hesaba katan çok disiplinli bir yaklaşımı benimsemektedir. Üretici yapay zekâ modellerinin nasıl eğitildiği, hangi veri kümelerinden yararlandığı, bu süreçte gerçek kişilere ait yüzlerin ne ölçüde izlenebilir veya anonimleştirilebilir olduğu gibi teknik sorular, mağduriyetin tespitinde kritik rol oynamaktadır; aynı şekilde, pornografik içerik tüketim alışkanlıklarının, cinsiyetçi ve çocuk düşmanı kalıp yargıların, çevrimiçi platform ekonomisinin ve algoritmik öneri sistemlerinin hangi davranışları ödüllendirdiği veya görünmez kıldığı da, hukukun “koruma alanını” belirlerken göz ardı edilemeyecek sosyolojik veriler sunmaktadır. Bu bağlamda çalışma, teknik literatürden ve kriminolojik araştırmalardan yararlanarak, mahkemelerin önüne gelebilecek tipik vakalara ilişkin hipotetik senaryolar geliştirecek; her senaryoda “mağdur kimdir?”, “hangi hukuki değer ihlal edilmiştir?” ve “cezalandırma yetkisi kime aittir?” sorularına verilen cevapların nasıl farklı hukuki sonuçlara yol açacağını sistematik biçimde ortaya koyacaktır. Böylece giriş bölümünde çizilen çerçeve, hem pozitif hukukun mevcut sınırlarını görünür kılacak, hem de “Dijital Suretin Suçu” bağlamında yeni bir mağduriyet doktrininin gerekliliğini, hem teorik hem pratik düzeyde temellendirecektir.

I. YAPAY ZEKÂ PORNOGRAFİSİNDE MAĞDURUN İZİNDE

Yapay zekâ temelli pornografik içerikler, klasik pornografi tartışmalarının ötesine geçen, hem üretim süreci hem de sonuçları itibarıyla “mağdur” kavramını bulanıklaştıran özgün bir alan açmaktadır. Geleneksel senaryoda mağdur, rızası olmaksızın çekime konu edilen, görüntüleri izni dışında ifşa edilen veya istismar edilen somut bir kişidir; beden ile hukuki özne arasındaki çakışma, mağduru hem fiziksel hem de hukuki düzlemde kolayca tanımlanabilir kılar. Oysa üretici yapay zekâ modelleriyle oluşturulan sentetik pornografide, çoğu zaman herhangi bir çekim süreci, kameranın önünde bulunan bir beden ya da görüntüye konu olan somut bir kişi yoktur; bunun yerine, devasa veri kümeleri üzerinde eğitilmiş algoritmalar, metin komutlarıyla tetiklenen üretim sürecinde, hiçbir zaman var olmamış yeni yüzler, bedenler ve pozlar üretmektedir. Bu radikal kopuş, ilk bakışta mağdurun izini tamamen silmiş gibi görünse de, daha yakından bakıldığında, dijital suretin hem veri setindeki gerçek kişilere, hem de toplumdaki kırılgan gruplara doğru açılan çok katmanlı bir mağduriyet izlekleri haritası çizdiği fark edilir. Bu harita, yalnızca “sahnede kim var?” sorusuna yanıt aramakla yetinmeyip, “bu sahnenin kurulabilmesi için kimlerden ne alındı, hangi toplumsal anlamlar mobilize edildi ve bu anlamlar kime zarar verdi?” gibi daha derin soruların peşine düşmeyi gerektirir.

Mağdurun izini sürmek, bu bağlamda, görüntüde görünen ya da görünmeyen, bazen veri setinde istatistiksel bir gölgeye, bazen toplumsal bir stereotipe, bazen de bedeni hiç sahneye çıkmayan fakat bu içeriklerin ürettiği iklimden doğrudan etkilenen bireylere yönelmeyi içerir. Örneğin, yüz verilerinin izinsiz biçimde toplandığı ve yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanıldığı senaryolarda, üretilen sentetik yüz her ne kadar tekil bir kişiye birebir tekabül etmese de, o yüzün morfolojik özelliklerinin, mimiklerinin, ten tonunun ve hatta bakışının ardında, veri kümesine katkıda bulunmuş çok sayıda gerçek kişinin biyometrik izleri bulunmaktadır. Böyle bir durumda, mağdurun izi, tekil bir bedende değil, istatistiksel bir çoğullukta; yani “veri öznesi” olarak düşünülen, kimliği algoritmik soyutlama altında kısmen silinmiş ama tamamen yok olmamış bir insan topluluğunda sürülmelidir. Aynı şekilde, çocuk imgesinin erotize edildiği, belirli etnik grupların egzotik fetiş nesnesine dönüştürüldüğü veya kadın bedeninin saldırgan derecede metalaştırıldığı içeriklerde, mağdur, sahnedeki sentetik figür değil; bu imgelerin tarihsel ve kültürel bagajını üzerinde taşıyan, temsil edilen grupların yaşayan üyeleridir. Burada mağdurun izi, tek tek bireyler ve onların kişisel hikâyeleri kadar, onların içinde konumlandığı tarihsel baskı, sömürü ve cinselleştirme rejimlerinde de aranmalıdır.

Bu nedenle yapay zekâ pornografisinde mağdurun izini sürmek, ceza hukukunun geleneksel birey merkezli mağdur anlayışının dışına taşan, çok katmanlı bir bakış açısını zorunlu kılar. Birinci katmanda, sentetik yüzün gerçek bir kişiye benzerlik gösterdiği ve bu nedenle belirli bir bireyin sosyal çevresinde o kişiyle ilişkilendirilebildiği vakalar yer alır; burada mağdur, klasik anlamda tanınabilir bir kişidir ve zarar, doğrudan doğruya onun şeref ve itibarına, özel hayatına ve cinsel özsaygısına yönelmiştir. İkinci katmanda, veri seti mağduriyeti diyebileceğimiz bir görünüm ortaya çıkar: Üretilen sentetik suret, tek bir kişiyle ilişkilendirilemez, ancak yüzün oluşumunda kullanılan veri kümeleri, sayısız gerçek kişinin rızası dışında işlenmiş biyometrik verilerine dayanır; burada mağdur, hukuki dilde “kişisel verisi ihlal edilen veri öznesi”, sosyolojik dilde ise kimliği istatistiksel anonimleştirme perdesi altında silikleştirilen bir insan topluluğudur. Üçüncü katmanda ise, toplumsal mağduriyet düzeyi bulunur: Sentetik pornografi, belirli beden tiplerini, yaş gruplarını veya etnik kimlikleri sistematik biçimde cinsel nesneye indirgediğinde, fiilî istismar olmasa dahi, bu grupların tamamı için güvenlik, onur ve eşitlik duygusunu zedeleyen, normatif alanı tehdit eden bir risk üretir. Böylelikle mağdurun izi, bedenle başlayan ama veriye, temsile ve toplumsal yapıya doğru genişleyen konsantrik halkalar olarak düşünülebilir.

Bu geniş perspektif, mağdurun kim olduğuna ilişkin sorunun aynı zamanda “korunması gereken hukuki değer nedir?” sorusuyla iç içe geçtiğini de açıkça gösterir. Eğer korunması gereken hukuki değer yalnızca “bireysel cinsel dokunulmazlık” veya “somut kişinin özel hayatı” olarak tanımlanırsa, sentetik yüzlü yapay zekâ pornografisinde çoğu senaryoda “gerçek mağdur” bulmak mümkün olmayacak, dolayısıyla bu alan cezai müdahalenin dışında kalacaktır. Buna karşılık, korunması gereken hukuki değer, dijital suret üzerinde egemenlik hakkı, biyometrik kimliğin rızaya dayalı kullanımı, çocukluk kavramının kolektif dokunulmazlığı ve cinsel eşitlik ile insan onurunun kamusal düzeyde korunması gibi daha geniş kategorilerle tanımlandığında, mağdurun izi yeniden görünür hâle gelir. Bu durumda, mağdur artık sadece sahnedeki kişi değil; sahnenin kurulabilmesi için verisi kullanılan, imgesi sömürülen, temsili manipüle edilen ve bu temsiller üzerinden gelecekteki risklere maruz bırakılan bir dizi özne ve özne grubunun bileşimidir. Çalışma boyunca “mağdurun izinde” ilerlemek, tam da bu nedenle, hem hukuk tekniğinin kavramsal araçlarını hem de kriminolojinin, veri etiğinin ve toplumsal teori’nin sunduğu açıklama çerçevelerini birlikte kullanmayı gerektiren, disiplinler arası bir takip faaliyetidir; çünkü dijital çağda mağdur, artık yalnızca olay yerinde bırakılan bir beden değil, aynı zamanda veri tabanlarında, algoritmaların parametrelerinde ve ekranlarımızda dolaşan bir surettir.

Yapay zekâ destekli pornografik içeriklerde mağdurun izini sürerken, öncelikle ceza hukuku ve insan hakları hukukunun mağdur kavramını tarihsel olarak nasıl kurduğunu yeniden düşünmek gerekir. Klasik doktrinde mağdur, suçla korunan hukuki değerin taşıyıcısı olan somut kişidir; bu kişi çoğu zaman beden bütünlüğü zedelenmiş, cinsel dokunulmazlığı ihlâl edilmiş ya da özel hayatına hukuka aykırı müdahale edilmiş bireydir. Böyle bir tasavvurda mağduriyet, fiilin yöneldiği bedenle aynı koordinatta bulunur; bedensel iz, psikolojik travma ve hukuki zarar birbirinin üzerine bindirilmiş katmanlar gibi okunur. Oysa yapay zekâ pornografisinde sahnede yer alan sentetik yüz ve bedenler, bu çizgiyi koparır; artık fiilin yöneldiği “beden” ile hukuken korunması gereken “kişi” arasında araya veri setleri, algoritmalar, platform ekonomileri ve temsil rejimleri girmiştir. Dolayısıyla mağdur kavramı, sadece fiilin hedefindeki fiziksel özneyi işaret etmekle yetinemez; fiilin üretildiği dijital altyapıda izleri bulunan, doğrudan veya dolaylı biçimde bu üretimden etkilenen diğer özne ve toplulukları da kapsayacak şekilde genişletilmek zorundadır.

Viktimoloji literatürü, uzun süredir doğrudan mağdurlar ile dolaylı, ikincil ve potansiyel mağdurlar arasında ayrımlar yapar. Aile bireyleri, tanıklar, aynı travma biçiminin hedeflediği topluluk üyeleri gibi aktörler, klasik suç tiplerinde “ikincil mağdur” kategorisine yerleştirilmiştir. Yapay zekâ pornografisinde bu şema daha da karmaşık hâle gelir: Sentetik yüz; bir tarafta, modele veri sağlayan ve yüz verileri rızasız işlenen gerçek kişilerin, diğer tarafta ise temsil edilen beden tipine, yaşa, cinsiyete veya ırksal kimliğe mensup çok sayıda bireyin potansiyel mağduriyetiyle bağlantılıdır. Bu nedenle “mağdurun izinde” ilerleyen bir hukuk analizi, yalnızca doğrudan istismara maruz kalan kişiyi değil, veri kümesinin gölgede bıraktığı veri öznesini, temsil edilen grupların üyelerini ve bu içeriklerin normalleştirdiği şiddet ikliminde büyüyen çocukları da dikkate almak zorundadır.

Tam da bu noktada “görünmez mağdurlar” kavramı önem kazanır. Dijital ortamda üretilen ve dolaşan içerikler, çoğu zaman anonim kullanıcılar, takma adlar ve şifreli platformlar üzerinden hareket ettiği için, zarar görenlerin önemli bir kısmı hukuk düzeni açısından görünmez hâle gelir. Sentetik yüzler kullanıldığında, mağdurun görünmezliği daha da keskinleşir; zira sahnede tanınabilir bir gerçek kişi bulunmadığı iddiası, mağduriyetin bizzat inkârına dönüşebilir. Oysa veri setinde yüzü bulunan, bu verilerin izinsiz işlenmesi sonucu biyometrik kimliği “erişilebilir kılınan” ve üretilen içeriklerin dolaşımıyla dolaylı da olsa zarar gören kişiler, hukuken adları konmamış bir mağduriyet biçimini deneyimlemektedir. Bu görünmezlik, yalnızca teknik bir sorun değil, aynı zamanda normatif bir tercihtir: Hukuk, mağduru tanımlama gücünü hangi yönde kullanacağını seçerken, kimi zaman dijital sureti, platform ekonomisini ve ifade özgürlüğü söylemini önceleyerek, zarar gören bireyleri sessizleştirebilmektedir.

Mağdurun izini bulanıklaştıran bir diğer unsur, yapay zekâ sistemlerinin fail ile araç arasındaki konumu muğlaklaştırmasıdır. Geleneksel ceza hukuku fail tasarımında, insan iradesi merkezî bir unsurdur; araçlar “silah, kamera, bilgisayar” bu iradenin uzantısı olarak değerlendirilir. Üretici yapay zekâ modellerinde ise içerik, çoğu zaman kullanıcı tarafından girilen basit komutların ötesinde, modelin içsel parametreleri, eğitim verisinin yapısı ve platformun algoritmik tercihlerinin bileşkesi olarak ortaya çıkar. Bu durumda, pornografik bir sentetik yüzün ortaya çıkışında kimin, ne ölçüde iradi katkı sunduğu, kimin sadece aracı çalıştırdığı, kimin bu aracı tasarlayıp piyasaya sürdüğü soruları karşımıza çıkar. Failin bu şekilde çoğullaşması, mağdurun hukuki konumunu da belirsizleştirir; zira mağdurun kime yönelerek hak talep edeceği, kimi sorumlu tutacağı ve zararını hangi hukuki dayanakla ileri süreceği net değildir. Dolayısıyla mağdurun izinde yürüyen bir inceleme, failin parçalanmış yapısını da dikkate almalı ve mağduriyetin bu çoklu fail evreninde nasıl temsil edileceğini tartışmalıdır.

Platform ekonomisinin dinamikleri, mağduriyet haritasını daha da karmaşıklaştırır. Pornografik içeriklerin büyük bölümü, reklam gelirine, abonelik sistemlerine veya veri toplama modellerine dayalı platformlar aracılığıyla üretilip dağıtılmaktadır. Bu platformlar, kullanıcı davranışlarını izleyen algoritmalarla hangi içeriklerin daha görünür olacağını belirler; böylelikle, sentetik pornografiyi bir “niş” merak olmaktan çıkarıp yüksek etkileşimli, kâr getiren bir kategoriye dönüştürebilirler. Bu süreçte mağdur; yalnızca görüntüde temsil edilen figür değil, aynı zamanda kendi verileri üzerinden hedeflenen, belirli davranış kalıplarına itilmiş, cinsel algıları manipüle edilen ve uzun vadede istismar riskine daha açık hâle gelen kullanıcı kitlesidir. Mağdurun izi, böylece sadece nesneleştirilen surette değil, aynı zamanda bu sureti tüketmeye yönlendirilen ve bu tüketim üzerinden manipüle edilen öznelerdedir.

Yapay zekâ pornografisinde mağduru tespit ederken en çok tartışılan kavramlardan biri de rızadır. Geleneksel pornografi hukukunda rıza, çekime katılan kişinin bilinçli, özgür ve bilgilendirilmiş onayıyla ilişkilidir; rıza varsa, belirli sınırlar içinde hukuka uygunluk sebebi doğar. Sentetik yüzlü içeriklerde ise rızadan söz etmek çoğu zaman anlamsızdır, zira “oyuncu” hiç var olmamıştır. Buna karşılık, yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılan yüz verilerinin sahiplerinden alınmamış rıza, farklı bir düzlemde karşımıza çıkar. Bu kez rıza, çekim anına değil, veri toplama, işleme ve yeniden üretme süreçlerine ilişkindir. Mağdurun izini sürmek, rızayı bu geniş çerçevede yeniden düşünmeyi ve “rızası olmayan sentetik beden” paradoksunu çözmeyi gerektirir; çünkü hukuken izin verilmemiş veri işleme faaliyetleri, fiilen var olmayan bir beden üzerinden çok gerçek sonuçlar doğurabilmektedir.

Fail odaklı söylem, çoğu zaman mağduru görünmezleştiren bir retorik üretir. “Kimseye zarar vermiyorum, sadece yapay bir fantezi” iddiası, sentetik pornografinin savunulmasında sıkça kullanılır. Bu argüman, mağdurun izini sadece sahnedeki bedende aradığı için, veri ihlallerini, temsil edilen grupların tarihsel kırılganlığını ve bu içeriklerin normalleştirdiği şiddet kültürünü görmezden gelir. Mağdurun izinde ilerleyen bir yaklaşım ise, bu tür savunmaların arkasındaki varsayımları sorgular: Zararın yalnızca doğrudan fiziksel istismarla sınırlanamayacağını, sembolik şiddetin, temsil yoluyla kurulan hiyerarşilerin ve veri temelli sömürünün de mağduriyet ürettiğini ortaya koyar. Böylece hukuk, yalnızca “kimin vücuduna dokunuldu?” sorusunu değil, “kimin mahremiyetine, onuruna ve gelecekteki güvenlik algısına müdahale edildi?” sorusunu da sormaya başlar.

Yapay zekâ ile üretilen pornografide çocuk imgesi, mağduriyet tartışmasını daha da hassas hâle getirir. Gerçek bir çocuğun fiziksel olarak istismara uğramadığı iddiası, bazı hukuk düzenlerinde cezai müdahaleye karşı kullanılagelen bir argümandır. Ancak mağdurun izini çocukluk kavramı düzeyinde sürdüğümüzde, temsil edilenin yalnızca bireysel bir çocuk değil, çocukların kolektif güvenliği, bedensel dokunulmazlığı ve gelişimsel bütünlüğü olduğunu görürüz. Çocuk imgesinin cinsel nesneye dönüştürülmesi, failin fantezi dünyasını beslemekle kalmaz, aynı zamanda çocuklara yönelik şiddet ve istismarı normalleştiren bir söylem üretir. Bu nedenle mağdur, sadece potansiyel istismar kurbanları değil, çocukluk kavramının kendisidir; çocukların tamamı, bu temsil rejiminden etkilenme riski taşıyan bir kolektif mağdur topluluğu olarak düşünülmelidir.

Toplumsal cinsiyet perspektifi, yapay zekâ pornografisinde mağduriyetin eşitsiz dağılımını görünür kılar. Gösterilen bedenlerin büyük çoğunluğunu kadınlar veya kadınsı kodlanan figürler oluşturmakta; bu figürler, çoğu zaman rıza dışı, edilgen ve şiddete açık pozisyonlarda temsil edilmektedir. Sentetik yüzler söz konusu olduğunda dahi, kurulan sahnelerin cinsiyetlendirilmiş yapısı değişmemekte; algoritmalar, eğitim verilerinde mevcut cinsiyetçi kalıpları yeniden üretmektedir. Bu durumda mağdurun izini, sadece bireysel kadın bedeninde değil, patriyarkal temsil rejimlerinin hedef aldığı tüm kadınlar ve kadınsı kimlikler üzerinde sürmek gerekir. Böyle bir okuma, yapay zekâ pornografisinin, kadınların kamusal ve özel alanlardaki güvenlik algısını, kendilik saygısını ve cinsellik üzerinde özneleşme kapasitesini nasıl etkilediğini değerlendirmeyi gerektirir.

Dijital ortamda üretilen zararların sıklıkla “gerçek değil, sanal” olduğu yönündeki yaygın algı, mağdurun izini silikleştiren bir başka mekanizmadır. Bu algı, ekrana yansıyan görüntüyü gerçeklikten kopuk, geçici ve sonuçsuz bir “oyun” olarak kavrar; oysa travma psikolojisi ve kriminoloji araştırmaları, çevrimiçi ifşa, hakaret ve cinsel içerikli manipülasyonların mağdurlar üzerinde en az fiziksel mekânda yaşanan olaylar kadar derin etkiler bırakabileceğini göstermektedir. Sentetik yüzlü pornografide ise mağdur, çoğu zaman kendi görüntüsünü hiçbir zaman görmeyen, ancak sosyal çevresinde dolaşıma giren bir benzerlik veya söylenti üzerinden itibar kaybı yaşayan kişi olabilir. Bu durumda mağdurun izini, ekranın karşı tarafında oturan, çoğu zaman neye maruz kaldığını tam olarak bilmeyen ama sosyal ve psikolojik açıdan derin bir güven kaybı yaşayan bireylerin deneyimlerinde sürmek gerekir.

Dijital içeriklerin kalıcılığı, mağduriyetin zamansal boyutunu dönüştürür. Geleneksel suçlarda fiil çoğu zaman anlık veya sınırlı süreli bir olaydır; mağduriyet, olayın gerçekleştiği zaman diliminde yoğunlaşır. Oysa çevrimiçi platformlarda paylaşılan sentetik pornografik içerikler, kopyalanabilir, yeniden paylaşılabilir ve farklı sitelere taşınabilir; bu da mağdurun, içerik internetten tamamen silinmediği sürece sürekli yeniden mağdurlaşmasına zemin hazırlar. Bu durum, mağdurun izini yalnızca “suç anı”na değil, yıllar boyunca sürebilecek bir tekrar travma döngüsüne yayar. Hukuk, bu kalıcı zarar biçimini tanımlamakta zorlandığı ölçüde, mağdurun deneyimini de eksik kavramlaştırmış olur.

Devletin pozitif yükümlülükleri açısından bakıldığında, yapay zekâ pornografisinde mağdurun izini sürmek, sadece bireysel failleri cezalandırmakla sınırlı bir görev değildir. Devlet, aynı zamanda platformları düzenlemek, veri koruma rejimlerini güçlendirmek, mağdurlar için etkili başvuru mekanizmaları kurmak ve toplumda bu içeriklerin zararsız olduğu yönündeki mitleri kırmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi, mağdurların yalnız bırakılması ve dijital ortamın “hukuksuz bir alan” gibi algılanmasına yol açar. Böyle bir algı, potansiyel failler için fiili teşvik, mağdurlar için ise derin bir güvensizlik kaynağıdır. Devletin hareketsizliği, bu anlamda, mağduriyet zincirine dolaylı bir halka olarak eklenir.

Yargısal pratikte mağdurun nasıl inşa edildiği, bu yeni alanın en kritik tartışma başlıklarından biridir. Hakimler ve savcılar, sentetik yüzlü pornografiyi çoğu zaman mevcut normların sınırlarını zorlayan “istisnai” vakalar olarak görmekte; mağdurun kim olduğuna karar verirken geleneksel ölçütlere geri dönmektedir. Eğer içerikte gerçek bir kişinin adı, yüzü veya doğrudan tanınmasını sağlayan işaretler yoksa, “belirsiz mağdur” argümanına yaslanarak cezai müdahaleden kaçınılabilmektedir. Böyle bir yaklaşım, mağdurun izini yalnızca tekil bir bedende aradığı için, veri ihlallerini, temsili şiddeti ve kolektif zararları göz ardı eder. Oysa mağdur kavramının daha geniş ve esnek bir şekilde yorumlanması, mahkemelerin hem bireysel hem de toplumsal mağduriyet biçimlerini tanıyabilmesinin ön koşuludur.

Mağdurların kendi deneyimlerini anlatma biçimleri ile hukuki dil arasındaki mesafe de mağdurun izini zayıflatabilir. Birçok mağdur, yaşadığı zararı “hukuken tanınabilir” kavramlarla ifade etmekte zorlanmakta; duygusal, parçalı, kimi zaman çelişkili anlatılar üretmektedir. Hukuki süreç ise, bu anlatıları belirli kalıplara sokmaya ve normatif kategorilere tercüme etmeye çalışır. Yapay zekâ pornografisinde mağdur, çoğu zaman “tam olarak neye maruz kaldığını” bilmeden, sadece sosyal çevresindeki imalar, söylentiler ve imaj kırıntıları üzerinden zarar gördüğünü hissedebilir. Bu hissin hukuki dile çevrilmesi, mağdurun anlatısına duyarlı, empatik ve disiplinler arası bir yaklaşım gerektirir; aksi hâlde mağdurun izi, usul kuralları ve ispat standartları arasında kaybolur.

Bütün bu katmanlar bir arada düşünüldüğünde, yapay zekâ pornografisinde mağdurun izini sürmek, klasik ceza hukuku sorusunu tersine çeviren bir perspektif sunar: “Bu fiilde mağdur var mı?” sorusu yerine, “Bu fiil hangi türden mağduriyet biçimlerini görünmez kılıyor?” sorusunu sormaya başlarız. Veri setinde izleri bulunan anonim bireylerden, temsil edilen grupların üyelerine, bu içerikleri tüketmeye yönlendirilen kullanıcılardan, kalıcı dijital izlerle yaşamak zorunda kalan kişilere kadar geniş bir yelpazede, farklı yoğunluklarda ve farklı hukukî statülerde mağdurlar ortaya çıkar. Bu çoğulluk, mağdur kavramını belirsizleştirmek yerine, onu dijital çağın gerçekliğine uygun biçimde zenginleştirme fırsatı sunar.

“Mağdurun İzinde” yürütülen bu analiz, çalışmanın devamında geliştirilecek olan normatif model için temel zemin işlevi görür. Dijital suretin suçunu tartışırken, mağduru yalnızca sahnedeki figürle sınırlamayan; veriyi, temsili, toplumsal cinsiyeti, çocukluk kavramını ve platform ekonomisini birlikte düşünen bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu çerçeve, ilerleyen bölümlerde “dijital suret mağduru” ve “yüzün egemenliği” gibi kavramlarla doktriner olarak inşa edilmeye çalışılacak; ceza hukuku, insan hakları hukuku ve veri koruma hukuku arasındaki sınırlar, mağdurun gerçek izleri üzerinden yeniden çizilecektir. Böylelikle, dijital çağın en çetrefilli alanlarından biri olan yapay zekâ pornografisinde, hukukun kimin yanında duracağına dair daha net, daha adil ve daha geleceğe dönük bir perspektif geliştirilebilecektir.

Konunun ortaya çıkışı, esasen ilk aşamada derin sahte (deepfake) teknolojileri etrafında şekillenen tartışmaların, üretici yapay zekâ (generative AI) modellerinin olgunlaşmasıyla birlikte tam sentetik yüz olgusuna evrilmesiyle açıklanabilir. Derin sahte içeriklerde hukuki ve etik problem, belirli bir gerçek kişinin yüzünün, rızası dışında cinsel içerikli bir görüntüye bindirilmesi ve böylece o kişinin onuru, özel hayatı ve cinsel dokunulmazlığının ihlâl edilmesiydi; yani mağdur, hem hukuken hem fiilen kolaylıkla teşhis edilebilen somut bir özneydi. Üretici yapay zekâ modellerinin geldiği aşamada ise sistem, yalnızca bir “fotoğraf manipülasyonu” yapmamakta, sıfırdan yeni bir yüz ve beden tasarlayabilmekte, kullanıcının girdiği metinsel komutlara göre sahneyi, pozu, mimikleri ve hatta ışık-gölge dengesini yeniden kurgulayabilmektedir. Böylece ortada, hiçbir zaman kameranın karşısına geçmemiş, herhangi bir çekim sürecine dâhil olmamış, hukuki anlamda “birey” olarak gösterilemeyecek bir figür ortaya çıkar: tam sentetik yüz. Bu kopuş, derin sahtenin merkezinde yer alan “gerçek kişinin rızası dışı kullanımı” probleminden, “hiç var olmamış yüzler üzerinden kurulan pornografik temsiller” problemine doğru paradigmatik bir kaymayı ifade eder ve konunun hukuki özgünlüğü tam da bu kaymadan doğar.

Teknolojik açıdan bakıldığında tam sentetik yüzlerin ortaya çıkışı, büyük ölçekli görüntü veri setleri üzerinde eğitilen ve insan yüzüne ilişkin morfolojik, renk, doku ve ifade kalıplarını istatistiksel olarak öğrenen derin sinir ağlarının evrimleşmesinin bir sonucudur. Bu modeller, eğitim aşamasında milyonlarca gerçek yüzü “görür”, fakat bu yüzleri tek tek hatırlamak yerine, insan yüzüne dair bir soyutlama uzayı (latent space) inşa eder; üretim aşamasında ise kullanıcının komutları, bu uzay içinde gezinerek daha önce hiç var olmamış yeni bir yüz oluşturur. Hukuken kritik soru, tam da bu noktada belirir: Eğer modelin çıktısı, eğitim verisinde yer alan herhangi bir gerçek kişiyle birebir özdeş değilse, fakat onların ortak özelliklerinden türetilmişse, bu yüz “hiç kimsenin yüzü” müdür, yoksa “herkesin yüzü” müdür? Başka bir deyişle, bu sentetik yüz, onu besleyen veri öznesi topluluğunun kolektif biyometrik izlerini taşıdığı ölçüde, bu topluluğun üzerinde hak iddia edebileceği bir dijital suret midir, yoksa hukukun “anonim” sayıp sorumluluğu tamamen teknolojiye ve kullanıcıya ihale edeceği nötr bir imge midir? Konunun ortaya çıkışı, işte bu teknik gerçeklik ile hukukun kişilik hakları, veri koruma ve mağduriyet kavramları arasındaki gerilime dayanır.

Sosyolojik düzlemde ise tam sentetik yüzlü pornografi, yalnızca bireysel hak ihlallerini değil, aynı zamanda cinsellik, beden ve mahremiyet etrafında kurulan temsil rejimlerinin dönüşümünü gündeme getirir. Derin sahte içerik, belirli ünlülerin, siyasetçilerin veya sıradan bireylerin yüzlerini hedef alarak, mağduriyeti kişiselleştiriyor; kamuoyu bu içeriklere tepki verirken, çoğu zaman “şu kişi hakkında böyle bir içerik yapılmış” diyerek farkındalık üretiyordu. Tam sentetik yüzlerde ise skandal tekil kişi üzerinden değil, kategori üzerinden ilerler: “çocuk sureti”, “belirli bir etnik gruba benzeyen kadın sureti”, “belirli beden tiplerinin aşırı cinselleştirilmesi” gibi. Böylece mağdur, tek bir isimle, tek bir yüzle veya tek bir olayla işaret edilemez hâle gelir; mağduriyet, toplumsal gruplara, kimliklere ve çocukluk, kadınlık, azınlık olma gibi tarihsel olarak kırılgan pozisyonlara yayılır. Konunun ortaya çıkışı, bu anlamda, hukuk düzeninin alışık olduğu “somut mağdur – somut fail – somut olay” üçlüsünün çözülmeye başlaması ve yerini, sentetik suretler, dağınık sorumluluk zincirleri ve kolektif mağduriyet biçimleriyle örülü yeni bir suç manzarasına bırakmasıdır. Bu yeni manzarada, “ortada gerçek bir kişi yoksa gerçek mağdur da yoktur” diyen sezgisel savunma, ilk kez ciddiyetle sorgulanmakta; tam tersine, hiçbir gerçek kişinin sahnede olmamasının, fiilen kimsenin korunmaması sonucunu doğurduğu ve böylece hukukun koruma şemsiyesinde tehlikeli bir boşluk bıraktığı ileri sürülmektedir.

Bu çalışmanın kalbinde yer alan temel soru, ilk bakışta provokatif ama aslında bütün tartışmanın mihenk taşıdır: Gerçekte hiç var olmamış bir yüz, gerçek bir “mağdur” üretebilir mi? Klasik ceza hukuku sezgisi, mağdurun varlığını somut bir kişiye, yani nüfus kaydında karşılığı bulunan, bedeni ve biyografisi olan bir özneye bağlar; “kişi yoksa mağdur da yoktur” şeklindeki sezgisel önkabul, uzun yıllar boyunca pek çok suç tipinin kavramsal zeminini oluşturmuştur. Oysa yapay zekâ ile üretilen tam sentetik yüzler söz konusu olduğunda bu sezgi kırılmaya başlar. Çünkü burada “gerçekte hiç var olmamış yüz”, teknik anlamda hiçbir gerçek kişiye birebir karşılık gelmeyen, fakat gerçek kişilerin biyometrik verilerinin istatistiksel ortalamasından, kombinasyonundan ve soyutlanmasından türetilmiş bir dijital surettir. Dolayısıyla “yüz”ün kendisi hiç yaşamamıştır ama onu mümkün kılan veri altyapısı bütünüyle yaşayan insanlara aittir; bu nedenle şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Mağdurun gerçekliği, sahnede gördüğümüz figürün ontolojik durumuna mı, yoksa o figür üzerinden ihlâl edilen hukuki değerlerin ve zarar gören toplumsal öznelliğin gerçekliğine mi bağlıdır?

Gerçek bir “mağdur”un varlığı, yalnızca bedensel veya biyografik düzeyde tanımlanamaz; modern ceza hukuku ve insan hakları hukuku giderek daha fazla korunan hukuki değere (Rechtsgut) ve bu değeri taşıyan öznenin normatif statüsüne odaklanmaktadır. Nitekim çevre suçlarında, finansal piyasa suçlarında, kamu güvenliğine karşı suçlarda veya insanlığa karşı suçlarda mağdur, çoğu zaman tek tek bireyler değil, toplumun bir kesimi, gelecek nesiller veya “insanlık”tır. Bu bağlamda “gerçek mağdur”, zaman zaman tamamen soyut bir düzlemde “örneğin “kamu güveni”, “hukuki düzen”, “insan onuru” kurulabilmekte; somut bir bedene indirgenemeyen zararlar için bile cezai himaye söz konusu olabilmektedir. Tam sentetik yüzlü pornografi bağlamında soruyu yeniden formüle edersek: Evet, sahnedeki yüz hiçbir zaman var olmamıştır; ancak bu yüzün cinsel nesneye indirgenmesi, çocuk sureti veya kadın bedeni imgesi üzerinden kurulan temsil rejimi, veri setindeki gerçek kişilerin biyometrik verilerinin izinsiz kullanımından beslenmekte ve çok somut sosyal, psikolojik ve kültürel zarar ihtimalleri doğurmaktadır. O hâlde “gerçek mağdur”u sadece görüntüdeki figüre indirgemek, hukukun çoktan kabul ettiği kolektif ve soyut mağduriyet biçimlerini görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Bu temel soru, aynı zamanda “gerçeklik” kavramının kendisini de hukuki açıdan yeniden tartışmaya açar. Dijital çağda mağduriyet, çoğu zaman temsiller üzerinden inşa edilir: Bir kişinin sosyal medyada itibarının linç edilmesi, sahte bir hesap üzerinden sistematik tacize maruz bırakılması veya hakkında üretilen montaj görüntülerle alay edilmesi, fiziksel temas içermeyen ama psikolojik ve sosyal açıdan derin etkiler yaratan süreçlerdir. Burada mağduriyetin gerçekliği, fiilin fiziksel maddesinden değil, bu fiilin muhatabın hayatında yarattığı sonuçlardan kaynaklanır. Sentetik yüzlü pornografide ise mağduriyet iki düzeyde birden “gerçek”lik kazanabilir: Birincisi, görüntünün belirli bir kişiye benzerliği nedeniyle, o kişinin sosyal çevresinde “senin videon çıkmış” türü ithamlarla karşılaşması, itibar kaybı yaşaması, ilişkilerinin zedelenmesi gibi doğrudan sonuçlar doğar; bu durumda sentetik yüz, hukuken o kişiye atfedilebilir bir zarar aracıdır. İkincisi ise, gerçek kişiye birebir benzerlik olmasa bile, çocukluk imgesinin veya belirli bir grubun pornografik nesneye dönüştürülmesi, o gruba mensup bütün bireyler için güvenlik, onur ve eşitlik duygusunu aşındırır; burada mağdur, tekil değil, kolektif bir özneliktir. Bu çerçevede soruya verilecek cevap, “hiç var olmamış bir yüz, kendi başına mağdur olmasa da, çok gerçek ve çoğu zaman görünmez kalan mağdurlar üretir” şeklinde olmalıdır.

Son kertede bu temel soru, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılandırılacak olan “dijital suret mağduru” ve “yüzün egemenliği” gibi kavramsal önerilerin gerekçesini oluşturur. Eğer hukuku, yalnızca biyolojik bedenin dokunulmazlığına indirgersek, yapay zekâ pornografisinde tam sentetik yüzlerin kullanıldığı birçok senaryoda cezai korumayı devre dışı bırakmış oluruz; bu da hem veri öznesi konumundaki bireyleri, hem de tarihsel olarak kırılgan grupları korunaksız bırakmak anlamına gelir. Buna karşılık, mağdurun gerçekliğini, ihlâl edilen hukuki değerlerin ve zarar gören öznelliklerin toplamı üzerinden tanımlamayı tercih edersek, hiç yaşamamış bir yüzün bile çok somut, çok “gerçek” mağduriyet ilişkileri üretebildiğini kabul etmek zorunda kalırız. İşte bu çalışma, tam da bu zor kabulün etrafında, ceza hukuku, insan hakları hukuku ve veri koruma hukuku ışığında yeni bir mağduriyet haritası çizmeyi amaçlamaktadır.

Çalışmanın temel iddiası, ceza hukuku ve insan hakları hukukunda “mağdur” kavramının yalnızca bedeni, nüfus kaydı ve biyografisi olan biyolojik kişi ile sınırlı tutulamayacağı; dijital çağda korunması gereken hukuki değerin, dijital suret, biyometrik veri ve bunlar etrafında örülen toplumsal normlar üzerinden yeniden tanımlanmak zorunda olduğu yönündedir. Klasik doktrinde mağdur, suçun konu aldığı hukuki değerin taşıyıcısı olan somut kişi olarak düşünülür ve bu taşıyıcılık çoğu zaman beden üzerinden kurulurdu: cinsel dokunulmazlık bedenle, özel hayat mahrem mekânla, şeref ve haysiyet ise ad ve yüzle özdeşleştirilirdi. Oysa üretici yapay zekâ çağında “kişi”yi sadece bu kalıplara hapsederek düşünmek, kişiliğin dijital uzantılarını “avatarlar, sentetik yüzler, veri profilleri, biyometrik izler” hukukun koruma alanının dışında bırakmak anlamına gelir. Bu çalışma, mağdur kavramının yeniden tanımını tam da bu noktada zorlamaktadır: Artık yalnızca “hangi bedene dokunuldu?” sorusu değil, “hangi dijital suret hangi algoritmik süreçler içinde kimin aleyhine kullanıldı, kimin rızası dışında modellendi, kimin toplumsal konumunu zayıflattı?” soruları da mağduriyet tespitinde kurucu rol oynamalıdır. Çünkü yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzler, teknik olarak yeni ve “hiç var olmamış” görünseler de, gerçekte hem eğitim verilerinde yer alan biyometrik verilerden hem de toplumsal cinsiyet, ırk, yaş, beden normları gibi kültürel kodlardan beslenen yoğun bir temsil ağıdır; dolayısıyla bu ağın hedeflediği, eğip büktüğü ve nesneleştirdiği özneler, hukuken “mağdur” sıfatından mahrum bırakılamaz.

Daha açık ifade etmek gerekirse, bu iddia üç düzeyde çalışır. Birinci düzeyde, dijital suret kavramı öne çıkar: Kişinin yüzü, sesi, vücut formu ve davranışsal özellikleri sadece fiziksel varlık değil, aynı zamanda dijital ortamda yeniden üretilebilir, manipüle edilebilir ve ekonomik değere dönüştürülebilir öğelere dönüşmüştür. Bu nedenle kişi, yalnızca biyolojik bedeni üzerinde değil, dijital sureti üzerinde de egemenlik iddia edebilmelidir; bu egemenlik ihlâl edildiğinde mağduriyet doğar. İkinci düzeyde, biyometrik veri merkezîdir: Yüz tanıma, parmak izi, iris, yürüyüş biçimi gibi veriler, hem kimlik tespitinde hem de yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılan, son derece hassas veri kategorileridir. Bu verilerin rıza dışı toplanması, saklanması ve sentetik pornografik içerik üretiminde kullanılması, doğrudan doğruya veri öznesinin mağduriyetini gündeme getirir; burada mağdur kavramı, artık salt “bedeni istismar edilen kişi” değil, “biyometrik egemenliği ihlâl edilen veri öznesi”dir. Üçüncü düzeyde ise, toplumsal normlar ve temsil rejimleri bulunur: Sentetik pornografi, kadın bedenini sürekli edilgen ve saldırıya açık, çocuk suretini cinsel fantezinin nesnesi, belirli etnik grupları egzotik ve fetih edilebilir bir obje olarak tasvir ettiğinde, mağduriyet, bu temsillerin hedeflediği tüm gruplara yayılır. Böylece mağdur, sadece tek tek bireyler değil, kadınlar, çocuklar, azınlıklar gibi tarihsel olarak kırılgan topluluklar hâline gelir. Çalışmanın iddiası, işte bu üç düzlemi “dijital suret, biyometrik veri, toplumsal norm” birlikte düşünerek, mağdur kavramını biyolojik kişiden koparmak değil, onun dijital ve kolektif uzantılarıyla genişletmek; böylelikle yapay zekâ pornografisinin görünmez kıldığı mağduriyet biçimlerini hukuki olarak tanınabilir kılmaktır.

Bu çalışmanın yöntemi, yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografik içeriklerin yalnızca teknik veya yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, çok katmanlı bir normatif fenomen olarak görülmesi gerektiği varsayımından hareket eder. Bu nedenle tek başına ceza hukuku dogmatiğiyle yetinmek yerine, ceza hukuku teorisi, mağdurbilim (viktimoloji), insan hakları hukuku, veri koruma hukuku ve teknoloji felsefesini birlikte kullanan disiplinler arası bir çerçeve benimsenir. Amaç, hem mevcut pozitif normların sistematik bir çözümlemesini yapmak hem de bu normların dayandığı değer anlayışını, dijital suret, biyometrik veri ve algoritmik temsil rejimleri karşısında sınamaktır. Böyle bir yaklaşım, “mevcut suç tiplerine uyar mı/uymaz mı?” türü dar bir uygunluk testinin ötesine geçerek, mağduriyetin yeni biçimlerini kavramsallaştırmaya ve gerektiğinde doktriner model önerileri geliştirmeye imkân sağlar.

Ceza hukuku teorisi ve dogmatiği, çalışmanın ilk metodolojik ayağını oluşturur. Bu bağlamda, suçun konusu, korunması gereken hukuki değer (Rechtsgut), fail-mağdur ilişkisi, tipiklik, hukuka aykırılık ve kusurluluk gibi temel kavramlar, sentetik yüzlü pornografi örnekleri üzerinden yeniden okunur. Çalışma, Türk ceza hukuku başta olmak üzere karşılaştırmalı ceza hukuku düzenlemelerini tarayarak, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, çocuk pornografisi, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi, müstehcenlik ve genel ahlaka karşı suçlar gibi alanlarda mevcut normların esneklik ve kör nokta alanlarını tespit eder. Ceza hukuku teorisi, burada pozitif hükümleri “yeterli mi, değil mi?” diye ölçen bir cetvel olmanın ötesinde, dijital çağda korunması gereken hukuki değerin nasıl yeniden tanımlanabileceğini tartışmak için teorik bir laboratuvar işlevi görür; “mağdursuz suç” söylemi bu laboratuvarda, dogmatik ve normatif ölçütler ışığında eleştirilir.

Mağdurbilim (viktimoloji), yöntemde kullanılan ikinci temel eksendir ve ceza hukuku teorisinin çoğu zaman ihmal ettiği deneyimsel boyutu açığa çıkarmayı amaçlar. Viktimolojik literatürde geliştirilen doğrudan mağdur, dolaylı mağdur, ikincil mağduriyet, tekrar mağduriyet ve görünmez mağdurlar gibi kategoriler, yapay zekâ pornografisi bağlamına uyarlanarak yeniden yorumlanır. Çalışma, özellikle veri setinde yüzü bulunan bireylerin, belirli toplumsal grupların (kadınlar, çocuklar, azınlıklar) ve bu içeriklerin normalleştirdiği şiddet ikliminde yaşayan kullanıcıların mağduriyet risklerini, klasik “bir olay – bir mağdur” şemasını aşacak şekilde haritalandırır. Bu yapılırken ampirik veri üretme iddiası taşınmamakla birlikte, mevcut viktimoloji bulguları, dijital ortamda yaşanan travma, itibar kaybı ve güvenlik algısı bozulması gibi zarar türlerinin hukuken tanınabilirliği açısından yorumlayıcı bir arka plan olarak kullanılır.

İnsan hakları hukuku, yöntemin üçüncü ayağı olarak, birey-devlet ve birey-platform ilişkilerini çerçeveleyen üst normatif katmanı sağlar. Özellikle özel hayatın gizliliği, ifade özgürlüğü, çocukların korunması, ayrımcılık yasağı ve insan onuru gibi hak kategorileri, hem pozitif yükümlülükler (devletin koruma ve düzenleme görevi) hem de negatif yükümlülükler (keyfî müdahalenin sınırlandırılması) açısından incelenir. Çalışma, insan hakları mahkemelerinin ve üst yargı organlarının benzer teknolojik alanlara dair içtihadından hareketle, sentetik yüzlü pornografi vakalarında devletin hangi asgari koruma standartlarını sağlaması gerektiğini tartışır. Böylece mağduriyetin yalnızca bireysel faillerle değil, düzenleme boşlukları ve devletin pasifliği ile de ilişkili olduğu gösterilir; insan hakları hukuku, ceza hukuku analizine dışarıdan normatif bir “üst çerçeve” sağlar.

Veri koruma hukuku, özellikle kişisel veri, biyometrik veri, anonimleştirme, rıza ve veri işleme ilkeleri bağlamında, çalışmanın dördüncü metodolojik sütunudur. Üretici yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılan yüz verilerinin hukuki statüsü, bu verilerin gerçekten anonimleştirilip anonimleştirilmediği, sentetik yüzlerin kişisel veri rejimi içindeki yeri gibi sorular, KVKK/GDPR mantığı içinde sistematik olarak ele alınır. Bu yapılırken, salt norm metni okuması yerine, veri koruma otoritelerinin rehberleri, kararları ve doktrindeki tartışmalar da dikkate alınır. Amaç, sentetik yüzlü pornografinin yalnızca “müstehcenlik” veya “cinsel dokunulmazlık” başlıkları altında değil, aynı zamanda biyometrik egemenlik ihlali olarak da kavranabileceğini ortaya koymaktır. Böylece mağdur, veri öznesi olarak yeniden görünür hâle gelir ve ceza hukuku ile veri koruma hukukunun kesişim noktasında yeni bir koruma alanı tanımlanabilir.

Teknoloji felsefesi ise, yöntemsel bakımdan bu çok katmanlı analize kavramsal derinlik kazandırmayı hedefleyen beşinci bileşendir. Yüzün ontolojik statüsü, dijital suretin bedenden ayrışması, algoritmaların karar süreçlerinde oynadığı rol, insan-makine etkileşiminde sorumluluk ve öznellik gibi konular, felsefi literatürden ödünç alınan kavramlarla tartışılır. Bu çerçevede, sanal/gerçek ayrımının belirsizleşmesi, temsillerin gerçeklik üzerindeki kurucu etkisi ve teknolojik medyasyon teorileri, sentetik yüzlü pornografide “gerçek mağdur”un nasıl düşünülebileceğini sorgulamak için kullanılır. Felsefi yöntem, hukuka doğrudan norm dikte etmez; bunun yerine, “yüz kime aittir?”, “dijital suret kimindir?”, “bir görüntünün gerçekliği ne demektir?” gibi soruların etrafında, hukuki kategorilerin sınırlarını görünür kılar ve yeni kavram önerilerinin (örneğin dijital suret mağduru, yüzün egemenliği) teorik meşruiyetini temellendirir.

Tüm bu alanlar, çalışmada birbirinden kopuk, paralel çizgiler olarak değil, iç içe geçmiş analitik katmanlar olarak kullanılır. Ceza hukuku teorisi, hangi fiillerin suç olarak tipikleştirilebileceğini ve mağdurun nasıl tanımlanacağını tartışırken, viktimoloji bu tanımın gerçekte kime tekabül ettiğini ve kimleri dışarıda bıraktığını gösterir. İnsan hakları hukuku, ceza hukuku müdahalesinin sınırlarını ve asgari koruma yükümlülüklerini belirler; veri koruma hukuku, biyometrik verinin ve dijital suretin statüsünü netleştirir; teknoloji felsefesi ise bu bütünün üzerine, dijital çağın öznelliği, gerçeklik ve temsil anlayışına dair eleştirel bir perspektif bindirir. Böylelikle yöntem, sadece mevcut hukuku açıklayan değil, aynı zamanda onu dönüştürmeye yönelik doktriner ve normatif öneriler üretmeye elverişli bir disiplinler arası yapı kazanır. Bu yapı, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı biçimde inşa edilecek olan “dijital suret mağduru” modelinin de zeminini oluşturur.

II. PORNOGRAFİ SUÇLARINDA KLASİK MAĞDUR KAVRAMI: CEZA HUKUKU VE VİKTİMOLOJİ

Ceza hukukunda mağdur kavramı, geleneksel olarak suçla korunan hukuki değerin taşıyıcısı olan, kimliği belirlenebilir gerçek kişi üzerinden kurulmuştur. Bu perspektifte mağdur; beden bütünlüğü ihlâl edilen, cinsel dokunulmazlığı zedelenen, şeref ve haysiyeti aşağılanan veya malvarlığına saldırılan somut özne olarak düşünülür. Pornografi alanında da uzun süre hâkim olan yaklaşım, mağduru, pornografik içerikte rızası dışında yer alan veya rızası sakatlanmış şekilde istismara konu edilen kişi olarak kavramsallaştırmıştır. Özellikle çocuk pornografisi ve zorla/aldatmayla elde edilen cinsel görüntülerin yayılması söz konusu olduğunda, mağdurun bedeni ile hukuki özne arasındaki çakışma o kadar barizdir ki, doktrinde mağdurun kim olduğu tartışması neredeyse hiç gündeme gelmemiş; tartışma daha çok rızanın geçerliliği, içerik üretim sürecindeki zor kullanımı veya istismarın derecesi etrafında yürümüştür. Böyle bir çerçevede mağdur, “görüntüde kim varsa odur” formülüne indirgenmiş; pornografi suçlarında mağdurun varlığı, görüntüdeki bedenin gerçek kişiye ait olmasıyla doğrudan eşitlenmiştir.

Ne var ki pornografi başlığı altında tipik olarak düzenlenen suçlar bile aslında mağdur kavramı bakımından yeknesak değildir. Bir yanda çocuk pornografisi, zorla çekim, rıza dışı ifşa (revenge porn) gibi suç tiplerinde doğrudan ve belirlenebilir bir bireysel mağdurdan söz edilebilirken, diğer yanda “müstehcenlik”, “genel ahlaka aykırılık” veya “halkın haya duygularını incitme” gibi başlıklar altında düzenlenen fiillerde mağdurun kim olduğu sorusu çok daha tartışmalıdır. Bu ikinci grupta çoğu kez mağdur, somut bir kişi değil, “toplum”, “kamu düzeni”, “genel ahlak” gibi soyut kolektif değerlerdir. Böyle durumlarda ceza hukuku, mağduru tek tek bireyler üzerinden değil, korunması gereken hukuki değer üzerinden dolaylı olarak inşa eder; pornografik içeriğin kamuya açık yayımlanmasını cezalandırırken, bu içeriği gören veya görme riski taşıyan kişilerin tek tek belirlenmesine ihtiyaç duymaz. İşte bu ikili yapı “bir yanda somut bireysel mağdur, diğer yanda soyut kolektif mağdur” pornografi alanındaki mağdur kavramının baştan itibaren aslında sanılandan çok daha esnek olduğunu gösterir.

Viktimoloji açısından bakıldığında ise pornografi suçlarındaki mağduriyet, yalnızca ceza normunda “hak sahibi” olarak işaret edilen kişiyle sınırlı değildir. Özellikle çocuk pornografisi ve cinsel istismar vakalarında, doğrudan mağdurun yanı sıra aile bireyleri, yakın çevre, sosyal statü kaybı yaşayan partnerler ve hatta failin işlediği fiilden dolayı güvenlik algısı zedelenen benzer konumdaki kişiler, ikincil ve dolaylı mağdurlar olarak karşımıza çıkar. Çocuğun görüntülerinin çevrimiçi ortamlarda tekrar tekrar dolaşıma sokulması, mağduru her paylaşımda yeniden travmatize eden bir sürekli mağduriyet haline dönüştürür; burada mağduriyet tekil bir “olay anı”na değil, dijital izlerin kalıcılığı nedeniyle zaman içinde yayılmış bir süreç olarak ortaya çıkar. Viktimolojik literatür, bu tür tekrar mağduriyet biçimlerini tanımlarken, ceza hukukunun çoğu zaman olay-temelli, tekil fiil odaklı bakış açısının yetersiz kaldığını vurgular. Pornografi bağlamında mağdur, yalnızca çekim anında istismara uğrayan kişi değil, görüntülerin yayılması ve izlenmesi sürecinde tekrar tekrar “seyre zorlanan” bir özne haline gelir.

Klasik pornografi doktrininde mağdurun konumunu belirleyen ana kavramlardan biri rızadır. Yetişkinler arasında rızaya dayalı pornografik içerik üretimi ve tüketimi, pek çok hukuk düzeninde ifade özgürlüğü, cinsel özerklik ve sözleşme özgürlüğü ekseninde tartışılmış; rıza varsa mağdur yok, dolayısıyla suç da yok şeklinde özetlenebilecek bir mantık sıkça tekrar edilmiştir. Bu yaklaşımda mağdurun varlığı, neredeyse tamamen rızanın yokluğuna bağlanır; rızanın, güç ilişkileri, ekonomik bağımlılık, manipülasyon ve bilgilendirilmişlik düzeyi gibi unsurlar tarafından nasıl şekillendiği çoğu zaman ikincil planda kalır. Viktimoloji ise bu tabloyu karmaşıklaştırır: Özellikle pornografi endüstrisinde yer alan kişilerin rızalarının, yapısal baskılar, ekonomik zorunluluklar ve sistematik sömürü ilişkileri içinde nasıl verildiğini sorgular; görünürde rızaya dayalı olan pek çok durumda dahi mağduriyetin varlığını tespit etmeye çalışır. Bu bakış açısı, “rıza varsa mağdur yoktur” önermesinin sahadaki gerçeklikle her zaman örtüşmediğini gösterir.

Karşılaştırmalı hukukta pornografiye ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, mağdur kavramının kimi zaman açıkça adlandırılmamış olmasına rağmen, normun arka planında varsayılan bir mağdur figürü bulunduğu görülür. Çocuk pornografisi yasakları, açıkça “çocuk”u mağdurun öznesi olarak ortaya koyarken, “aile düzeni”, “toplumsal cinsellik anlayışı” veya “genel ahlak” vurgularıyla oluşturulan normlar, mağduru daha muğlak bir “halk” ya da “toplum” kategorisi üzerinden tarif eder. Bu noktada ceza hukukunun geleneksel “mağdur” – “korunan hukuki değer” ayrımı belirginleşir: Mağdur, her zaman doğrudan fiile maruz kalan kişi olmayabilir; toplumun bütününe ait kabul edilen bazı değerler (ahlak, düzen, güvenlik), soyut mağdurun taşıyıcısı olarak görülür. Pornografi suçlarının bir kısmı, işte bu soyut mağdur üzerinden tipikleştirilmiştir. Buna rağmen, doktrin ve uygulamada mağdur denildiğinde hâlâ çoğunlukla “şu kişi” gibi somut bir özne tahayyül edilir; bu da soyut ve kolektif mağduriyet biçimlerini kavramayı zorlaştırır.

Viktimolojik perspektif, pornografi suçlarında mağdurun yalnızca görüntüde bulunan kişi olmadığını, aynı zamanda bu içeriklerin hedeflediği veya etkilediği diğer özneleri de kapsadığını ortaya koyar. Örneğin, çocuk pornografisinin varlığı, fiilen istismar edilmiş çocukların ötesinde, tüm çocuklar için bir risk iklimi yaratır; çocukların bedenlerine ve cinselliklerine bakış açısını bozan, onları potansiyel istismar nesnesi gibi algılayan bir kültürel atmosfer üretir. Benzer şekilde, kadın bedeninin pornografide sürekli edilgen, parçalanmış ve metalaştırılmış şekilde temsil edilmesi, yalnızca o içerikte yer alan kadının değil, tüm kadınların kamusal ve özel alandaki güvenlik, saygınlık ve cinsel özerklik algısını olumsuz etkileyebilir. Bu açıdan bakıldığında mağdur, sadece tek tek bireyler değil, belirli toplumsal gruplar, hatta belirli kimlik kategorileri haline gelir. Viktimoloji, bu tür kolektif mağduriyet biçimlerini görünür kılarak, ceza hukukunun birey-merkezli mağdur tasarımını sorgulamaya açar.

Pornografi suçlarında ikincil mağduriyet de önemli bir fenomen olarak karşımıza çıkar. Özellikle cinsel içerikli görüntülerin ifşası sonrası yargı sürecine dahil olan mağdurlar, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında tekrar tekrar aynı olayları anlatmak zorunda kalmakta, görüntülerle ve faillerle yüzleşmekte ve çoğu zaman yargısal mekanizmalar tarafından yeterince korunmamaktadır. Bu süreç, mağdurun travmasını derinleştirebilen, utanç ve suçluluk duygularını pekiştirebilen ikincil bir zarar yaratır. Ceza muhakemesi sistemleri, son yıllarda bu ikincil mağduriyeti azaltmak amacıyla çeşitli önlemler (özel ifade alma prosedürleri, kapalı duruşma, kimlik gizliliği vb.) geliştirmiştir; ancak özellikle dijital ortamdaki pornografik içeriklerin yaygınlığı ve kalıcılığı düşünüldüğünde, ikincil mağduriyet riski halen ciddi bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Viktimolojik yaklaşım, mağduru yalnızca suçun oluştuğu anda değil, yargı süreci boyunca ve sonrasında da izlemeyi önerir; böylece mağduriyetin zaman içinde nasıl evrildiği anlaşılabilir.

Klasik doktrin, pornografi suçlarında mağdurun çoğu zaman belirlenebilir olması gerektiği varsayımına dayanır; zira zarar gören belli değilse, “mağdursuz suç” argümanı güç kazanır. Özellikle yalnızca müstehcenlik veya genel ahlak başlığına dayalı suç tiplerinde, “kim zarar gördü?” sorusu sıkça gündeme gelir. Bu soruya verilen geleneksel yanıt, “toplumun haya duygusu” veya “genel ahlak” gibi soyut formüllerle sınırlı kalır. Viktimoloji ise bu noktada daha incelikli bir analiz önerir: Pornografik içeriklerin etkilediği kişiler, çoğu zaman isimleri tek tek verilemeyen ama ortak bir risk alanını paylaşan geniş kullanıcı kitleleridir. Bu kitleler içinde özellikle çocuklar, gençler, kırılgan gruplar ve daha önce istismar deneyimi yaşamış bireyler, pornografik içeriklerden psikolojik ve sosyal açıdan daha ağır etkilenme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla mağdurun belirlenebilirliği, yalnızca kimlik tespiti anlamında değil, risk altındaki grupların tespiti anlamında da ele alınmalıdır.

Tam bu noktada, “klasik mağdur kavramı” ile “dijital çağın mağduriyet biçimleri” arasındaki mesafe somutlaşır. Klasik kavram, pornografi suçlarında çoğunlukla görüntüde yer alan kişiyi veya belirli bir toplumsal değeri mağdur olarak kabul ederken, dijitalleşme ve internet ortamı, mağduriyetin hem mekânsal hem zamansal hem de kimliksel sınırlarını esnetmiştir. İçerikler dünyanın her yerinden erişilebilir, süresiz olarak saklanabilir ve kolaylıkla yeniden üretilebilir hâle gelmiştir; bu da mağduriyetin süreklileşmesine, genişlemesine ve anonimleşmesine yol açar. Klasik mağdur anlayışı bu genişlemeyi kavramakta zorlandığı ölçüde, yeni mağduriyet biçimlerini hukuken tanıyamama riski doğar. İşte yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografi tartışmasına zemin hazırlayan asıl gerilim de burada ortaya çıkar: Eğer mağduru sadece görüntüdeki “gerçek kişi” olarak düşünürsek, tam sentetik yüzler karşısında “hiç kimse zarar görmedi” sonucuna varmak kaçınılmaz olur; oysa klasik pornografi suçlarının bile mağdur kavramı, aslında bundan çok daha zengin ve esnek bir yapıya sahiptir.

Bu bölümde ortaya konan klasik mağdur kavramı ve viktimolojik çerçeve, çalışmanın devamında geliştirilecek olan argümanlar için bir karşılaştırma zemini işlevi görür. Gösterilmek istenen şudur: Ceza hukuku ve viktimoloji, pornografi alanında halihazırda bireysel, kolektif, soyut, ikincil ve tekrar eden mağduriyet biçimlerini tanımaya başlamış; mağdur kavramı, biyolojik kişiyle tamamen özdeş olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Bu tarihsel ve teorik birikim, yapay zekâ destekli sentetik yüzlü pornografide “gerçek mağdur yok” söyleminin normatif olarak ne kadar problemli olduğunu göstermek için kullanılacaktır. Başka bir deyişle, klasik mağdur teorisinin içindeki esneklik ve çoğulluk, dijital suret ve biyometrik veri çağında mağdur kavramını genişletmek için bir imkân olarak yeniden okunacaktır. Böylece ikinci bölüm, üçüncü bölümde ele alınacak olan “yapay zekâ ile oluşturulan yüzlerin ontolojisi” ve ilerleyen bölümlerde geliştirilecek “dijital suret mağduru” modeline giden yolun zorunlu teorik durağı haline gelir.

Klasik mağdur kavramı bağlamında üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta, pornografi suçlarının tarihsel olarak ahlak merkezli mi yoksa mağdur merkezli mi tasarlandığı tartışmasıdır. Pek çok hukuk düzeninde pornografiye ilişkin ilk düzenlemeler, bireysel haklara yönelen somut bir zarar arayışından ziyade, “genel ahlakın korunması”, “kamu düzeninin sağlanması” ve “toplumun cinsel temizliğinin muhafazası” gibi gerekçelere dayanmıştır. Bu yaklaşımda mağdur, çoğu zaman açıkça adlandırılmaz; hukuki metin, “halkın haya duygularını incitme” gibi amorf formüllerle yetinir. Dolayısıyla normun koruduğu hukuki değerin taşıyıcısı, somut kişi değil, “toplum”dur. Buna karşılık, özellikle çocuk pornografisi ve rıza dışı cinsel görüntü ifşasına ilişkin modern düzenlemelerde, odak giderek bireysel mağdura kaymış; çocukların fiziksel, ruhsal ve ahlaki gelişimlerinin, yetişkinlerin ise cinsel özerklik ve mahremiyet haklarının korunması, cezalandırmanın temel gerekçesi hâline gelmiştir. Bu geçiş, pornografi suçlarında mağdur kavramının, soyut bir “ahlak öznesi”nden somut hak sahibi bireye doğru evrildiğini gösterir; ancak bu evrim tam anlamıyla tamamlanmamış, pek çok normda ahlak ile mağduriyet gerekçeleri iç içe geçmeye devam etmiştir.

Bu ikili miras, viktimolojik analizde de izlenebilir. Ahlak merkezli yaklaşım, mağduru çoğu zaman “korunması gereken zayıf iradeli kitle” olarak tasavvur eder; bu kitle, pornografik içeriklere maruz kaldığında bozulacağı varsayılan, edilgen bir topluluk olarak görülür. Buna karşılık mağdur merkezli modern yaklaşım, özellikle cinsel suçlarda öznenin rızasını, cinsel özerkliğini ve bedensel bütünlüğünü merkeze alır; mağdurun travmasını, utanç ve suçluluk duygularını, sosyal izolasyonunu ve uzun vadeli psikolojik etkileri dikkate alır. Pornografi suçlarında bu iki yaklaşımın çatışması, “korunan kimdir?” sorusunu da tartışmalı hâle getirir: Toplum mu, ahlak mı, yoksa somut bir kişi mi? Klasik mağdur kavramını anlamak için bu çatışmanın farkında olmak gerekir; zira bu çatışma, ileride yapay zekâ destekli sentetik yüzlü pornografide “mağdur kim?” sorusuna verilecek cevapları da dolaylı olarak şekillendirecektir. Ahlak merkezli bir çerçeve, sentetik yüzlü içeriklerde bile “toplumun haya duygusu”nu mağdur olarak kabul etmeye daha yatkın olabilir; mağdur merkezli bir çerçeve ise, şayet somut birey tespiti yapılamıyorsa, cezai müdahale konusunda daha çekingen davranabilir.

Klasik mağdur kavramının önemli unsurlarından biri de tanınabilirlik ve belirlenebilirlik kriterleridir. Özellikle rıza dışı pornografik görüntü ifşası bakımından, içeriğin mağdurla ilişkilendirilebilir olması, yani ortalama bir gözlemcinin veya mağdurun kendi sosyal çevresinin o kişinin kim olduğunu anlayabilmesi, zarar tespitinin kilit unsurudur. Eğer görüntüdeki yüz görünmüyorsa, kimlik belirlenmesini sağlayacak ayırt edici işaretler yoksa veya görüntü teknik manipülasyona uğramışsa, mağdurun hem ceza hukuku açısından hem de özel hukukta tazminat talepleri bakımından hak araması zorlaşmaktadır. Viktimoloji ise bu noktada, mağduriyetin yalnızca “dışarıdan tanınabilirlik” kriterine indirgenemeyeceğini, mağdurun kendi öznel algısının “bu görüntü beni temsil ediyor, bana ait veya bana atfediliyor” hissinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular. Zira birçok durumda mağdur, görüntünün teknik olarak manipüle edildiğini bilse bile, sosyal çevre nezdinde itibarı zedelenmekte, kendilik algısı sarsılmakta ve cinsel özsaygısı zarar görmektedir. Bu öznel boyut, klasik ceza hukuku anlayışının çoğu zaman ikinci plana ittiği, ancak viktimolojinin ön plana çıkardığı bir mağduriyet katmanıdır.

Bir diğer önemli mesele, pornografi suçlarında rızanın zaman ve mekân boyutu ile mağduriyetin zaman içindeki seyri arasındaki ilişkidir. Örneğin, bir kişinin rızasıyla çekilmiş bir cinsel içerik, başlangıçta taraflar arasında özel kalmak üzere üretilmiş olabilir; bu aşamada, ceza hukuku bağlamında mağduriyetten söz etmek zordur. Ancak aynı içerik, taraflardan birinin rızası dışında üçüncü kişilerle paylaşılır, sosyal medyaya yüklenir veya pornografik sitelere sızdırılırsa, mağduriyet kendisini ifşa eder. Klasik mağdur kavramı, burada mağduru “rızası ihlâl edilen kişi” olarak tanımlar; fakat dijital ortamda içerik bir kez yayıldıktan sonra, mağduriyet tekil bir fiile bağlı olmaktan çıkar ve sürekli, yaygın ve kontrol edilemez bir hâl alır. Her yeni paylaşım, mağdur için yeni bir travma tetikleyicisi olabilir; bu da mağduriyetin lineer değil, döngüsel ve çok merkezli bir süreç olduğunu gösterir. Viktimoloji, bu tür vakalarda mağdurun yalnızca “asıl fail”e karşı değil, aynı zamanda içeriği paylaşan, arşivleyen, yeniden yükleyen ve hatta tüketen geniş bir kullanıcı ağına karşı da bir mağduriyet deneyimlediğini ortaya koyar.

Klasik ceza hukuku yaklaşımı, bu çok merkezli yapıyı çoğu zaman tek fail-tek mağdur-tek fiil mantığına indirgemeye çalışır; oysa dijital çağın pornografi suçlarında, fail ve mağdur haritaları çok daha dağınık ve ağsaldır. Bir görüntünün ilk kez kim tarafından yüklendiği bilinmeyebilir; içeriğin pek çok kez kopyalanmış, farklı platformlara taşınmış olması, failin tespitini güçleştirir. Buna karşılık mağdur, her yeni platformda ve her yeni paylaşımda yeniden mağdur olur. Bu asimetrik durum, klasik mağdur kavramının “bir fiil – bir sonuç – bir mağdur” formülünü zorlar. Viktimolojik bakış, burada mağdurun deneyimini merkeze alarak, mağduriyetin tekil bir nedene indirgenemeyeceğini, dijital ekosistemin yapısının bizzat mağduriyeti çoğaltan ve sürdüren bir faktör olduğunu gösterir. Bu tespit, ileride yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografide, mağdurun izini sadece tek bir üretim anına değil, veri seti oluşturma, model eğitme, içerik üretme ve dağıtma gibi aşamaların tamamına yayarak sürmemiz gerektiğine işaret edecektir.

Pornografi suçlarında klasik mağdur kavramı tartışılırken, suskun mağdurlar ve bildirilmeyen mağduriyet olgusu da göz ardı edilemez. Cinsel içerikli suçlarda mağdurlar, utanç, damgalanma korkusu, suçluluk hissi veya adalet sistemine güvensizlik nedeniyle çoğu zaman şikâyetçi olmazlar ya da süreç içinde şikâyetlerinden vazgeçerler. Bu suskunluk, mağduru istatistiklerde görünmez kılar; böylece hukuk düzeni, var olan mağduriyetin yalnızca küçük bir kısmını “tanır”. Pornografi alanında bu görünmezlik, özellikle rıza dışı görüntü ifşası, partner baskısı ile porno üretimi ve ekonomik zorunluluklar altında verilen rızalar gibi gri alanlarda kendini gösterir. Viktimolojik araştırmalar, bu tür suskunlukların sistematik olduğunu, belirli gruplarda (örn. genç kadınlar, LGBTİ+ bireyler, göçmenler) daha yoğun görüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, klasik mağdur kavramını sadece hukuken tespit edilmiş, dosyaya girmiş ve mahkeme kararına yansımış vakalar üzerinden kurmak, mağduriyetin büyük kısmını dışarıda bırakmak anlamına gelir.

Klasik mağdur kavramının bugünkü sınırları, yapay zekâ destekli yeni pornografi biçimlerini değerlendirmek için hem bir zorluk hem de bir fırsat sunar. Zorluktur; zira bu kavram, mağduriyeti çoğunlukla somut bedensel istismara, net kimlik belirlenebilirliğine ve tekil olaylara bağladığı için, tam sentetik yüzlü içeriklerde “mağdur yok” sonucuna varmayı kolaylaştırabilir. Ancak aynı zamanda fırsattır; çünkü pornografi suçları alanındaki mevcut doktrin, zaten soyut mağdur, kolektif mağdur, ikincil mağduriyet ve tekrar mağduriyet gibi kavramları içermeye başlamış, mağduru sadece “görüntüdeki kişi” olmaktan çıkaracak teorik araçlar geliştirmiştir. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde yapılacak olan, bu araçları dijital suret ve biyometrik veri bağlamına uyarlamak; klasik mağdur kavramının içindeki bu esnekliği, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin ürettiği yeni mağduriyet biçimlerini tanımlamak için kullanmaktır. Böylece, ceza hukuku ve viktimoloji, dijital çağın “mağdursuz gibi görünen suçları” karşısında kendisini güncelleyebilecek potansiyele sahip olduğunu gösterecektir.

Ceza hukukunda mağdurun kim olduğunu belirlerken, doktrinin dayandığı temel şema “korunan hukuki değer – suçun konusu – mağdur” üçgenidir. Bu üçgenin ilk köşesinde yer alan korunan hukuki değer (Rechtsgut), ceza normunun neden var olduğunu, neyi muhafaza etmek istediğini ifade eder: yaşam, beden bütünlüğü, cinsel dokunulmazlık, özel hayatın gizliliği, kamu güveni, çocukların üstün yararı gibi. İkinci köşe olan suçun konusu, fiilin yöneldiği, saldırıya uğrayan somut veya soyut şeydir; örneğin öldürme suçunda insan bedeni, hırsızlıkta mal, kişisel veriler suçunda veri kümesi, çevre suçlarında ekosistem unsurları suçun konusunu oluşturur. Üçüncü köşe olan mağdur ise, korunan hukuki değerin taşıyıcısıdır; yani söz konusu değer, kimin üzerinde ete kemiğe bürünüyorsa, hukuken mağdur da odur. Dolayısıyla mağduru tanımlamak, aslında “bu suç tipi hangi hukuki değeri koruyor ve bu değer kimin üzerinde somutlaşıyor?” sorularına verilen cevapla doğrudan bağlantılıdır.

Bu üçgenin önemi, mağdurun her zaman suçun konusu ile tam olarak çakışmamasında görünür hâle gelir. Bazı suçlarda bu ikisi örtüşür: Hayata karşı suçlarda suçun konusu da mağdur da “insan”dır. Ancak pek çok modern suç tipinde, suçun konusu ile mağdur birbirinden ayrışabilir. Örneğin, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi suçunda suçun konusu veri seti, veritabanı veya dijital kayıt iken, mağdur bu verilerle ilişkilendirilebilir kişi, yani veri öznesidir; çevre suçlarında suçun konusu kirletilen nehir, hava, toprak olabilirken, mağdur o çevrede yaşayan bireyler, gelecek nesiller veya “insanlık” olarak tanımlanabilir. Bu nedenle mağdur, her zaman fiilin doğrudan yöneldiği maddi objeyle özdeş değildir; bazen daha soyut, bazen de kolektif bir statüye sahiptir. Ceza hukuku teorisi, korunan hukuki değeri merkeze alarak, “bu değer kimin hakkıdır?” sorusuyla mağduru bulur; mağdurun tanımı, bu soruya verilen cevaba göre genişler veya daralır.

Pornografi suçları bağlamında bu üçgen, tartışmayı keskinleştiren bir işlev görür. Eğer korunan hukuki değeri yalnızca “görüntüde yer alan gerçek kişinin cinsel dokunulmazlığı” olarak tanımlarsak, suçun konusunu da bu kişinin bedenine ait görüntü ile özdeşleştirir ve mağduru da doğrudan görüntüdeki biyolojik kişiyle sınırlarız. Böyle bir çerçevede yapay zekâ ile üretilen tam sentetik yüzlü pornografide, korunan hukuki değer “somut bireyin cinsel dokunulmazlığı” olduğu için, suçun konusu da fiilen var olan bir bedene yönelmediğinden, “mağdur” üçgenin dışında kalır; sonuç, “mağdursuz suç” iddiasıdır. Oysa korunan hukuki değeri daha geniş tanımlayıp, dijital suret üzerinde egemenlik, biyometrik verinin rızaya dayalı işlenmesi, çocukluk ve cinsel eşitliğin kolektif korunması gibi unsurları da içine aldığımızda, suçun konusu yalnızca bireysel beden değil, dijital suret ve veri temelli temsiller olur; bu durumda mağdur, hem veri öznesi olarak birey hem de bu temsil rejiminin hedef aldığı toplumsal gruplar olabilir. Çalışmanın devamında yapılacak şey tam olarak budur: “korunan hukuki değer – suçun konusu – mağdur” üçgenini, dijital suret ve sentetik yüz ekseninde yeniden kurarak, klasik mağdur tanımının ötesine geçen bir mağduriyet haritası çizmek.

Pornografik suçlarda geleneksel mağdur anlayışı, en yalın hâliyle, çıplak veya cinsel içerikte görüntülenen somut, belirlenebilir, yaşayan kişi figürü etrafında inşa edilmiştir. Bu figür, ceza hukuku bakımından hem suçun konusunu hem de korunan hukuki değerin taşıyıcısını somutlaştıran merkezî odaktır: Kamera karşısında bedenini ifşa eden, cinsel eyleme katılan veya rızası dışında çıplak/yarı çıplak görüntüsü kaydedilen kişi, hukuki söylemde otomatik olarak “mağdur” kategorisine yerleştirilir. Çocuk pornografisinde bu kişi, fiziksel ve ruhsal gelişimi devam eden “çocuk”tur; yetişkin pornografisinde ise rıza dışı çekim, şantajla çekim veya gizlice kayda alma gibi durumlarda “rıza göstermemiş yetişkin” mağdur olarak kabul edilir. Bu klasik modelde mağdurun varlığı, birkaç temel kriter üzerinden tespit edilir: (i) görüntüdeki figürün gerçek bir insana ait olması, (ii) bu kişinin hayatta olması ve hukuken hak süjesi kabul edilmesi, (iii) kimliğinin en azından kendi sosyal çevresince veya teknik araçlarla belirlenebilir olması ve (iv) cinsel nitelikteki içerikte yer almasının onun cinsel dokunulmazlığına, mahremiyetine veya onuruna aykırı bir sonuç yaratması. Dolayısıyla geleneksel çerçevede mağdur, görüntü ile biyolojik bedenin birebir çakışmasına dayalı olarak tanımlanır; görüntü ne ölçüde “o kişiye ait” ise, mağdurluk statüsü de o ölçüde güçlü kabul edilir. Bu yaklaşım, porno içerik üretimi ve ifşasında yaşanan pek çok somut vakayı açıklamak bakımından uzun süre işlev görmüş olsa da, mağduriyetin alanını, görüntüde doğrudan temsil edilen kişiye sıkı sıkıya bağladığı için, hem görüntünün üretim sürecinde veri öznesi olarak kullanılan diğer kişilerin hem de o içeriklerin yarattığı temsil rejiminden olumsuz etkilenen toplumsal grupların zararını, kavramsal olarak “görme” kapasitesini sınırlar; böylece, tam da dijital suret ve sentetik yüz çağında karşımıza çıkan yeni mağduriyet biçimlerini kavramada yetersiz kalan, daraltıcı bir çerçeve haline gelir.

Geleneksel modelde bu somut ve belirlenebilir mağdur figürü, aynı zamanda pornografi suçlarına dair neredeyse tüm hukuki muhakemenin başlangıç noktası ve sınır çizgisi olarak işlev görür. Özellikle çocuk pornografisi düzenlemelerinde, “en az bir gerçek çocuğun fiziksel olarak istismara uğramış olması” gerektiği yönündeki eski tartışmalar, mağduru yalnızca kameranın önündeki bedenle özdeşleştiren bu bakış açısının ürünüdür. Çocuk bedeninin görüntüye alınması ile çocuk pornografisi suçu arasında doğrudan ve şematik bir bağ kuran yaklaşım, görüntünün üretim koşullarını, öncesini ve sonrasını ikinci plana iter; asıl önem verdiği, “bu karedeki çocuk gerçekte var mıdır, yok mudur?” sorusudur. Yetişkinlere ilişkin pornografik suç tiplerinde de benzer bir kalıp görülür: Mağdur, rızası dışında çıplak veya cinsel içerikte görüntülenen, şantaj için kullanılan, “intikam pornosu”na konu edilen veya gizlice kaydı alınan somut kişidir. Dolayısıyla hukuki koruma, ağırlıklı olarak bu kişinin cinsel dokunulmazlığı, mahremiyeti ve onuru etrafında şekillenir; bu sınırın dışında kalan, üretim sürecinde kullanılan diğer veriler, temsiller ve dolaylı etkiler ise “konu dışı” kalma eğilimindedir.

Bu geleneksel modelde mağdurun belirlenebilirliği, yani kimliğinin tespit edilebilir olması, hukuki koruma için adeta fiilen aranan zımni bir kriter hâline gelir. Görüntüdeki kişinin yüzü açıkça görünüyorsa, karakteristik bedensel özellikler tanınabiliyorsa veya isim gibi kimlik belirleyici unsurlar mevcutsa, mağdura ulaşmak ve zarar iddiasını somutlaştırmak nispeten kolaydır. Buna karşılık, yüzü gösterilmeyen, ancak mağdurun kendi ifadesine göre “benim bedenim” olan bir görüntüde, kimi hukuk düzenlerinde ve uygulama örneklerinde bile tartışmalar yaşanabilmektedir. Geleneksel mağdur anlayışı, çoğu zaman “dışarıdan tanınabilirlik” ölçütüne fazlaca ağırlık vererek, mağdurun öznel algısını “yani “bu görüntü beni temsil ediyor ve beni yaralıyor” hissini” ikincil plana iter. Halbuki cinsel içerikli görüntülerin neden olduğu travma, çoğu zaman dışarıdan tanınma riskinden ziyade, mağdurun kendi bedeninin rızası dışında nesneleştirildiği ve kontrolünden çıktığı hissinden kaynaklanır; fakat klasik mağdur figürü, bu öznel boyutu çoğu zaman kavramsallaştıramaz.

Rıza kavramı da bu geleneksel mağdur figürünün etrafında kurulan en temel eksenlerden biridir. Klasik yaklaşımda çıplak veya cinsel içerikli görüntüde yer alan kişinin “rızası” varsa, mağdur yoktur; dolayısıyla ceza hukuku bakımından “suç” da yoktur. Bu mantık, pornografik endüstride çalışan yetişkinlerin ve “amateur porn” gibi kategorilerde yer alan kişilerin durumunu açıklamak için sıkça kullanılır. Ancak viktimolojik ve feminist literatür, rızanın pratikte ne kadar kırılgan ve çoğu zaman yapısal güç ilişkileriyle gölgelenen bir irade beyanı olabileceğini defalarca göstermiştir: Ekonomik bağımlılık, duygusal manipülasyon, psikolojik baskı, sözleşmesel sömürü ve bilgi asimetrisi, görünürde rızaya dayalı pek çok durumda mağduriyet üretebilmektedir. Buna rağmen geleneksel mağdur anlayışı, rızayı çoğu zaman ikili, siyah-beyaz bir ölçüt gibi kullanır; rızası olan yetişkin “oyuncu”yu hukuken korunmaya muhtaç mağdur değil, medeni ve sözleşme özgürlüğünü kullanan taraf olarak kodlar. Bu yaklaşım, özellikle dijital ortamda görüntülerin kontrolden çıktığı ve süreklileştiği durumlarda, başlangıçtaki rızanın sonraki aşamalarda nasıl fiilen hükümsüzleştiğini görmezden gelir.

Geleneksel mağdur figürü, aynı zamanda pornografi suçlarını çok güçlü şekilde “beden merkezli” düşünmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Cinsel dokunulmazlık ve mahremiyet, ağırlıklı olarak bedenin fiziksel sınırları, çıplaklık düzeyi ve cinsel eylemle kurulan temas üzerinden tanımlandığında, görüntüde yer almayan ama üretim sürecinde verisi kullanılan, temsili manipüle edilen veya bu içeriklerin normalleştirdiği şiddet ikliminde yaşayan diğer öznelerin mağduriyeti kavramsal alanın dışında kalır. Örneğin, pornografik içeriklerin üretiminde kullanılan veri setlerine yüzü dahil edilen ancak ortaya çıkan nihai görüntüde birebir kendisi görünmeyen kişi, geleneksel anlamda mağdur olarak görülmez; oysa biyometrik verisinin rıza dışı işlenmesi, onun kişisel veri ve kişilik hakkı bakımından çok somut bir ihlale işaret edebilir. Aynı şekilde, çocuk pornografisinin varlığı, yalnızca fiilen görüntülenen çocuklara değil, bütün çocuklara yönelik güvenlik, onur ve dokunulmazlık algısını zedeler; ancak geleneksel mağdur figürü, bu kolektif mağduriyet boyutunu tanımakta güçlük çeker.

Bu klasik çerçeve, “mağdursuz suç” tartışmalarının pornografi özelinde nasıl ortaya çıktığını da açıklar. Eğer mağdur, sadece çıplak veya cinsel içerikte görüntülenen somut kişi olarak tanımlanırsa ve böyle bir kişi yoksa “örneğin çizim, animasyon veya bugün tartıştığımız gibi tam sentetik yüzler söz konusu olduğunda” “o hâlde mağdur da yok, suç da yok” sonucuna varmak teorik olarak kolaylaşır. Bu tür bir yaklaşım, pornografiyi esas olarak bireysel cinsel özerklik ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren liberal pozisyonları güçlendirir; zira ortada rızası ihlâl edilen, bedeni istismar edilen veya ifşa edilen bir gerçek kişi olmayınca, cezai müdahaleye gerek olmadığı ileri sürülebilir. Ancak bu noktada göz ardı edilen, pornografinin yalnızca “tekil bedenler” üzerinde değil, cinsellik, çocukluk, kadınlık, erkeklik ve azınlık kimlikleri üzerindeki temsil rejimleri aracılığıyla toplumsal düzeyde yarattığı etkidir. Çocuk bedeni imgesinin pornografik kullanımı, gerçek bir çocuk görünmese bile, çocukluk kavramının kolektif dokunulmazlığını zedeleyebilir; kadın bedeninin sürekli saldırıya açık, parçalanmış ve şiddete maruz pozisyonlarda gösterilmesi, kadınların tamamı için güvenlik ve eşitlik algısını aşındırabilir.

Geleneksel mağdur figürünün bu daraltıcı etkisi, yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografiye geldiğimizde tam anlamıyla köşeye sıkışır. Eğer yalnızca “çıplak/cinsel içerikte görüntülenen somut, belirlenebilir, yaşayan kişi”yi mağdur olarak kabul ediyorsak, tam sentetik yüzler içeren içeriklerin büyük bölümünde “gerçek mağdur yok” hükmüne varmak zorunda kalırız. Bu da, fiilen hiçbir gerçek bedenin kameraya maruz bırakılmadığı ama eğitim verisi, biyometrik veri, toplumsal cinsiyet kalıpları ve çocukluk imgeleri üzerinden son derece gerçek riskler üreten bir içerik türünü, hukuki himayenin tamamen dışına iter. Oysa klasik pornografi doktrininde bile, az önce görüldüğü üzere, soyut ve kolektif mağduriyet biçimlerinin kabulü için teorik kapılar çoktan aralanmıştır. Bu nedenle, geleneksel mağdur figürünü sorgulamak ve onu dijital suret, biyometrik veri ve temsil rejimleriyle genişletmek, yalnızca yapay zekâ çağının zorunlu bir uyumu değil, aynı zamanda ceza hukukunun kendi iç tutarlılığını koruyabilmesi için de kaçınılmaz bir adımdır. Bu çalışma, işte bu nedenle, “çıplak/cinsel içerikte görüntülenen somut kişi”ye indirgenen mağdur anlayışını bir çıkış noktası olarak alıp, onu yapay zekâ pornografisinin çok katmanlı zarar haritasını içine alacak şekilde dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Çocuk pornografisi alanında mağdurun nasıl kurulduğu sorusu, ceza hukukunun en çıplak hâlde değer yargılarıyla karşı karşıya geldiği noktalardan biridir. Klasik yaklaşım, mağdurun varlığını “görüntüde yer alan somut çocuğa” bağlar; bu çocuk, bedeni üzerinden cinsel eylemin gerçek veya simüle edilmiş biçimde temsil edildiği, fiziksel ve ruhsal gelişimi devam eden kırılgan bir özne olarak kavramsallaştırılır. Burada korunan hukuki değer, yalnızca çocuğun fiziksel bütünlüğü değil, aynı zamanda cinsel gelişimin doğallığı, çocukluk dönemine özgü masumiyet alanı ve çocuğun özneleşme sürecinin, yetişkinlerin cinsel fantezilerinin nesnesi hâline getirilmeden ilerleyebilmesidir. Bu nedenle çocuk pornografisi suçlarında mağdurun “bedensel dokunulmazlığı” ile “cinsel özgürlüğü” çoğu zaman iç içe geçer; zira çocuk, hukuken geçerli bir cinsel rıza beyanında bulunabilecek olgunluğa sahip kabul edilmediği için, onun bedenine yönelen her tür cinsel nitelikli müdahale, aynı zamanda cinsel özgürlüğünün kategorik inkârı olarak görülür. Bu çerçevede çocuk, sadece görüntüde yer alan kişi olarak değil, kusur yeteneği kabul edilmeyen, mutlak korunma rejimine tabi kılınmış bir hukuki özne olarak “kurulur”.

Çocuk pornografisinde mağdurun bedensel dokunulmazlığı ekseni, yalnızca fiilî temas anına indirgenemez; görüntünün üretim, çoğaltım ve dolaşıma sokulma süreçleri boyunca, çocuğun bedeni sürekli olarak bir “görsel meta”ya dönüştürülür. Çocuğun cinsel organlarının, vücut hatlarının ve jestlerinin kameraya yakalanması, bedenin fiziki sınırlarının ötesinde, onun kişiliğinin en mahrem katmanlarına yönelen bir müdahale olarak değerlendirilir. Viktimolojik açıdan bu durum, bedensel dokunulmazlığın ihlalini süreklileştiren bir mekanizma yaratır: Çocuk, olay tarihlerinden çok sonra bile, görüntüler her izlenişte ve yeniden paylaşılışta, kendi bedeninin rıza dışı teşhirine maruz kalmış sayılır. Böylece mağduriyet, olay anıyla sınırlı olmaktan çıkar; beden, dijital ortamda arşivlenmiş, kopyalanabilir ve anonim kullanıcılarca tüketilebilir bir nesne hâline geldikçe, bedensel dokunulmazlığın ihlali de kronik bir nitelik kazanır. Bu kronik ihlal, çocuğun ileriki yaşamında kendi bedenine, cinselliğine ve başkalarının bakışına ilişkin geliştireceği tüm algıları zehirleyebilen derin bir iz bırakır.

Çocuk pornografisi bağlamında “cinsel özgürlük” kavramı, yetişkinlere kıyasla farklı bir işlev yüklenir. Yetişkin için cinsel özgürlük, belirli sınırlar içinde kendi bedeni ve cinselliği üzerinde karar verebilme, rızaya dayalı ilişkiler kurabilme, cinsel yönelim ve ifadeyi serbestçe belirleyebilme hakkı anlamına gelirken; çocuk bakımından cinsel özgürlük, çoğu hukuk düzeninde, esasen “cinsel alandan uzak tutulma” ve cinsel ilişkilerden, cinselleştirilmiş temsillerden korunma hakkı şeklinde ters yüz edilir. Bu paradoks, mağdurun kurulumunda belirleyicidir: Çocuk, pornografik içerikte yer aldığı anda, kendi cinsel özgürlük hakkının öznesi olarak değil, yetişkinin cinsel arzularının nesnesi olarak konumlanır; dolayısıyla mağduriyet, cinsel özgürlüğün kullanılmasının engellenmesi değil, cinsel özgürlüğe sahip olacağı döneme kadar bu alanın kategorik olarak korunma hakkının ihlali şeklinde ortaya çıkar. Bu nedenle çocuk pornografisi suçlarında mağdurun inşası, “rızası yoktu”dan ziyade “rızası hukuk düzeni gereği asla olamazdı” önermesi üzerine oturur; rıza kavramı kavramsal düzeyde devre dışı kalır.

Onur ekseni, çocuk pornografisinde çoğu zaman dolaylı gibi görünse de, aslında mağdurun uzun vadeli statüsünü şekillendiren temel eksenlerden biridir. Onur, bireyin toplum içindeki saygınlığı, kendisine yönelik algılar ve kendisini değerli bir özne olarak deneyimlemesiyle yakından ilişkilidir. Çocuğun bedeninin pornografik içerikte yer alması, yalnızca o anki istismarı değil, ileride bu görüntülerin ortaya çıkması hâlinde, mağdurun sosyal çevresinde maruz kalabileceği damgalanma, dışlanma ve suçlanma risklerini de içerir. Pek çok vakada mağdur, asıl sorumlu fail olduğu hâlde, küçük yaşta maruz kaldığı istismarın “ayıbını taşıyan” kişi olarak damgalanmakta; toplumun cinsellik ve namus algısına bağlı olarak, suçun faili ile mağduru yer değiştirip, mağdur “kirlenmiş” özne gibi görülmektedir. Bu bakımdan çocuk pornografisi, onur ekseninde yalnızca geçmişteki fiille sınırlı bir ihlâl değil, mağdurun tüm hayatına yayılabilen bir “ahlaki gölge” üretir.

Onur ekseni, teşhircilik suçlarında failin eylemine yüklenen anlamla doğrudan bağlantılıdır. Fail, kendi bedenini teşhir ederek, mağdurun “seyirci kalma” zorunluluğunu adeta bir güç gösterisine dönüştürür; burada mağdur, failin cinsel performansının istem dışı izleyicisi olmanın utancı ve aşağılanması ile karşı karşıyadır. Mağdur, bu sahnede rızası olmasa da, failin cinsel oyununda “zoraki figüran” hâline gelir; bu durum, kişinin kendi onurunu, yani toplum içinde nasıl görünmek ve görülmek istediğini sarsar. Özellikle failin mağdura yönelik sözlü taciz, tehdit veya alayla eylemini pekiştirdiği vakalarda, onur ekseni daha görünür hâle gelir: Mağdur, hem cinselliğin kaba ve saldırgan bir formuna maruz bırakılmış, hem de bu maruziyet üzerinden aşağılanmıştır. Böylece teşhircilik, onur ihlalini, mahremiyet ve psikolojik dokunulmazlıkla iç içe geçen bir yapıda üretir.

Onur ekseni, rıza dışı ifşa vakalarında en çıplak hâlde görünür. Fail, mağdurun cinsel içerikli görüntülerini kamuya açık platformlarda, arkadaş çevrelerinde, iş yerinde veya aile ortamında dolaşıma sokarak, mağdurun toplum içindeki saygınlığını sistematik şekilde hedef alır. Özellikle cinselliğin kadınlar bakımından hâlâ güçlü bir biçimde “ahlak” ve “namus” kategorileriyle kodlandığı toplumlarda, mağdur, failin eylemi sonucunda yalnızca cinsel özerkliğine değil, sosyal statüsüne, aile ilişkilerine, mesleki itibarına da zarar veren bir linç süreciyle karşı karşıya kalabilir. Onur ihlâli, burada sadece hakaret veya küçük düşürme sözleriyle değil, “görüntünün kendisiyle” gerçekleşir; görüntü, mağdurun öznelliğini, failin elinde aşağılayıcı bir “kanıta” dönüştürür. Böylece mağdur, çoğu zaman hem cinsel davranışı nedeniyle suçlanır, hem de mahremiyeti ihlâl edildiği için utanç duymaya zorlanır; bu ikili baskı, onur ekseninde ağır bir kırılma yaratır.

Mahremiyet boyutu ise çocuk pornografisinde, bedensel dokunulmazlık ve cinsel özgürlükle neredeyse ayrılmaz biçimde örülüdür. Çocuğun bedenine ilişkin görüntüler, normal koşullarda en dar dairede “hatta çoğu zaman yalnızca ebeveyn ve sağlık profesyonelleri arasında” dolaşması gereken hassas bilgilerdir. Bu görüntülerin çocukla hiçbir güven ilişkisi bulunmayan üçüncü kişilerce kayıt altına alınması, depolanması ve paylaşılması, mahremiyetin yalnızca ihlâli değil, tümüyle kolonizasyonu anlamına gelir. Mahremiyetin veri boyutu da burada önemlidir: Çocuğun görüntüsü, bir kere dijital formata sokulduğunda, sadece “bir fotoğraf” değil, aynı zamanda veri kümesinin parçası, algoritmaların işleyebileceği bir nesne hâline gelir. Mahrem alan böylece, yalnızca fiziksel mekândan değil, veri tabanlarından ve ağlardan da geri çekilemez hâle gelir. Çocuğun mahremiyet hakkı, bu çok katmanlı ihlal karşısında, sadece kapalı kapılar ardındaki gizlilikle değil, dijital izlerin denetimi ve yok edilmesi hakkı ile birlikte düşünülmelidir.

Teşhircilik suçlarında ise mağdurun kurulumu, çocuk pornografisinden farklı bir düzlemde, fakat benzer eksenler etrafında şekillenir. Teşhircilik, kural olarak failin kendi bedeninin cinsel organlarını veya cinselliği çağrıştıran bölgelerini, başkalarının istem dışı tanıklığına zorlayacak şekilde ortaya koymasıdır. Burada mağdur, çoğu zaman faille hiçbir özel ilişkisi olmayan, rastlantısal veya belirli bir ortamda bulunan gerçek kişilerdir; onların bedenine doğrudan temas edilmez, ancak cinsel içerikli bir davranışa zorunlu seyirci yapılmaları söz konusudur. Bu bağlamda bedensel dokunulmazlık, fiziksel temas gerçekleşmediği hâlde, daha geniş bir “psikolojik dokunulmazlık” anlayışı içine çekilir. Mağdurun bedeni fiziki olarak saldırıya uğramamış olabilir, ancak bedeniyle kurduğu güven ilişkisi, kendi cinselliğini keşfetme süreci ve kamusal alanda güvenle bulunma hakkı, failin teşhirci eylemiyle ciddi şekilde sarsılır. Böylece bedensel dokunulmazlık, yalnızca “dokunmama” hakkı değil, aynı zamanda “istemediğim cinsel temsile maruz bırakılmama” hakkı hâline gelir.

Teşhircilikte cinsel özgürlük ekseni, mağdurun kendi cinselliğine dair kararlarını kendisinin verememesi üzerinden kurulur. Mağdur, kamuya açık veya yarı açık bir alanda, kendi gündelik yaşamını sürdürürken, failin beklenmedik cinsel davranışıyla karşı karşıya kalır ve böylece istemediği bir cinsel sahnenin zorunlu seyircisi hâline getirilir. Cinsel özgürlük, bu durumda, “kiminle, ne zaman, hangi bağlamda cinsel içerikli bir deneyime gireceğine karar verebilme” yetkisi olarak anlaşılır; teşhirci eylem, mağdurun bu yetkisini bypass eder ve ona seçme imkânı tanımadan, cinselliğin en çıplak temsiliyle yüzleşmeye zorlar. Viktimolojik olarak teşhircilik, çoğu zaman “zararsız sapkınlık” gibi küçümsense de, mağdurun cinsellik algısında, özellikle de kadınlar ve çocuklar bakımından, derin güven kaybına, korkuya ve travmaya yol açabilir. Bu nedenle mağdurun kurulumu, yalnızca anlık rahatsızlığın ötesinde, cinsel özgürlüğün uzun vadeli kullanımını gölgeleyen bir müdahale olarak okunmalıdır.

Mahremiyet, teşhircilik suçlarında ilk bakışta “fail kendini teşhir ediyor, mağdurun mahremiyeti ne ilgisi var?” sorusunu akla getirse de, derinlemesine bakıldığında mağdurun mahrem alanına yönelik ciddi bir müdahale olduğu görülür. Mahremiyet yalnızca kendi bedenini gizleme hakkı değil, başkalarının bedenlerini hangi bağlamda, ne şekilde görmeyi kabulleneceğine karar verme hakkıdır. Mağdur, kamusal veya yarı kamusal alanda bulunurken, o mekâna ilişkin varsayılan çıplaklık ve cinsellik normlarına göre davranır; teşhircilik, bu normları fail lehine ihlâl ederek, mağdurun kamusal alanı güvenli ve öngörülebilir bir yer olarak deneyimleme hakkını yıkar. Kamusal alan, mağdur için artık “her an beklenmedik cinsel bir saldırının görsel hedefi olabileceği” bir mekâna dönüşür; bu dönüşüm, özellikle kadınlar ve çocuklar bakımından, alanın kullanımını kısıtlayan, davranışlarını değiştiren ve özgür dolaşım hakkını fiilen daraltan sonuçlar doğurur.

Rıza dışı ifşa, diğer adıyla “revenge porn” veya daha nötr terimle rıza olmaksızın cinsel içerikli görüntülerin paylaşılması, mağdurun kurulumunda bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur ve mahremiyet eksenlerinin en yoğun şekilde kesiştiği alanlardan biridir. Bu vakalarda mağdur, çoğu zaman başlangıçta rızasıyla cinsel içerikli görüntü üretmiş (partnerine göndermiş, özel bir kayıtta yer almış) olmasına rağmen, bu görüntülerin üçüncü kişilerle paylaşılmasına veya taşınmasına hiçbir şekilde onay vermemiştir. Ceza hukuku bakımından asıl ihlâl, çekim anındaki rızanın varlığına rağmen, görüntünün ifşasında rızanın yokluğudur. Bedensel dokunulmazlık, burada dolaylı bir biçimde ihlâl edilir: Bedenin o anki cinsel hâli, kişinin kontrolü dışına çıkar; mağdur, kendi bedenine ait en mahrem hâlin, artık başkalarının keyfi seyrine ve yorumuna terk edildiğini hisseder. Böylece bedensel dokunulmazlık, yalnızca fiziksel müdahale yasağı değil, bedenin dijital sureti üzerindeki tasarruf hakkı anlamına da gelir.

Cinsel özgürlük ekseni, rıza dışı ifşada mağdurun cinsellik öyküsünün anlatım hakkı üzerinden kurulur. Kişi, belirli bir zamanda, belirli bir partnerle, belirli bir bağlamda cinselliğini yaşama ve bunu dilerse kayda alma kararını özgürce vermiş olabilir; bu, cinsel özgürlüğün kullanılmasıdır. Ancak aynı kişi, bu deneyimin görsel izlerinin, ileride, farklı bağlamlarda, tanımadığı kişilerle veya geniş bir dijital kitleyle paylaşılmasını hiçbir zaman istememiştir. Rıza dışı ifşa, mağdurun cinsel öyküsünü onun elinden alır, bu öyküyü failin intikam, kontrol veya aşağılamaya dönük anlatısının ham maddesi hâline getirir. Mağdurun cinsel özgürlüğü, bu noktada, “kiminle ne yaptığını” seçmenin ötesinde, “kimin bunu bilmesini, görmesini, konuşmasını istediğine” karar verme hakkını da içerir. Bu hak ihlâl edildiğinde, mağdurun cinsel özerkliği derin bir yara alır.

Onur ekseni, rıza dışı ifşa vakalarında en çıplak hâlde görünür. Fail, mağdurun cinsel içerikli görüntülerini kamuya açık platformlarda, arkadaş çevrelerinde, iş yerinde veya aile ortamında dolaşıma sokarak, mağdurun toplum içindeki saygınlığını sistematik şekilde hedef alır. Özellikle cinselliğin kadınlar bakımından hâlâ güçlü bir biçimde “ahlak” ve “namus” kategorileriyle kodlandığı toplumlarda, mağdur, failin eylemi sonucunda yalnızca cinsel özerkliğine değil, sosyal statüsüne, aile ilişkilerine, mesleki itibarına da zarar veren bir linç süreciyle karşı karşıya kalabilir. Onur ihlâli, burada sadece hakaret veya küçük düşürme sözleriyle değil, “görüntünün kendisiyle” gerçekleşir; görüntü, mağdurun öznelliğini, failin elinde aşağılayıcı bir “kanıta” dönüştürür. Böylece mağdur, çoğu zaman hem cinsel davranışı nedeniyle suçlanır, hem de mahremiyeti ihlâl edildiği için utanç duymaya zorlanır; bu ikili baskı, onur ekseninde ağır bir kırılma yaratır.

Çocuk pornografisi bakımından mağdurun kurulum noktası, önce çocuğun bedensel dokunulmazlık hakkıdır. Çocuğun bedeni, normal şartlarda yalnızca bakım verenler ve sağlık profesyonelleri gibi çok dar bir çevre tarafından, o da belli sınırlar içinde “görülmesi” meşru olan bir alandır. Çocuğun cinsel organlarının, çıplak bedeninin veya cinsel imalar taşıyan jest ve pozlarının kayda alınması, bu bedenin artık çocuğun kendi kontrol alanından çıkıp, failin ve sonrasında sınırsız sayıda üçüncü kişinin bakışına açılması anlamına gelir. Ceza hukuku, çocuk pornografisini burada doğrudan “fiziki temas” üzerinden değil, çocuğun bedeninin cinsel nesneye dönüştürülmesi üzerinden okur: Çocuğun bedeni, cinsel arzunun objesi hâline getirildiği anda bedensel dokunulmazlık, sadece “dokunulmuş” olmakla değil, “görme ve gösterme” üzerinden de ihlâl edilmiş sayılır. Bu yüzden çocuk pornografisinde mağdur, fiilen istismara uğrayan çocuktur; görüntü ne kadar “pozlandırılmış” ya da “sahnelenmiş” olursa olsun, bedensel dokunulmazlığa yönelik saldırı, çocuğun bedeninin kameraya ve izleyiciye sunulmasıyla gerçekleşmiş kabul edilir.

Bu çerçevede çocuk pornografisi, çocuğun cinsel özgürlüğü ile ilgili daha derin bir kırılmayı da beraberinde getirir. Çocuk, pek çok hukuk düzeninde, cinsel ilişkiler ve cinsel davranışlar konusunda geçerli bir rıza açıklayabilecek olgunlukta kabul edilmez; hükmî anlamda cinsel özgürlüğü, tam olarak kullanılamayan, “koruma altındaki özgürlük” konumundadır. Dolayısıyla çocuğun pornografik içerikte yer alması, onun cinsel özgürlüğüne ilişkin pozitif bir tercihinin sonucu değil, cinsel alandan hukuken uzak tutulması gereken bir döneme, yetişkinin cinsel arzularının zorla sokulmasıdır. Mağdur bu noktada, “rızası alınmamış çocuk” değil, “rızası hukuken asla geçerli olamayacak çocuk” olarak kurulur. Çocuk pornografisi suçlarının tipik formülasyonunda rızadan pek söz edilmemesinin sebebi de budur; korunan hukuki değer, çocuğun cinsel özgürlüğünü kullanma hakkı değil, bu özgürlüğe sahip olacağı yaşa kadar cinsel alandan uzak tutulma hakkıdır. Bu bakış açısında mağduriyet, sadece o anki fiille değil, çocuğun ileride sağlıklı bir cinsellik kurma kapasitesinin kökünden zedelenmesiyle tanımlanır.

Çocuğun onuru bakımından çocuk pornografisi, son derece ağır ve çoğu zaman geri döndürülemez bir ihlâl rejimi kurar. Onur, sadece “başkalarının gözündeki itibar” değil, kişinin kendi gözündeki değeri, kendisine saygısı ve kendi bedenine ilişkin algısıdır. Çocuğun bedeninin pornografik içerikte yer alması, ilerleyen yıllarda görüntüler ortaya çıkarsa veya ortaya çıkma ihtimali dahi varsa, mağdurda derin bir “kirletilmişlik” ve utanç duygusu doğurabilir. Bazı toplumlarda, istismara uğrayan çocuğun, fail yerine “ayıp” taşıyan kişi olarak damgalanması, çocuğun onurunu ikinci kez kırar. Hukuki söylemde mağdur çocuktur ama sosyal söylemde yük çoğu zaman yine onun sırtına bindirilir. Bu nedenle çocuk pornografisinde mağdurun onuru, yalnızca olay anında değil, sosyal çevreyle temas ettiği her noktada risk altındadır; hukuken mağduriyeti tanımlarken bu geleceğe dönük onur riski de mağduriyetin parçası sayılır.

Mahremiyet ekseninde ise çocuk pornografisi, çocuğun sadece odasına, bedenine, üstüne başına değil, bizzat çocukluk alanına yapılan bir işgal olarak görülür. Çocuğun çıplaklığı, normatif olarak mahrem dairenin en iç katmanıdır; ebeveynler dahi bu alana sınırsız erişim hakkına sahip değildir. Çocuğun cinsel mahremiyetinin pornografik içerik üzerinden ihlâli, sadece “biri çocuğu çıplak gördü” diye tarif edilemez; çocuğun beden görüntüsünün dijital ortama aktarılması, kopyalanması, saklanması ve yeniden üretilmesiyle birlikte mahremiyet hakkı, zamana ve mekâna yayılan bir ihlâle dönüşür. Bazı hukuk düzenlerinde çocuk pornografisi görüntülerinin sadece bulundurulmasının bile suç sayılması, tam da bu yüzden, yani mahremiyet ihlâlinin sadece üretende değil, görüntüyü elinde tutan herkesin eyleminde yeniden üretildiği kabulüne dayanır. Bu durumda mağdur, yalnızca bir kez mahremiyetini kaybetmiş kişi değil, görüntü var olduğu sürece mahremiyeti sürekli yeniden çiğnenen özne olarak kurulur.

Teşhircilik suçlarında ise mağdur, klasik anlamda “bedeni hedef alınan kişi” olmaktan çok, failin cinsel davranışının zorunlu izleyicisi konumuna itilmiş kişidir. Bedensel dokunulmazlık ekseninde bakıldığında, mağdurun bedenine fiilen dokunulmaz; ama mağdurun bedeni, istemediği bir cinsel sahnenin içindedir artık: sokakta yürürken, toplu taşımadayken, parkta otururken failin cinsel organını açığa çıkarması, mağdurun bedenini adeta sahnenin ön sırasına zorla oturtur. Ceza hukuku burada bedensel dokunulmazlığı, “fiziksel temas”ın ötesine taşır; kişinin kendi bedenine ve duygulanımına ilişkin güvenli alanının, zorla tanık olunan cinsel eylemle parçalanmasını da bedene yönelen bir müdahale olarak okur. Mağdur, kendi rutin davranışı içinde güvenle kullanabildiği mekânda, aniden bedeninin istemediği bir cinsel uyarana maruz bırakılmasıyla, bedensel güvenlik hissini kaybeder; bu da bedensel dokunulmazlık ihlâli olarak görülür.

Teşhircilikte cinsel özgürlük ekseni, mağdurun pasif konumundan hareketle kuruludur. Cinsel özgürlük, sadece “kiminle cinsel ilişkiye gireceğine karar verme” hakkı değil, aynı zamanda “hangi cinsel içerikle ne zaman karşılaşacağına karar verme” yetkisidir. Teşhircilikte fail, kendi cinsel davranışı üzerindeki özgürlüğünü, mağdurun cinsel özgürlüğü pahasına genişletir; mağdurun rızası olmadan cinsel sahne yaratır ve mağdurun bu sahneyi görmesini zorunlu kılar. Mağdur, failin cinsel davranışına -fiilî olarak orada bulunduğu için- “katılmış” gibi bir konuma sürülür; oysa cinsel özgürlüğü, bu katılımı reddetme imkânını içerir. Bu imkân fiilen elinden alındığında, mağdurun cinsel alandaki özneleşme kapasitesi zedelenir; özellikle çocuklar ve gençler için bu tür karşılaşmalar, cinselliğin travmatik ve tehditkâr bir şey olarak kodlanmasına yol açar.

Teşhircilik bağlamında mağdurun onuru, failin eyleminin taşıdığı mesaj üzerinden kırılır. Fail, çıplaklığını veya cinsel organını sergileyerek, mağdura “senin rızan umurumda değil, senin sınırlarını ben belirlerim” diyen bir güç gösterisi yapar. Mağdur, failin bu gösterisinin istem dışı sahnesi hâline geldiğinde, kendi öz saygısı, kendi kamusal varlığı üzerindeki kontrol algısı sarsılır. Özellikle failin mağdura doğrudan bakması, sözlü tacizle eylemini pekiştirmesi, kahkaha, alay veya tehdit içermesi, mağdurun onurunu açıkça hedef alır. Mağdur kendisini “kirletilmiş”, “küçültülmüş” ya da “istismar edilmiş” hisseder; bu his, sadece bedensel rahatsızlıkla açıklanamaz. Onur ekseninde teşhircilik, mağduru kendi gözünde ve başkalarının gözünde değersizleştiren bir eylem olarak kurulur.

Mahremiyet açısından teşhircilik, ilk bakışta failin kendi mahrem alanını ihlâl ediyormuş gibi görünse de, mağdurun mahrem algısına ciddi bir saldırıdır. Mahremiyet, sadece kendi bedenini gizleme hakkı değil, başkalarının bedenlerini hangi koşullarda görmeye tahammül edeceğine karar verme hakkıdır. Kamusal alanda bulunmak, kimsenin “istediği her tür çıplaklıkla” karşılaşmayı peşinen kabul ettiği anlamına gelmez. Teşhircilik, mağdurun kamusal alanı, belirli bir mahremiyet eşiğine göre kullandığı varsayımını bozar; mağdur, artık hiçbir kamusal mekânın “güvenli” olmadığı hissine kapılabilir. Özellikle kadınlar ve çocuklar için bu, evden çıkma, gece sokağa çıkma, toplu taşımayı kullanma gibi temel özgürlükleri fiilen sınırlandıran bir sonuç doğurabilir. Mahremiyetin mekânsal boyutu, teşhircilikte mağdurun kotardığı risk algısı üzerinden yeniden tanımlanır.

Rıza dışı ifşada (revenge porn) mağdurun bedensel dokunulmazlığı, sadece çekim anında değil, görüntünün kontrolü elden çıktığı andan itibaren sürekli ihlâl edilen bir değer hâline gelir. Kişi, partnerine çıplak veya cinsel içerikli bir görüntü gönderdiğinde, aslında bedeninin o anki hâlini belirli bir bağlamda paylaşmayı kabul eder; bu, bedensel dokunulmazlıktan tamamen vazgeçmek değil, çok sınırlı bir çerçevede tasarruf yetkisinin devridir. Görüntü, rıza dışında üçüncü kişilerle paylaşıldığında, mağdurun bedeni, hiç onaylamadığı bir gözler zincirine açılır. Bu, sanki vücudunun aynısı, farklı mekânlarda, farklı zamanlarda tekrar tekrar soyuluyormuş gibi bir his yaratır. Ceza hukuku, burada “fiziksel temas yok” diyerek geri çekilmez; bedensel dokunulmazlığın içerdiği “bedenine nasıl bakılacağına sen karar verirsin” ilkesinin ihlâli üzerinden mağduru kurar.

Rıza dışı ifşada cinsel özgürlük, “kiminle, neyi paylaşacağına” ilişkin bir özerklik hakkı olarak tanımlanır. Mağdur, cinselliğini belirli bir partnerle, belirli koşullarda ve çoğu zaman özel bir bağlamda yaşamayı ve kayda almayı seçmiştir; bu, cinsel özgürlüğün kullanımıdır. Ancak aynı mağdur, bu görüntülerin gelecekte bir silah gibi kullanılmasını, sosyal medya linçlerine malzeme olmasını, iş ortamına veya ailesine sızmasını hiçbir zaman tercih etmemiştir. Rıza dışı ifşa, mağdurun cinsel yaşamını bir anda kamuoyunun gözü önüne serer; mağdur artık cinselliğiyle ilgili serbestçe karar veren özne değil, başkalarının yorum, yargı ve hakaretine maruz kalan nesnedir. Böylece cinsel özgürlük, sadece “ne yaptığın” üzerinden değil, “bu yaptığının kim tarafından, nasıl görülüp konuşulacağı” üzerinden de gasp edilmiş olur.

Onur bakımından rıza dışı ifşa, ceza hukukundaki en yıkıcı şiddet biçimlerinden biri olarak kabul edilir. Mağdurun cinsel davranışı, fail tarafından “ifşa edilecek bir rezalet”, “cezalandırma aracı” veya “ibretlik malzeme” gibi kurgulanır. Özellikle kadın mağdurlar açısından, patriyarkal toplumlarda “namus” ve “ahlak” kategorileri devreye girer; mağdur, mağdur olduğu hâlde, “böyle görüntü çektirdiği için” suçlanır. Onur, burada hem dışarıdan gelen yargılamalarla hem de mağdurun içselleştirdiği utanç ve suçluluk duygularıyla paramparça olur. Failin amacı çoğu kez tam da budur: “Beni terk etti/ reddetti, ben de onu rezil edeceğim.” Ceza hukuku, bu tür eylemleri yalnızca veri veya müstehcenlik suçları olarak değil, mağdurun onurunu sistematik biçimde hedef alan saldırılar olarak görür; mağdur, toplumsal itibarı ve öz saygısı yerle bir edilen kişi olarak kurulur.

Rıza dışı ifşa vakalarında mahremiyet, deyim yerindeyse suçun kalbidir. Mahremiyet, duygusal ilişkide paylaşılan cinsel içeriklerin “ilişkinin içiyle sınırlı kalacağı” varsayımı üzerine kuruludur. Bu, çoğu zaman yazılı bir sözleşmeye dayanmaz; ama kültürel olarak paylaşılan, etik bir “kapalı devre” beklentisidir. Fail, bu beklentiyi bozarak, mahrem bilgiyi kamusal bilgiye dönüştürür. Mağdurun mahremiyet hakkı, sadece “başkaları beni çıplak görmesin” düzeyinde değil; “kimin beni ne kadar ve hangi bağlamda bilmesini istiyorum” sorusuna verdiği cevabın çiğnenmesi anlamında ihlâl edilir. Böylece mağdur, sadece çıplak bedeni değil, duygusal hayatı, ilişkisi, geçmişi ve kimliği üzerinden de çıplak bırakılır. Bu mahremiyet kırılması, pek çok mağdurda kalıcı bir güven sorunu, ilişkilerden kaçınma, sosyal çekilme ve hatta psikiyatrik bozukluklara yol açar.

Çocuk pornografisi alanında mağdurun nasıl kurulduğunu anlamak için ilk bakılması gereken eksen, bedensel dokunulmazlıktır. Ceza hukuku, çocuğun bedenini yalnızca fiziki anlamda “dokunulmaz” bir alan olarak değil, aynı zamanda cinsel anlamlandırmalardan arındırılmış bir güven bölgesi olarak kavrar. Çocuğun bedeninin “ister fiilî cinsel eylemle, ister “yalnızca” poz verdirmek suretiyle” pornografik içeriklerde kullanılması, bu güven bölgesini tümüyle yırtan bir müdahaledir. Görüntüde çocuğa fiziksel temasın derecesi ne olursa olsun, çocuk bedeni cinsel fantezinin nesnesi hâline getirildiği anda, bedenin dokunulmazlığı sadece “elle temas” üzerinden değil, görsel ve sembolik işgal üzerinden de ihlâl edilmiş sayılır. Bu yüzden çocuk pornografisi suçlarında mağdur, salt “çıplak görünen çocuk” değildir; bedeni, kamera ve izleyicinin bakışı karşısında rızası olmadan cinselleştirilen, bedeni üzerinden yetişkin arzularının dolaşıma sokulduğu kırılgan hukuki özne olarak kurulur.

Bu çerçevede çocuk pornografisinde cinsel özgürlük ekseni, yetişkinlerden farklı bir mantıkla işler. Yetişkinler bakımından cinsel özgürlük, rızaya dayalı cinsel ilişki kurma, cinsel yönelimini ve tercihlerini serbestçe yaşama hakkıyla tanımlanırken; çocuk söz konusu olduğunda, hukuk düzeni çocuğu cinsel alandan esasen uzak tutulması gereken bir varlık olarak görür. Bu yüzden çocuk pornografisinde mesele, “çocuğun rızası var mıydı?” sorusu değildir; zira çocuk, hukuken geçerli bir cinsel rıza açıklayabilecek konumda kabul edilmez. Asıl ihlâl, çocuğun cinselliğinin kronolojisine yapılan müdahaledir: Çocuk, ileride özgürce kullanabileceği cinsel özerklik alanına, olması gerekenden çok önce ve tamamen yetişkinlerin arzularına tabi olacak biçimde itilmiştir. Mağdur, böylece kendi cinselliği üzerindeki potansiyel özerkliği, daha oluşmadan elinden alınmış bir özne olarak ortaya çıkar; cinsel özgürlük hakkı, fiilen kullanılamadan istismarla gölgelenmiştir.

Çocuk pornografisinde onur, çoğu zaman hukuk metinlerinde açıkça adlandırılmasa da, mağdurun kimlik ve kendilik algısını taşıyan temel eksenlerden biridir. Çocuğun bedeninin pornografik içerikte yer alması, yalnızca o ana özgü bir ihlâl değil, ileride “geçmişiyle yüzleşeceği” her anda yeniden canlanabilecek bir damgalanma riskini içinde taşır. Bazı toplumlarda çocuklukta uğranılan istismar bile, yıllar sonra mağdurun suçluymuş gibi yargılanmasına, “böyle görüntüleri olan” kişi olarak dışlanmasına yol açabilir. Böyle bir ortamda çocuk, suçun faili olmasa bile, suçun sembolü hâline getirilebilir; bu da onun onurunu, yani kendi gözündeki ve başkalarının gözündeki değerini, kökten sarsar. Hukuken mağdurun onuru, bu nedenle yalnızca geçmişe dönük bir ihlâl değil, potansiyel geleceğe yayılmış, sürekli tehdit altında bir statü olarak kavranmak zorundadır.

Mahremiyet boyutu, çocuk pornografisinde belki de en derin kırılmanın yaşandığı eksendir. Çocuğun çıplaklığı, yalnızca bedensel bir hâl değil, aile içi ve toplum içi mahremiyet tasavvurunun en iç halkasıdır; normal şartlarda bu alan, çok dar bir güven çemberi içinde kalır. Çocuğun çıplak bedeninin fotoğraf veya video aracılığıyla dış dünyaya, özellikle de cinsel motivasyonla bakan yetişkinlere açılması, mahremiyetin yalnızca delik deşik edilmesi değil, kolonize edilmesidir. Bu görüntüler dijital ortama aktarıldığında, çocuğun mahremiyeti mekânsal sınırların çok ötesine geçerek veri tabanlarının, arşivlerin, anonim forumların içinde tekrar tekrar ihlâl edilir. Böylece çocuk, aynı mahremiyet ihlâline yalnızca “bir kez” değil, görüntü her açıldığında, her paylaşıldığında yeniden maruz kalır; mahremiyet hakkı, kronik bir ihlâl rejimi altında yaşamaya zorlanan bir hak hâline gelir.

Teşhircilik alanında mağdurun kurulumu ise, fiziksel temasın yokluğuna rağmen, bedensel dokunulmazlık ve psikolojik bütünlüğün birlikte ele alınmasını gerektirir. Fail kendi bedenini açığa çıkarırken, mağdurun bedenine dokunmaz; fakat mağduru istemediği bir cinsel sahnenin zorunlu tanığına dönüştürür. Bu noktada mağdurun bedensel dokunulmazlığı, “kimse bana dokunmasın” seviyesinden “kimse beni istemediğim cinsel içeriğe zorla maruz bırakmasın” seviyesine genişler. Yani bedenin dokunulmazlığı, aynı zamanda bedenin duygusal ritmini, güvenlik algısını ve mekânla kurduğu ilişkiyi de kapsar. Teşhirci eylem, mağdurun daha önce güvenli addettiği bir mekânı “sokak, park, toplu taşıma aracı” ansızın tehditkâr hâle getirir; mağdurun bedeninin o mekânda kendisini güvende hissetme hakkı ihlâl edilir. Böylece teşhircilik, dokunma olmaksızın bedensel dokunulmazlığı zedeleyen bir suç tipine dönüşür.

Teşhircilik bakımından cinsel özgürlük, mağdurun cinsellikle ne zaman, nerede ve hangi koşullarda karşılaşacağına karar verme hakkı olarak ortaya çıkar. Yetişkin bir birey, pornografik içerik izlemek veya cinsel bir deneyim yaşamak istediğinde bunu kendi seçimiyle, kendi belirlediği bağlamda yapma hakkına sahiptir. Teşhircilik, bu hakkı tersine çevirir: Fail, kendi cinsel davranışını mağdurun özgürlük alanına zorla sızdırır. Mağdur, o an cinsellik içeren hiçbir şeye maruz kalmayı istemezken, failin cinsel organını teşhir etmesi sebebiyle istem dışı bir cinsel sahnenin içinde bulur kendisini. Bu durum, mağdurun cinselliğe ilişkin karar verme yetkisini fiilen hükümsüz kılar; cinsel özgürlük yalnızca “kiminle ne yapacağına” ilişkin değildir, aynı zamanda “neye ne zaman tanık olmak istemediğine” ilişkindir ve işte bu ikinci boyut teşhircilikte ağır şekilde ihlâl edilir.

Teşhircilik suçunda onur ekseni, failin eylemine eşlik eden güç gösterisi ve aşağılayıcı anlam üzerinden şekillenir. Fail, çoğu zaman mağdurun rızasını umursamadan kendi bedenini ortaya koymakla kalmaz, bakış, söz, mimik veya kahkaha ile mağdurun üzerinde bir tahakküm kurduğunu da hissettirmeye çalışır. Mağdur, failin bu gösterisinde istemediği hâlde bir rol üstlenmek zorunda kalır; seyirci olmayı seçmemişken, failin cinsel performansının “canlı izleyicisi” olarak konumlandırılır. Bu “zoraki rol”, mağdurun onurunu zedeler; kişi, kendi kamusal varlığı üzerinde kurduğu kontrolü kaybettiği, kendi iradesinin yok sayıldığı bir sahneye itilmiştir. Özellikle toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle kadınların “kışkırtıcı” veya “davetkâr” olmakla suçlanabildiği bağlamlarda, mağdur kendisini hem kurban hem de suçlanan kişi gibi hissetmeye zorlanır; bu ikili baskı onur ihlalini daha da derinleştirir.

Teşhircilikte mahremiyet, ilk bakışta “fail kendi mahrem organını açıyor, mağdurun mahremiyeti ne?” sorusunu çağrıştırsa da, aslında mağdurun kamusal alandaki mahremiyet eşiği üzerinden ciddi biçimde kurulur. Kimse, sokakta yürürken başkalarının cinsel organlarıyla karşılaşmayı, sıradan bir günlük risk gibi hesaba katmaz; kamusal alanın mahremiyet rejimi, belli bir çıplaklık ve cinsellik eşiği üzerine kuruludur. Fail, bu eşiği kendi keyfi iradesiyle aşağı çekerken, mağdurun kamusal alanı mahremiyet bakımından öngörülebilir bir yer olarak deneyimleme hakkını ihlâl eder. Artık mağdur için o mekân “nötr” değildir; her an benzer bir saldırının tekrar yaşanabileceği, dolayısıyla bedenini, bakışını, kıyafetini yeniden düşünmek zorunda kaldığı riskli bir alan hâline gelir. Böylece mahremiyet hakkı, sadece evin dört duvarı içinde değil, kamusal alanın nasıl deneyimlenebileceği üzerinden de sorgulanır.

Rıza dışı ifşa (revenge porn) alanında mağdurun bedensel dokunulmazlığı, ilk bakışta çekim anında zarar görmemiş gibi görünse de, görüntünün kontrolü elden çıktığı anda yoğun bir ihlâl sürecine girer. Kişi, partnerine çıplak veya cinsel içerikli görüntüsünü gönderirken, kendi bedenini belirli bir kişiye ve belirli bir bağlama açmayı seçer; bu, bedene ilişkin sınırlı ve bilinçli bir tasarruftur. Ne var ki bu görüntü, rızası olmaksızın üçüncü kişilere gönderildiğinde, sosyal medyada veya sitelerde paylaşıldığında, mağdurun bedeni artık öngöremediği, kontrol edemediği sayıda göz tarafından görülür hâle gelir. Bedensel dokunulmazlık burada, fiziksel temasın ötesinde, “bedenim hangi gözlerin önüne çıkacak?” sorusundaki özerkliği ifade eder. Bu özerklik ihlâl edildiğinde, mağdur adeta yeniden ve yeniden soyuluyormuş gibi bir deneyim yaşar; bedeni, her ekran açılışında bir kez daha ihlâl edilen bir alan hâline gelir.

Rıza dışı ifşada cinsel özgürlük, mağdurun cinselliğini kimle, hangi yoğunlukta ve hangi görünürlük düzeyinde paylaşacağına dair kararıyla ilgilidir. Mağdur, belirli bir partnerle özel bir ilişki yürütürken, o ilişki içinde cinselliğini kayda almayı kabul etmiş olabilir; bu, onun cinsel özgürlüğünü kullanma biçimlerinden biridir. Ancak bu rızanın kapsamı, içeriğin tüm dünyayla paylaşılmasını içermez. Fail, görüntüleri intikam, kontrol veya aşağılama amacıyla yaydığında, mağdurun cinsel özgürlüğü, “özel bir sahne”den “kamusal teşhir”e zorla dönüştürülür. Bu dönüşüm, mağdurun cinselliğini kendi hikâyesi olarak sahiplenme hakkını elinden alır; artık mağdurun cinsel geçmişi, failin anlatısına, toplumun dedikodusuna ve dijital kalabalığın yargılamasına terk edilmiştir. Böylece cinsel özgürlük, sadece eylem anında değil, anlatı düzeyinde de gasp edilir.

Çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa alanlarına yan yana bakınca, ceza hukuku bakımından mağdurun aslında hep aynı dört eksenin “bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur ve mahremiyet” farklı kombinasyonları üzerinden kurulduğu görülür. Çocuk pornografisinde bu dört eksen neredeyse maksimum yoğunlukta, üst üste binmiş hâldedir; teşhircilikte daha çok cinsel özgürlük ve mahremiyet eksenleri baskın, bedensel dokunulmazlık daha “dolaylı” biçimde gündemdedir; rıza dışı ifşada ise onur ve mahremiyet eksenleri patlama noktasındayken, bedensel dokunulmazlık dijital bir düzlemde ihlâl edilir. Bu tablo, mağdurun tek bir “tipik profil” değil, farklı suç tiplerinde farklı hukuki değerlerin taşıyıcısı olarak yeniden inşa edilen dinamik bir figür olduğunu gösterir. Yani mağdur, sabit bir “kimlik” değil; her suç tipinde korunan hukuki değerin üzerine oturtulduğu, normun anlamını taşıyan bir kurgu merkezidir.

Bu suç tiplerinde mağdurun kurulma biçimlerinin ortak paydasında, “bakış” ile “beden” arasındaki hukuki gerilim yatar. Çocuk pornografisinde failin bakışı, çocuğun bedenini cinsel anlamlandırmanın nesnesi hâline getirir; teşhircilikte failin bedeni mağduru istemediği bir bakış rejiminin içine iter; rıza dışı ifşada ise mağdurun bedeninin görüntüsü, sonsuz sayıdaki bilinmeyen bakışın hedefi olur. Ceza hukuku geleneksel olarak “dokunma”yı merkeze almışken, bu vakalar “görme”yi ve “görülmeye zorlanma”yı da bedensel dokunulmazlık ve mahremiyet ihlalinin parçası olarak kavramak zorunda kalır. Mağdur, bu anlamda sadece fiziksel saldırıya maruz kalan değil, bakış rejiminin kurbanı hâline getirilen kişidir; korunan hukuki değer, “bedene dokunulmaması” kadar, “bedenin rıza dışı bakışa ve teşhire maruz bırakılmaması”dır.

Bu üç alanda mağdurun kurulumunda, güç asimetrisi ve kırılganlık da belirleyici bir rol oynar. Çocuk pornografisinde mağdur, yaş, gelişim, ekonomik ve duygusal bağımlılık açısından faille kıyaslanamayacak kadar dezavantajlı bir konumdadır; hukuk bu yüzden çocuğu “özel koruma rejimi”ne alır ve her türlü cinsel teması, rıza olasılığını baştan reddederek istismar sayar. Teşhircilikte mağdur, çoğu zaman mekânsal olarak sıkışmış (örneğin metro vagonu, asansör, tenha sokak), kaçma imkânı kısıtlı, faille fiziksel ve psikolojik olarak “beklenmedik” bir karşılaşma içindedir; kırılganlık, hazırlıksız yakalanma ve güçsüz hissetme üzerinden kurulur. Rıza dışı ifşada ise mağdur, duygusal bağlılık, güven ilişkisi veya geçmiş ilişki dinamikleri nedeniyle görüntü üzerindeki denetimini kaybetmiş, failin eline koz vermiş durumdadır; güç asimetrisi bu kez mekânsal değil, ilişkisel ve dijital düzlemde ortaya çıkar. Bu asimetri, mağdurun ceza hukuku nezdinde korunmaya değer özel statüsünü meşrulaştırır.

Tekrarlanan mağduriyet kavramı da bu suç tiplerinde mağdurun nasıl kurulduğunu incelemede kilit bir teorik araçtır. Çocuk pornografisinde, bir kere üretilen görüntü, her paylaşımda çocuğu yeniden mağdur eder; teşhircilikte mağdur çoğu zaman tek bir eylemin hedefidir ama travma, sonraki tüm kamusal alan deneyimlerini zehirleyerek tekrar etkiler üretir; rıza dışı ifşada ise görüntü internette kaldığı sürece, yeni yeni izleyici dalgaları her seferinde mağdur için yeni bir “soyulma” anı yaratır. Ceza hukuku bakımından tek bir fiil tipik görünse de, mağdurun psikolojik ve sosyal dünyasında fiil bir kez değil, defalarca yaşanır. Bu yüzden doktrin, özellikle çocuk pornografisi ve rıza dışı ifşa vakalarında, her yeni paylaşımı ayrı bir suç veya ağırlaştırıcı neden olarak görmeye eğilimlidir; bu eğilim, mağdurun “süreklilik taşıyan” statüsünü kabul ettiği anlamına gelir.

Bu bağlamda, dört eksen (bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet) aslında mağdurun dört boyutlu bir haritasını çıkarır. Çocuk pornografisinde bedensel dokunulmazlık ve mahremiyet en ağır şekilde saldırı altındadır; cinsel özgürlük, henüz gelişmemiş bir potansiyel olarak kökünden kesilir; onur ise hem kendilik algısı hem sosyal stigma üzerinden yara alır. Teşhircilikte bedensel dokunulmazlık ve cinsel özgürlük, “istemediğin sahneye zorla sokulma” üzerinden ihlâl edilir; onur, failin alaycı/üstünlük gösteren tavrıyla kırılır; mahremiyet, kamusal alanın güvenli sınırlarıyla birlikte çöker. Rıza dışı ifşada bedensel dokunulmazlık dijital düzlemde paramparça edilir; cinsel özgürlük, ifşa yoluyla gasp edilir; onur, kolektif teşhirle yağmalanır; mahremiyet ise en içteki dairenin açılmasıyla yok edilir. Mağdur, bu koordinat sisteminde her suç tipinde farklı bir noktaya yerleşir; ama ortak olan, hiçbirinde sadece “bir karede görünen kişi” olmamasıdır.

Karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığında, bu suç tiplerindeki düzenlemelerin çoğu, metin düzeyinde mağduru doğrudan saymasa bile, korunan hukuki değerin analizi üzerinden örtük bir mağdur tasavvuruna dayanır. Çocuk pornografisi düzenlemelerinde “çocuğun cinsel dokunulmazlığı” açıkça ifade edilir ve mağdur çocuk olarak isimlendirilir; teşhircilik bazen “genel ahlak” veya “haya duygusu” gibi soyut kavramlarla anlatılsa bile, uygulama mağdurun somut psikolojik ve cinsel güvenlik alanına yapılan saldırıyı merkeze alır; rıza dışı ifşada ise korunan değer, giderek daha açık biçimde “özel hayatın gizliliği” ve “kişinin cinsel mahremiyeti” olarak formüle edilmeye başlamıştır. Yani farklı sistemler farklı diller kullansa da, normların altına kazıldığında hep aynı figür çıkar: bedeni, cinselliği, onuru ve mahrem alanı üzerinde egemenlik iddiası olan ama bu egemenliği ihlâl edilen mağdur.

Ceza muhakemesi boyutunda, mağdurun kurulumunda usulî statü de belirleyicidir. Çocuk pornografisi vakalarında mağdur, çoğu zaman özel koruma tedbirlerine tabi tutulur; ifadesi uzman eşliğinde alınır, yüzleştirmeden kaçınılır, duruşmalar kapalı yapılır. Bu usulî ayrıcalıklar, mağdurun kırılgan konumunun hukukça tanınmasıdır. Teşhircilik vakalarında mağdur, çoğu zaman “tanık” gibi görülse de, modern sistemler giderek mağdurun ifadesinin travma boyutunu dikkate alarak daha duyarlı yöntemler benimsemeye çalışmaktadır. Rıza dışı ifşada ise mağdurun, delil niteliğindeki görüntülerle tekrar tekrar yüzleşmek zorunda kalmaması, kimlik gizliliğinin sağlanması, dijital ortamda içerik kaldırma süreçlerine erişimin kolaylaştırılması gibi usulî haklar, mağdurun statüsünü somutlaştırır. Mağdurun “kim olduğu” sorusu, sadece maddi ceza hukukunda değil, muhakeme sürecinde hangi koruma mekanizmalarının devreye girip girmediğinde de cevap bulur.

İkincil mağduriyet olgusu, bu suç tiplerinde mağdurun nasıl kurulduğuna dair anlayışı daha da keskinleştirir. Çocuk pornografisinde mağdur, istismarın yanı sıra, soruşturma ve yargılama süreçlerinde, yanlış soru teknikleri, duyarsız yaklaşım veya medyanın ilgisi nedeniyle ikinci kez örselenebilir. Teşhircilik vakalarında mağdur, “abartıyorsun”, “o kadar da önemli değil” gibi tepkilerle yalnızlaştırılabilir; bu da onu suçla baş başa bırakan üçüncü bir katman yaratır. Rıza dışı ifşada mağdur, hem adli mercilerde hem sosyal çevresinde “neden böyle görüntüler çektirdin ki?” gibi suçlayıcı sorularla karşılaşarak, failin eyleminin sorumluluğunu sanki paylaşması gerekiyormuş gibi bir pozisyona itilip yeniden mağdur edilir. Ceza hukukunun mağduru gerçekten koruyup korumadığı, büyük ölçüde bu ikincil mağduriyetleri ne kadar önleyebildiğiyle ölçülür.

Toplumsal cinsiyet perspektifi, mağdur kavramının bu suç tiplerinde nötr olmadığını gösterir. Çocuk pornografisinde mağdurların önemli bir kısmı kız çocukları olmakla birlikte, erkek çocuk mağdurlar daha görünmez kalabilir; teşhircilikte mağdurlar çok büyük oranda kadınlar ve çocuklardır; rıza dışı ifşada ise mağdur profili neredeyse tamamen kadın ve kız çocuklarıdır. Bu durum, hukuk metinleri cinsiyetten bağımsız yazılsa bile, uygulamada mağdurun toplumsal cinsiyet rejimlerince şekillendirildiğini ortaya koyar. Kadınların ve kız çocuklarının bedenleri, cinsellikleri ve mahremiyetleri daha fazla denetlenir, daha ağır şekilde damgalanır; bu da mağduriyetin şiddetini artırır. Mağduru bu suç tiplerinde “soyut, nötr kişi” gibi görmek, aslında bu eşitsiz yükü görünmez kılar; oysa mağdurun kavramsallaştırılmasında toplumsal cinsiyetin ağırlığını hesaba katmak, hem hukuki hem kriminolojik açıdan kaçınılmazdır.

Bu suç tiplerinde mağdurun kurulumu aynı zamanda normatif gerekçe tartışmasını da şekillendirir: Ceza hukuku bu fiilleri gerçekten mağduru korumak için mi kriminalize etmektedir, yoksa genel ahlakı ve belirli cinsel normları dayatmak için mi? Çocuk pornografisinde mağdurun kırılganlığı o kadar aşikârdır ki, burada “ahlak adına cezalandırma” argümanları zemin bulmakta zorlanır; bu suç tipinin varlık sebebi çok net şekilde mağdur korumadır. Teşhircilikte ve rıza dışı ifşada ise kimi hukuk düzenlerinde hâlâ “genel ahlak”, “haya” gibi kavramlara yaslanıldığı görülür; bu da mağdurun cinselliğinin bizzat yargılanmasına kapı aralayabilir. Mağduru koruduğunu iddia eden normun, pratikte mağdurun cinsel davranışını ahlaken damgalamak için kullanılması riski burada ortaya çıkar. Bu gerilim, mağdur kavramının gerçekten mağdur merkezli mi, yoksa ahlak merkezli mi kurulduğunu ayırt etmek için kritik bir ölçüttür.

Çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa alanlarına birlikte bakıldığında, ceza hukukunda mağdurun aslında tek bir sabit figür değil, korunan hukuki değerin niteliğine göre sürekli yeniden inşa edilen bir özne olduğu görülür. Bu üç suç tipinde de mağdur, dört ana eksen üzerinden kurulur: bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur ve mahremiyet. Çocuk pornografisinde bu eksenlerin hemen hepsi azamî yoğunlukta ve iç içe geçmiş hâlde, teşhircilikte daha çok mağdurun istemediği cinsel temsile zorla maruz bırakılması üzerinden, rıza dışı ifşada ise mağdurun cinsel yaşamı ve bedenine ilişkin mahrem görüntüleri üzerindeki kontrolün elinden alınması üzerinden görünür hâle gelir. Dolayısıyla “mağdur” burada yalnızca suçun konusu olan görüntüdeki kişi değil, bedenine, cinselliğine, onuruna ve mahrem alanına ilişkin egemenlik iddiası ihlâl edilen, bu ihlâl sebebiyle hem bireysel hem toplumsal düzlemde zarar gören özne olarak düşünülmelidir. Kısacası, mağdur kavramı bu suç tiplerinde, korunan hukuki değerin kime ait olduğuna dair normatif bir kararla şekillenen çok katmanlı bir yapıya sahiptir.

Çocuk pornografisi bakımından mağdurun kurulum noktası, her şeyden önce bedensel dokunulmazlık eksenidir. Çocuğun bedeni, sadece fiziksel bir varlık değil, aynı zamanda çocukluğa özgü korunma statüsünün taşıyıcısıdır; hukuken çocuğun bedeni, istisnasız olarak cinsel anlamlandırmadan uzak tutulması gereken bir “yasak bölge” olarak kabul edilir. Çocuğun çıplak ya da cinsel imalı şekilde kayıt altına alınması, bu yasak bölgenin kamerayla işgal edilmesidir; bu yüzden fiziksel temasın derecesinden bağımsız olarak bedensel dokunulmazlık ihlâli gerçekleşmiş sayılır. Görüntü üretimi, çoğaltılması ve dolaşıma sokulması sürecinde çocuk bedeni, tekrar tekrar cinsel nesneye dönüştürüldüğü için, mağduriyet tek bir ana değil, zaman boyunca uzanan bir dizi ihlâle yayılır. Ceza hukuku burada bedensel dokunulmazlığı, yalnızca “dokunmama” hakkı olarak değil, çocuğun bedeninin hiçbir surette yetişkinlerin cinsel arzularına malzeme yapılmaması hakkı olarak kavrar; mağdur tam da bu hakkın taşıyıcısı olduğu için mağdurdur.

Çocuk pornografisinde cinsel özgürlük ekseni, yetişkinlerden farklı şekilde, çocuğun cinsellik alanına girmeme hakkı üzerinden kurulur. Yetişkinin cinsel özgürlüğü, olumlu anlamda kiminle, ne zaman ve nasıl cinsel ilişki kuracağını belirleme hakkıyken; çocuk için cinsel özgürlük, esasen “cinsel alandan uzak tutulma” ve cinselliği gelişimsel süreç içinde, zorlama olmaksızın keşfetme hakkıdır. Çocuğun pornografik içeriğe konu edilmesi, onu henüz sahip olmadığı bir özgürlük alanına ama özne olarak değil, nesne olarak sokmak anlamına gelir. Bu nedenle mağduriyet, “rızası yoktu” düzeyinde değil, “rızası hukuken tasavvur edilemeyecek bir alana zorla çekildi” düzeyinde tanımlanır. Bu durum, çocuğun ileride kuracağı cinsel benlik algısını, kendi bedenine ve başkalarının bedenine bakışını, güven ve özsaygı duygusunu yapısal olarak zedeleme potansiyeli taşır. Böylece çocuk, cinsel özgürlüğünü henüz kullanmaya başlamadan önce, bu özgürlüğün zeminini kaybetmiş bir mağdur olarak konumlanır.

Çocuk pornografisinde onur ve mahremiyet eksenleri de birbirine eklemlenerek mağdurun hukuki siluetini tamamlar. Onur, çocuğun hem kendi gözündeki değeri hem de toplum içindeki saygınlığıyla ilgilidir; pornografik içerik bu değeri iki düzeyde baskı altına alır. Bir yandan çocuk, kendi bedeninin rıza dışı cinselleştirilmesi nedeniyle içsel bir “kirletilmişlik” ve değersizlik hissi içselleştirebilir; diğer yandan, görüntünün ortaya çıkma riski, ileride sosyal çevre nezdinde damgalanma ve dışlanma tehdidini sürekli canlı tutar. Mahremiyet ise çocuğun bedenine ve cinselliğine ilişkin bilgilerin, görüntülerin ve deneyimlerin sıkı bir gizlilik çemberi içinde kalma hakkıdır. Çocuğa ait görüntülerin dijital ortama taşınması, bu çemberi paramparça eder; görüntüler her açıldığında mahremiyet hakkı yeniden ihlâl edilir. Çocuk böylece sadece o tarihte istismar edilmiş kişi değil, görüntü var olduğu sürece, her seferinde mahremiyeti yeniden çiğnenen kalıcı mağdur hâline gelir.

Teşhircilik suçlarında mağdurun kurulumunda da ilk eksen, görünürde fiziksel temas yokmuş gibi görünse de, yine bedensel dokunulmazlıktır. Burada mağdurun bedenine fiilen dokunulmaz; ancak mağdur, istemediği bir cinsel sahnenin zorunlu seyircisi hâline getirilir. Ceza hukuku bu noktada bedensel dokunulmazlığı, yalnızca kişinin bedenine dışarıdan müdahale yasağı olarak değil, kişinin kendi bedeni ve duygulanımı üzerinde kurduğu güven kuşağının korunması olarak yorumlar. Failin kendi bedenini aniden ve kontrolsüz biçimde açığa çıkarması, mağdurun bedeniyle yaşadığı güvenli mekân deneyimini zedeler; mağdurun bedeni, istemediği bir cinsel uyarana zorla maruz bırakılmış olur. Bu nedenle teşhircilik, “dokunma” içermese bile, mağdurun bedensel dokunulmazlığını psikolojik ve duygusal düzeyde ihlâl eden bir suç olarak yapılandırılır ve mağdur, bedeni üzerinden bu saldırıyı taşıyan özne olarak kurulur.

Teşhircilikte cinsel özgürlük ve mahremiyet eksenleri, mağdurun istemediği cinsel içerikle yüz yüze getirilmesi üzerinden iç içe geçer. Mağdur, kamusal alanda bulunurken, hangi yoğunlukta cinsel içerikle karşılaşacağı konusunda makul bir beklentiye sahiptir; bu beklenti, cinsel özgürlüğün negatif boyutuyla, yani “cinsellikle karşılaşmamayı seçme hakkı” ile ilgilidir. Failin kendi cinsel organını veya cinselliği çağrıştıran hareketlerini mağdura zorla göstermesi, mağdurun bu seçme hakkını fiilen ortadan kaldırır. Mahremiyet ise burada sadece failin kendi mahrem alanının ihlâli bağlamında değil, mağdurun kamusal alanı “mahremiyet eşiği belli bir yer” olarak deneyimleme hakkı üzerinden tanımlanır. Teşhircilik, kamusal mekânların bu mahremiyet eşiğini mağdur aleyhine düşürür; mağdur, artık sokakta, parkta, toplu taşıma aracında bedenini ve bakışını sürekli korumak zorunda hisseder. Böylece mağdur, cinsel özgürlüğü ve mekânsal mahremiyet algısı zarar gören özne olarak şekillenir.

Teşhircilik bağlamında onur ekseni, failin eylemine içkin olan güç gösterisi ve aşağılayıcı anlam üzerinden kurulur. Fail, kendi bedenini ortaya koyarken, çoğu zaman mağdurun rızasını tamamen yok sayan, onu “zorunlu izleyici” konumuna indirgeyen bir üstünlük tavrı sergiler. Mağdur, bu sahnede kendi iradesiyle değil, failin kararıyla rol alır ve sırf orada bulunduğu için, istemediği bir cinsel performansın parçası hâline getirilir. Bu durum, mağdurun kendi kamusal varlığı üzerinde kurduğu kontrol algısını sarsar ve öz saygısını zedeler. Özellikle toplumsal cinsiyet kalıpları sebebiyle, mağdurun bir yandan “niye karşı koymadın?” sorusuyla, diğer yandan “kim bilir ne yaptın da sana böyle davrandı?” imasıyla karşılaşması, onur ihlâlini iki kat derinleştirir. Mağdur burada, sadece rahatsız edilmiş kişi değil, failin güç gösterisinin aşağılanan hedefi olarak kurulur.

Rıza dışı ifşa (revenge porn) alanına geçildiğinde ise mağdur, dört eksenin birden adeta çarpan etkisiyle devreye girdiği daha karmaşık bir yapı içerisinde inşa edilir. Bedensel dokunulmazlık artık dijital düzlemde, görüntüler üzerinden ihlâl edilir: Mağdur, kendi bedenine ait cinsel içerikli görüntüleri belirli bir partnerle, belirli bir bağlamda paylaşmayı kabul etmişken, bu görüntüler rızası dışında sonsuz sayıda bilinmeyen gözün erişimine açılır. Klasik “dokunma yasağı” burada “bakış üzerinde egemenlik” ilkesine dönüşür; mağdur, “bedenime kim bakacak, ne kadar, hangi bağlamda bakacak?” sorularına dair kontrolünü kaybetmiştir. Cinsel özgürlük ekseninde, mağdurun cinselliğini kiminle, hangi yoğunlukta ve ne ölçüde görünür kılacağına dair özerk kararı gasp edilmiştir; özel alan için üretilen görüntü, kamusal teşhire dönüştürülmüştür. Böylece mağdur, bedeni ve cinselliği üzerindeki hem negatif (maruz kalmama) hem pozitif (paylaşma) özgürlük boyutlarını kaybeden özne olarak kurulur.

Rıza dışı ifşada onur ve mahremiyet ihlali neredeyse iç içe geçmiş tek bir travmatik deneyim hâlini alır. Mahremiyet, mağdurun cinsel yaşamının ve bedenine ilişkin en içteki dairenin yalnızca kendi seçtiği kişilerle paylaşılması hakkıdır; fail, bu hakkı ihlâl ederek özel olana ait olanı aleni olana dönüştürür. Sonuçta mağdur, sadece bedeninin değil, duygusal ilişkilerinin, cinsel tercihlerinin, özel hayatına dair en hassas ayrıntıların teşhir edildiği bir sürecin ortasında kalır. Onur, bu teşhirle birlikte hem dışsal hem içsel düzeyde parçalanır: Mağdur, toplum nezdinde “mahrem” bir davranışından dolayı yargılanır, çoğu zaman fail yerine kendisi suçlanır; aynı zamanda kendi gözünde de değersizleştirilmiş, kontrolü elinden alınmış, “her an yeniden soyulabilecek” biri olarak hisseder. Mağdurun hukuki statüsü tam da bu çifte kırılma üzerinde şekillenir: Mahremiyeti yok sayılan, onuru sistematik biçimde aşındırılan kişi mağdurdur.

Bütün bu tablo, çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa gibi suç tiplerinde mağdurun nasıl kurulduğunu gösterirken, aynı zamanda mağdur kavramının biyolojik bedenle bitmeyen bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur ve mahremiyet eksenleri boyunca dijital surete, anlatıya ve bakış rejimlerine doğru uzanan bir hukuki figür olduğunu da ortaya koyar; zira bu suçlarda korunan değer, yalnızca “canlı, etten kemikten beden” değil, o bedenin görüntüsü, o görüntü etrafında kurulan cinsel anlam, mağdurun kendi cinselliğine ve özel hayatına dair kurduğu hikâye ve bütün bunların üzerinde hak iddia etme yeteneğidir. Başka bir ifadeyle, mağdur artık sadece dokunulan değil, görüntüsü üretilen, ifşa edilen, paylaşılan, yorumlanan, damgalanan öznedir; bedensel dokunulmazlık, “kimse bana dokunmasın”dan “kimse bedenimi “gerçek ya da dijital” benim iradem dışında cinsel nesneye dönüştürmesin” seviyesine; cinsel özgürlük, “kiminle ne yaptığımı ben belirlerim”den “bunu kimin bilip, görüp, konuşacağını da ben belirlerim” seviyesine; onur, sadece hakaret içeren sözlerden değil, cinsel teşhir ve ifşanın ürettiği utandırıcı temsil biçimlerinden de zarar gören bir değere; mahremiyet ise dört duvarın sınırını aşarak, veri tabanlarında, platformlarda, ekranlarda dolaşan bir benliğin korunmasına ilişkin hakka dönüşür. Dolayısıyla, klasik suç tiplerinde dahi mağdur kavramı, çoktan “çıplak/cinsel içerikte görünen somut kişi” kalıbını aşmış; biyolojik varlıktan kopmadan ama onu aşan bir şekilde dijital iz, görsel temsil ve toplumsal normlar üzerinden yeniden kurulmaya başlamıştır. Tam da bu nedenle, yapay zekâ ile üretilen tam sentetik yüzlü pornografide “ortada gerçek bir beden yok, o hâlde gerçek mağdur da yok” iddiası, bu yerleşik mağdur kurulumuyla kaçınılmaz bir gerilim içindedir ve çalışmanın devamında gösterileceği üzere, ceza hukukunun kendi iç tutarlılığı korunmak isteniyorsa, mağdur kavramının dijital sureti ve biyometrik veriyi de içine alacak şekilde genişletilmesi normatif bir zorunluluk hâline gelmektedir.

Viktimolojik bakış açısından çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa vakalarında en belirleyici unsur, mağduriyetin tek bir “olay anı”na sıkıştırılamayacak kadar yaygın ve katmanlı travma üretmesidir. Mağdur, yalnızca suçun işlendiği anda değil, sonrasında bedenine, cinselliğine ve kamusal alandaki varlığına dair kurduğu bütün ilişkiyi yeniden inşa etmek zorunda kalır. Çocuk pornografisinde travma, çoğu zaman sözel olarak ifade edilemeyen, bastırılan ve yıllar sonra farklı belirtilerle (kaygı, kaçınma, dissosiyasyon, kendine zarar, cinsel işlev bozuklukları vb.) ortaya çıkan bir “sızma” olarak yaşanır; teşhircilikte mağdur, anlık donakalma, panik, iğrenme duygusunun ardından, uzun süre mekânlardan, saatlerden, kıyafetlerden kaçınma davranışları geliştirebilir; rıza dışı ifşada ise mağdur, her yeni mesaj sesi, her yeni bildirimde “görüntülerim yeniden yayılıyor mu?” kaygısıyla yaşayan, sosyal ilişkilerini ve hatta meslek hayatını buna göre kısıtlayan bir travma patterni içine girer. Viktimoloji bu üç alanda da, travmayı salt bireysel psikolojik reaksiyon olarak değil, kişinin yaşam dünyasını, özgürlük alanını ve geleceğe dair tasarılarını daraltan yapısal bir mağduriyet biçimi olarak kavrar.

Bu tabloya eklemlenen en kritik boyutlardan biri, yeniden mağdurlaşma (secondary victimization) olgusudur. Mağdur, ilk travmayı failin fiiliyle yaşar; ancak çoğu zaman ikinci ve daha incitici travmayı, olaya tepki veren kurum ve kişiler aracılığıyla deneyimler. Çocuk pornografisi ve rıza dışı ifşa dosyalarında soruşturma makamlarının “niye karşı koymadın?”, “niye böyle görüntü çektirdin?” tarzı soruları, mağdurun fail yerine kendisini suçlu hissetmesine yol açar; teşhircilik vakalarında “abartıyorsun, sonuçta sana dokunmadı” söylemi, mağdurun yaşadığı ihlâlin ciddiyetini görünmez kılar. Aile, sosyal çevre, okul ve işyeri tutumları da bu ikincil mağduriyeti pekiştirebilir: Rıza dışı ifşa mağduru işinden uzaklaştırılabilir, çocuk istismarının ortaya çıktığı ailede “sus, adımız çıkar” diyerek mağdur susturulabilir, teşhircilik mağduru “dert çıkarıyor” muamelesi görebilir. Viktimoloji açısından bakıldığında, ceza adaleti sistemi ile sosyal çevrenin bu tepkileri, mağdurun travmasını derinleştirir, adalet duygusunu zedeler ve çoğu zaman şikâyet mekanizmalarına erişimi fiilen anlamsızlaştırır; böylece hukuk, koruması gereken özneyi yeniden yaralayan ikincil fail konumuna düşebilir.

Bu süreçle sıkı sıkıya bağlantılı olan diğer unsur, toplumsal damgalama (stigmatizasyon) mekanizmalarıdır. Çocuk pornografisi vakalarında mağdur çocuk, ilerleyen yıllarda “o görüntüleri olan çocuk”, “başına o iş gelen” kişi olarak anılabilir; patriyarkal ve namus merkezli yapılarda rıza dışı ifşa mağduru kadın, failin suçu üzerinden “ahlaksızlık”, “iffetsizlik” etiketleriyle damgalanır; teşhircilik mağduru, “dikkat çekmek için büyütüyor” suçlamasıyla karşılaşabilir. Böylece mağdur, suçun hedefi olduğu halde, sembolik düzlemde suçun taşıyıcısına dönüştürülür. Viktimolojik bakış, damgalamanın mağdurun benlik algısını, sosyal bağlarını ve yardım arama davranışını nasıl bastırdığını gösterir: Damgalanan mağdur, çoğu zaman susmayı, geri çekilmeyi, görünmez olmayı seçer; bu da hem faile fiilî bir cezasızlık alanı açar, hem de benzer mağdurların görünür olmasını engelleyerek yapısal şiddeti yeniden üretir. Toplumsal damgalama, bu anlamda, travmayı sadece içsel bir yara değil, sosyal olarak dayatılan bir susma rejimi hâline getirir.

Dijital çağın bu suç tiplerine eklediği en ağır katman ise, dijital izlerin silinemezliği ve mağduriyetin sürekliliğidir. Çocuk pornografisi ve rıza dışı ifşa vakalarında bir kere internete düşen görüntü, hukuken silinmiş sayılsa bile, pratikte kopyalar, ekran görüntüleri, anonim arşivler, kapalı gruplar, yabancı sunucular üzerinden yaşamaya devam edebilir. Mağdurun travması, bu yüzden lineer değil, döngüseldir: Her yeni platformda, her yeni paylaşımda, her “gördüm, bana da attılar” cümlesinde travma yeniden tetiklenir. Mağdur, bu nedenle “geçmişte kalmış bir olay”dan ziyade, şimdiki zamanını ve geleceğini işgal eden, bitmemiş bir süreç yaşar. Teşhircilikte bile, olayın kayda alınması ve paylaşılması hâlinde, anlık karşılaşma kalıcı bir dijital dosyaya dönüşebilir. Viktimolojik düzlemde, dijital izlerin silinemezliği, mağduriyetin de hukuk kitaplarındaki “tamamlanmış suç” fikrine meydan okuyan, bitmeyen suç deneyimi biçiminde yaşanması anlamına gelir; mağdur, artık sadece bir münferit fiilin mağduru değil, dijital ağlara yayılmış, zamana yayılan ve her an yeniden uyanabilecek bir ihlâlin taşıyıcısıdır.

Bu yüzden mağdurbilim, çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa alanlarını analiz ederken, mağduru “olay dosyasının tarafı” olarak değil, travmanın zamana yayılan, sosyal ilişkilerle, teknolojik altyapıyla ve normatif yargılarla iç içe geçmiş olduğu bir yaşam öyküsünün öznesi olarak konumlandırır. Travma, yeniden mağdurlaşma, damgalama ve dijital süreklilik bir araya geldiğinde, mağdurun hukuki statüsünün salt klasik ceza dogmatiğiyle “bir fiil, bir zarar, bir mağdur” açıklanamayacak kadar karmaşık olduğu ortaya çıkar. Bu karmaşıklığın kabulü, çalışmanın ilerleyen aşamalarında savunulacak olan iddianın da temelini oluşturur: Mağdur kavramı, biyolojik bedeni, dijital sureti, sosyal kimliği ve zamana yayılmış travma deneyimini birlikte taşıyan geniş bir kategori olarak yeniden düşünülmedikçe, hem klasik pornografi suçlarında hem de yapay zekâ destekli sentetik yüzlü pornografide üretilen mağduriyetler, hukuken daima eksik ve yarım kalacaktır.

Viktimolojik perspektiften bakıldığında, bu suç tiplerinde mağduriyetin en sert biçimde kristalleştiği alanlardan biri, kurumsal temas anlarıdır. Mağdur, yaşadığı olayı bildirmek, görüntülerin kaldırılmasını talep etmek, hukuki süreç başlatmak için her adım attığında, travmanın anlatısını yeniden üretmek zorunda kalır. Çocuk istismarı dosyalarında bir çocuğun aynı olayı defalarca farklı kolluk görevlisine, savcıya, uzmana anlatması; rıza dışı ifşa mağdurunun farklı platformlara, farklı başvuru formlarına, farklı içerik kaldırma mekanizmalarına sürekli olarak “hangi videoydu, nerede yayıldı, kaç kişiye gitti” gibi ayrıntılar vermek zorunda kalması; teşhircilik mağdurunun “tam olarak neresini açtı, ne kadar sürdü, sen ne giyiyordun” sorularıyla karşılaşması, hukukun kâğıt üzerinde “başvuru yolu” diye tanımladığı şeyin, pratikte ikinci ve üçüncü bir travma döngüsüne dönüşmesine neden olur. Bu yüzden viktimoloji, mağdurun yaşadığı şiddetin yalnızca faille sınırlı olmadığını, kurumsal temasın her noktasında yeniden mağdurlaştırıcı mikro şiddetler üretilebildiğini vurgular; mağduru koruma iddiasındaki sistem, çoğu zaman mağdurdan yeniden, yeniden, yeniden “kanıt” üretmesini isterken farkında olmadan onu kendi hikâyesine mahkûm eder.

Buna eklenen bir başka katman, mağdurun hikâye üzerinde özneleşme çabası ile yeniden travmatize olma riski arasındaki ince çizgidir. Modern viktimoloji, mağdurun yaşadığını anlatabilmesinin, travmayı anlamlandırma ve kontrol duygusunu yeniden kurma açısından iyileştirici olabileceğini kabul eder; ancak özellikle cinsel nitelikli suçlarda bu anlatım, kamusal alanın acımasız merakıyla birleştiğinde, mağduru bir “travma performansı” vermeye zorlayan toksik bir zemine dönüşebilir. Rıza dışı ifşa mağdurunun, sosyal medyada “hikâyesini anlatması” için teşvik edilmesi ama anlattığı anda da tekrar yargılanması; çocuklukta istismara uğramış yetişkinlerin medyada sürekli aynı sorularla “reytinglik içerik” hâline getirilmesi; teşhircilik mağdurunun “ne hissettin, korktun mu, utanmadın mı?” gibi duyguyu didikleyen sorulara maruz kalması, anlatının özgürleştirici potansiyelini alıp, onu bir seyir nesnesine dönüştürür. Viktimolojik bakış, bu noktada mağdurun sadece bedeninin değil, anlatısının da sömürülebileceğini; travmanın, hukuki ve medyatik alanlarda yeniden paketlenip dolaşıma sokulan bir içerik haline gelebileceğini gösterir.

Bu süreçlerin tamamı, mağdurun iç dünyasında utanç, suçluluk ve kendini suçlama sarmalını besler. Çocuk pornografisi mağduru “neden söylemedim, neden kaçmadım?”, teşhircilik mağduru “neden tepki veremedim, neden bağırmadım?”, rıza dışı ifşa mağduru “neden o videoyu çektim, neden gönderdim?” sorularıyla boğuşur. Failin eylemi, toplumsal normların ağırlığıyla birleştiğinde, mağdur çoğu zaman, işlenen suçu kendi karakterine, “yanlış tercihine”, “zayıflığına” bağlama eğilimi geliştirebilir. Viktimoloji bunu, mağduriyetin en görünmez ama en derin katmanlarından biri olan içselleştirilmiş damgalama olarak tanımlar. Hukuk dili çoğu zaman “mağdura yüklenemez, rızası yoktur” dese de, sosyal çevrenin ve kültürel kodların sesi, mağdurun kafasının içinde çok daha gür çıkar; mağdur, “ben hak ettim mi?” sorusuyla, failin işlediği suçu kendi ahlaki değerine iliştiren bir zihinsel rejimin içine düşer. Bu da mağdurun adalete erişimini, destek arama davranışını ve iyileşme ihtimalini sistematik biçimde zayıflatır.

Dijital çağda mağduriyetin sürekliliğini keskinleştiren en önemli olgu, zaman algısının bozulmasıdır. Geleneksel suç tiplerinde “olay tarihi” nettir; suç işlenmiş, bitmiştir; bundan sonra yargılama ve telafi süreçleri gelir. Çocuk pornografisi ve rıza dışı ifşa vakalarında ise suçun etkisi, zamansal olarak kapanmayı reddeder. Mağdur, bir platformdan görüntü kaldırıldığı anda bile, başka bir yerde yeniden ortaya çıkma ihtimalini bilir; bu bilgi, geleceğe yönelik sürekli bir tetikte olma hâli üretir. “Bugün yeni birisi görecek mi?”, “yarın iş yerinde biri önüme koyacak mı?”, “yıllar sonra yeni partnerim bunu bulacak mı?” soruları, zamanın her noktasını potansiyel bir kriz anına dönüştürür. Viktimolojik açıdan bu, travmanın yalnızca geçmişteki bir kırılma değil, geleceğe taşınmış sürekli bir tehdit olarak yaşanması anlamına gelir; mağdur, artık sadece “o gün ne oldu?” sorusunun değil, “yarın ne olacak?” kaygısının da öznesidir.

Bu tür suçlarda travmanın ekonomik, sosyal ve yaşam tarzını dönüştüren etkileri de göz ardı edilemez. Mağdur, yaşadığı deneyim nedeniyle okulunu bırakabilir, işini değiştirebilir, kariyer planlarını kökten revize edebilir; fiziksel mekânlarını, şehirlerini, hatta ülkelerini değiştirme ihtiyacı duyabilir. Rıza dışı ifşa mağduru, belirli sektörde artık “o video” ile anılmamak için tamamen başka bir alana geçebilir; teşhircilik mağduru, toplu taşımayı kullanmaktan kaçınarak maddi yükü artan alternatif yollar aramak zorunda kalabilir; çocuklukta istismar yaşamış bireyler, ileriki yıllarda ilişkilerden kaçınarak yalnızlığı ve yalnızlıkla gelen yeni kırılganlıkları göğüslemek zorunda kalabilir. Viktimolojik analiz, mağduriyetin etkilerini ölçerken sadece psikolojik ve hukuki boyuta değil, bu yaşam planı kırılmalarına da bakar; çünkü mağdurun zararını gerçek anlamda kavramak, onun hangi gelecek ihtimallerinden mahrum bırakıldığını görmekle mümkündür.

Dijital platformların mimarisi ve algoritmik işleyişi, bu noktada sadece “nötr ortam” değil, mağduriyet üretiminde aktif bir çarpan hâline gelir. Özellikle rıza dışı ifşa ve çocuk istismarı görüntülerinde, platformların öneri sistemleri, “benzer içerik önerme” mantığıyla aynı mağduru farklı izleyicilerin karşısına tekrar tekrar çıkarabilir; arama motorları, bir kez indekslediği bir görüntüyü yıllarca erişilebilir kılabilir; arşiv siteleri, kaldırılmış içeriği “özgür ifade” veya “belge” iddiasıyla saklayabilir. Viktimoloji, bu aşamada klasik fail-mağdur-olay üçgeninin ötesine geçerek, altyapısal fail kavramını tartışmaya açar: Sadece eylemi başlatan kişi değil, onu çoklayıp çoğaltan, kalıcı kılan altyapılar da mağduriyetin mimarisine dahildir. Mağdurun travması böylece bir kişinin niyetine hapsedilemez; tasarımı belirli ticari ve kültürel ön kabullere sahip teknolojik sistemlerin, mağdur aleyhine işleyen yan ürünlerinden biri haline gelir.

Toplumsal damgalama, dijital izlerin silinemezliği ve kurumsal yeniden mağdurlaştırma bir araya geldiğinde, viktimoloji “suskun mağdurlar” fenomenini daha net görür. Cinsel nitelikli suçlarda zaten yüksek olan bildirim eşiği, dijital içerik söz konusu olduğunda iyice yükselir; mağdur, “şikâyet edersem daha çok yayılır”, “mahkemeye gidersem herkes duyar”, “ailem, işyerim, çevrem öğrenirse hayatım biter” korkusuyla sessiz kalmayı tercih eder. Kayıtlara yansımayan bu dosyalar, istatistiklere hiç girmeyen, fakat toplumsal gerçekliği ağırlıkla şekillendiren görünmez bir mağduriyet havuzu oluşturur. Viktimolojik çalışmalar, bu görünmezliğin, fail davranışlarını cesaretlendirdiğini ve cezasızlık kültürünü pekiştirdiğini gösterir: Mağdur konuşmadıkça, suç “risk alınabilir”, hatta “normalleşebilir” bir davranış gibi algılanır. Böylece mağdur, hem travmasını yalnız taşımak zorunda bırakılır, hem de suskunluğu üzerinden sistemik bir şiddetin devamına mecbur edilir.

Bu çerçeveden bakınca, mağduriyetin süreklilik niteliği ile klasik ceza hukukunun “tamamlanmış suç” mantığı arasındaki gerilim daha da görünür hâle gelir. Viktimolojik bakış, çocuk pornografisi, teşhircilik ve rıza dışı ifşa gibi suçlarda, mağdurun tek bir fiilin kurbanı değil, devam eden bir süreçin öznesi olduğunu vurgular. Hukuk, suçu belli bir tarih ve saate sıkıştırırken, mağdurun deneyimi o tarihten taşar; her yeni paylaşım, her yeni hatırlatma, her yeni bakış, suçun yankısını şimdiye taşır. Bu nedenle, mağdurun korunmasına ilişkin normatif çerçeve geliştirilirken, yalnızca failin cezalandırılması değil, mağdurun bu süreklilik halinden nasıl çıkabileceği, en azından bu sürekliliğin yükünün nasıl paylaşılabileceği de tartışma konusu olmalıdır. “Unutulma hakkı”, “içerik kaldırma mekanizmaları”, “platform sorumluluğu” gibi kavramlar, viktimolojik perspektiften bakıldığında, soyut veri hukuku teknikleri değil, mağdurun travmatik sürekliliğini kırmaya dönük iyileştirici araçlar olarak okunmalıdır.

Bu viktimolojik çerçeve tam da senin çalışmanın merkezine koyduğun soruya bağlanır: Yapay zekâ destekli, tam sentetik yüzlü pornografi söz konusu olduğunda, mağdurun travması neye, kime, nereye bağlanacaktır? Eğer hukuken “gerçek mağdur yok” denirse, viktimolojik düzlemde ortaya çıkan travma, yeniden mağdurlaşma, damgalama ve dijital süreklilik kimin hesabına yazılacaktır? Sentetik yüz, belirli bir kişiye benzemese bile, belirli bir gruba, belli bir çocukluk imgesine, belli bir kadınlık/erkeklik tipine işaret ettiği ölçüde, bu kaderi paylaşan gerçek insanların korkuları, kaygıları, utançları ve sosyal riskleriyle buluşur. Viktimolojik bakış burada sert bir ayna tutar: Hukuk mağduru tanımıyorsa, travma yok olmuyor; sadece adı konmamış, sahipsiz bir acı olarak varlığını sürdürüyor. İşte bu yüzden, mağduriyetin travma, yeniden mağdurlaşma, damgalama ve dijital izlerin silinemezliği eksenlerinden bakıldığında, “büyütülmüş bir soyut zarar” değil, son derece somut ve derin bir deneyim olduğu ortaya çıkar ve mağdur kavramının dijital sureti, biyometrik veriyi ve temsil rejimlerini de içine alacak şekilde genişletilmesi, sadece teorik bir öneri değil, mağdurların yaşadığı gerçekliğin hukuken tanınması için zorunlu bir adım hâline gelir.

III. YAPAY ZEKÂ İLE OLUŞTURULAN YÜZLERİN ONTOLOJİSİ: KİMİN YÜZÜ? SORUSU

Yapay zekâ ile oluşturulan yüzlerin ontolojisini tartışmaya başlarken, ilk bakışta masum görünen ama aslında bütün hukuki tartışmayı yerinden oynatan soru şudur: “Kimin yüzü?” Klasik ceza hukuku ve kişilik hakları tasavvurunda yüz, hukuki öznenin en temel ayırt edici işaretlerinden biridir; kimlik tespitinde, biyometrik doğrulamada, tanınma ve teşhis süreçlerinde yüz, adeta kişiliğin görünür “mührü” olarak kabul edilir. Bu nedenle, bir yüzün cinsel içerikli bir sahneye yerleştirilmesi, doğrudan bu yüzün sahibinin “yani biyolojik kişinin” cinsel dokunulmazlığı, onuru ve mahremiyetiyle ilişkilendirilir. Ne var ki üretici yapay zekâ ile oluşturulan tam sentetik yüzler söz konusu olduğunda, yüz ile beden, yüz ile biyografi, yüz ile hukuki özne arasındaki bu doğrudan bağ çözülmeye başlar. Ortada tek bir gerçek beden yoktur, yüzü tanımlayan nüfus kaydı yoktur, “bu benim” diyebilecek somut bir kişi yoktur; buna rağmen o yüz, gerçek yüzlerin veri izlerinden, istatistiksel ortalamalarından, örüntülerinden türetilmiş, gerçek biyometrinin soyutlanmış bir ürünüdür. Dolayısıyla “kimin yüzü?” sorusu, sadece teknik bir kaynak meselesi değil, “bu yüzü hukuken hangi özneye atfedebiliriz, kim bu yüzün egemenidir?” sorusudur.

Ontolojik düzeyde bakıldığında, üretici yapay zekâ tarafından üretilen yüzler, kabaca üç gruba ayrılabilir: (i) eğitim verisindeki belirli bir gerçek kişiye neredeyse birebir benzeyen, hatta fiilen o kişinin dijital kopyası niteliğinde olan yüzler; (ii) belirli bir kişiye güçlü benzerlikler gösteren ama tam bir eşleşme sunmayan “hibrit” yüzler; (iii) tek bir bireyle özdeşleştirilemeyen, eğitim setindeki binlerce yüzün istatistiksel karışımından doğan, “hiç kimsenin ama herkesin” yüzü olan tam sentetik yüzler. Birinci durumda “kimin yüzü?” sorusu görece basittir: Model fiilen bir “deepfake” üretmiş, gerçek bir yüzü sentetik bir sahneye taşımıştır; hukuken mağdur, yüksek ihtimalle o gerçek kişidir. İkinci durumda, ontolojik belirsizlik artar: Yüz, “X’e çok benziyor” diye algılanabilir ama teknik olarak tamamen X’e ait de denemez; burada hukukun mağduriyet tespitini, algı, benzerlik derecesi ve sosyal atıf üzerinden yapması gerekir. Üçüncü durumda ise, yüzün kendisi hiçbir gerçek kişiye ait değildir; ama yüzü mümkün kılan istatistiksel uzamın hammaddesi, gerçek kişilerin biyometrik verileridir. Yani yüz sahipsiz gibi görünürken, onu mümkün kılan veri evreninin tamamı “sahipli”dir. Ontolojik tartışmanın tam da bu üçüncü bölgede keskinleşmesi tesadüf değildir.

Bununla bağlantılı bir diğer mesele, yapay zekâ yüzlerinin referanssız mı yoksa çoklu referanslı mı olduğu sorusudur. Klasik fotoğraf veya video kaydında yüz, doğrudan belirli bir kişiye referans verir: “Bu sensin, bu da senin bedenin” diyebiliriz. Sentetik yüzlerde ise referans, dağıtılmış ve bulanıktır. Bir yandan yüz, hiçbir gerçek kişiyi birebir temsil etmez; bu anlamda referanssızdır. Öte yandan, eğitim verisinde kullanılan binlerce yüz, bu sentetik yüzün geometrisini, renklerini, yaş, cinsiyet, etnik görünüm gibi özelliklerini belirlemiştir; bu anlamda yüz, çoklu referanslıdır. Dolayısıyla “kimin yüzü?” sorusu, “hiç kimsenin mi, yoksa herkesin mi?” ikilemine sıkışır. Eğer “hiç kimsenin” dersek, biyometrik verisi izinsiz kullanılan gerçek kişileri, bu yüzün ontolojik arka planından tamamen silmiş oluruz; “herkesin” dersek, mağdur kavramı aşırı genişleyerek içi boşalır. Hukuk için asıl güçlük, bu iki uç arasında, belirli durumlarda belirli kişilere (veya gruplara) atfı mümkün kılan bir normatif eşik geliştirmektir.

Yüzün ontolojisini tartışırken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da, yüzün salt fiziksel bir form değil, aynı zamanda belirli kategorilerle (kadın, erkek, çocuk, belirli bir etnisite, belirli bir “çekicilik standardı” vb.) birlikte üretildiğidir. Yapay zekâ modelleri, eğitildikleri veri setlerindeki ağırlıklara göre, belirli yüz tiplerini daha sık, diğerlerini daha seyrek üretme eğilimindedir. Çocuk yüzleri, genç kadın yüzleri, belirli “ırksal” özellikler taşıyan yüzler, modelin iç dünyasında istatistiksel bir “norm” haline gelebilir. Böyle durumlarda “kimin yüzü?” sorusu, tekil bir bireye değil, belirli bir gruba, belirli bir toplumsal kategoriye işaret eder. Tam sentetik gibi görünen bir “14 yaşında kız çocuğu yüzü”, fiilen hiçbir gerçek çocuğa ait olmasa bile, “çocukluk sureti”ni cinsel fantezinin nesnesi haline getirir ve bu nedenle tüm çocuklar için ortak bir risk ve tehdit üretir. Aynı şekilde, belirli bir etnik grubun tipik özellikleriyle üretilmiş sentetik bir yüz, o gruba mensup bireyler için kolektif bir damgalama ve güvenlik riski doğurabilir. Bu durumda yüzün ontolojisi, bireysel değil, kolektif bir temsille iç içe geçer; “kimin yüzü?” sorusuna “şu gruba aitlerin yüzü” cevabı verilmek zorunda kalınır.

Teknik düzeyde, üretici yapay zekâ modelleri, “latent uzam” denilen soyut bir temsilde çalışır; gerçek yüzler bu uzamda sayısallaştırılır, sonra bu uzamda dolaşılarak yeni yüzler üretilir. Ontolojik açıdan bu, önemli bir kırılma yaratır: Artık yüz, “bir kişinin görüntüsü” değil, çok boyutlu bir vektör uzamında bir nokta, yani bir olasılık konfigürasyonudur. Bu noktadan üretilen sentetik yüz, bir anlamda “olasılıkların somutlaşmış hâli”dir. Hukuken ise mağduriyeti, bu soyut uzamda yaşanan şey üzerinden değil, somutlaşmış çıktının yarattığı etki üzerinden değerlendiririz. Ancak şunu unutmamak gerekir: Bu uzamın koordinatları, gerçek kişilerin biyometrik verilerinden türemiştir; yani sentetik yüz, “hiç kimseden alınmamış” değildir, sadece hiç kimseye birebir geri işaret etmeyen bir türevdir. Bu yüzden “kimin yüzü?” sorusuna verilecek her yanıt, aynı zamanda “bu latent uzamın hammaddesi kime aitti?” sorusunu da içerir. Ontolojik tartışmayı teknik düzeyde bırakmak, veri öznesi konumundaki gerçek kişileri perde arkasına itmenin en kestirme yoludur.

Bir diğer ontolojik katman, benzerlik – sahiplik – atıf üçgeninde belirir. İnsani algı, yüzleri değerlendirirken hukuktan bağımsız çalışır: Bir sentetik yüz, toplumsal algıda “X’e tıpa tıp benziyor” ya da “çok net bir Kürt/Asyalı/çocuk yüzü” diye okunabilir. Hukuk ise mağduriyeti tespit ederken, teknik üretim sürecinden daha çok tam da bu algısal atfı dikkate almak zorunda kalabilir. Zira onur, mahremiyet ve şeref gibi değerler, çoğu zaman “görenin ne anladığı” üzerinden zedelenir; bir sentetik pornografik içerikteki yüz, mağdura benzediği için onun sosyal çevresinde “senin videon çıkmış” imasına yol açıyorsa, mağduriyet teknik üretim cihazının içine gömülü değil, toplumsal algının kesişim noktasında ortaya çıkar. Bu bağlamda “kimin yüzü?” sorusunun cevabı, yalnızca “modelin hangi veriyi kullandığı” değil, aynı zamanda “bu yüz sosyal alanda kime atfediliyor?” sorusuna verilen cevapla da şekillenir. Ontolojik düzey ile sosyal atıf düzeyi arasında kopukluk olduğu sürece, mağduriyet haritası eksik kalacaktır.

Yapay zekâ yüzlerinin ontolojisini anlamak için, klasik fotoğraf ile sentetik imge arasındaki farkı da keskinleştirmek gerekir. Fotoğraf, belli tartışmalar saklı kalmak kaydıyla, “bir zamanlar orada gerçekten var olan” bir bedenin izidir; sentetik yüz ise “hiçbir zaman orada olmamış” bir yüzün üretimidir. Fotoğrafın ontolojik iddiası, geçmiş bir gerçekliğe dayanır; sentetik imge ise geleceğe yönelik, “böyle bir yüz olsaydı şöyle görünürdü” diyen hipotetik bir tasavvurdur. Ancak pornografi bağlamında bu ayrım, algısal düzeyde çoğu zaman silinir; izleyici, görüntünün gerçek mi sentetik mi olduğunu bilmeden, yüzü gerçek bir kişiye atfetme eğilimindedir. Özellikle derin öğrenme modellerinin yüksek gerçekçilik düzeyi, “gerçeklik” ile “gerçeklik etkisi” arasındaki farkı bulanıklaştırır. Ontolojik olarak “hiç var olmamış” bir yüz, izleyici nezdinde “varmış gibi” kabul edilir; mağduriyet de bu “varmış gibi” etki üzerinden doğar. Dolayısıyla “kimin yüzü?” sorusunu sadece ontolojik gerçeklik üzerinden değil, epistemik ve algısal gerçeklik düzeyi üzerinden de sormak zorundayız.

Yüzün ontolojisi meselesi, çalışmanın ilerleyen kısımlarında geliştirilecek olan “yüzün egemenliği” ve “dijital suret mağduru” kavramlarının teorik zeminini hazırlar. Eğer yüzü, sadece biyolojik bedenle birebir çakışan bir fiziksel form değil, aynı zamanda veri, temsil ve toplumsal atıf seviyelerinde var olan çok katmanlı bir yapı olarak düşünürsek; yüz üzerindeki egemenlik iddiasını da bu katmanların tamamına yaymak zorunda kalırız. “Kimin yüzü?” sorusu, bu açıdan, şu şekilde genişletilmelidir: Bu yüzü mümkün kılan verinin sahibi kimdir? Bu yüzün çağırdığı kategori (çocuk, kadın, belirli bir etnisite) hangi kırılgan grubu hedef hâline getirir? Bu yüz, izleyicinin zihninde kime atfedilmektedir? Bu yüz üzerinden kim damgalanmakta, kim tehdit algısı geliştirmekte, kim travma üretmektedir? Ontolojik düzlemde verilecek cevap, hukuki düzlemde mağdurun kim olduğunu belirlemek için yeterli olmayacaktır; ancak bu ontolojik çözümleme yapılmadan da mağdurun dijital çağda hangi yeni biçimlerde üretildiğini görmek mümkün değildir. Bu nedenle, yapay zekâ ile oluşturulan yüzlerin ontolojisini çözümlemek, mağdur kavramını biyolojik bedeni aşacak şekilde yeniden tanımlamanın zorunlu ilk adımıdır.

Yapay zekâ ile oluşturulan yüzlerin ontolojik statüsünü tartışırken gözden kaçan kritik noktalardan biri, bu yüzlerin yalnızca görsel bir çıktı değil, aynı zamanda daha önce toplanmış, işlenmiş ve kategorize edilmiş biyometrik verinin yeniden düzenlenmiş hali olmasıdır. Yani sentetik yüz, “hiçbir yerden gelmeyen yeni bir görüntü” değil; daha önce gerçek kişilerin yüzlerine ait veriler arasından çıkarılan soyut özelliklerin, latent uzamda yeniden kombinasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, tam sentetik olduğu iddia edilen yüz bile, veri düzeyinde “başkalarının yüzlerinden türeyen” bir yüzdür. Ontolojik kopuş, hukuken “kaynağın izlenebilirliği” kaybolduğu için gerçek kişiyi işaret etmez; ama bu, yüzün verisel soy ağacında gerçek yüzlerin bulunmadığı anlamına gelmez. Tam aksine, yapay zekâ yüzü, gerçek yüzlerin istatistiksel gölgesidir; bu gölgeye “sahipsiz” demek, verinin sahibini görmezden gelmek anlamına gelir. Buradaki temel kırılma, hukukun kişiyi hâlâ nüfus kaydı, beden ve klasik kimlik alanı üzerinden düşünmesi, oysa verinin kişiliği temsil ettiği yeni düzlemde, yüzün “veri olarak izi”nin herhangi bir sahiplilik rejimiyle ilişkilendirilmemesidir. Bu nedenle “kimin yüzü?” sorusu, sanki karşımızda sadece yeni bir resim varmış gibi dar sorulduğunda, verinin ontolojik sürekliliği gizlenmiş olur.

Bu ontolojik çözülmenin bir sonucu olarak, yapay zekâ ile üretilen yüzler için sıklıkla kullanılan “bu yüz kimseye ait değil” formülü, aslında hukuken son derece ideolojik bir işleve sahiptir. “Kimseye ait değil” dendiği anda, hem veri öznesi olarak gerçek kişilerin yüzlerinin, hem de bu yüzlerin çağırdığı toplumsal kategorilerin zarar görme ihtimali dışarı itilir. Oysa ne veri ne temsil ne de algı düzeyinde yüz gerçekten “boş”tur. Veri düzeyinde, eğitime konu edilmiş binlerce kişinin biyometrik izi vardır; temsil düzeyinde, belirli bir yaş, cinsiyet, etnik görünüm, güzellik ve çocukluk/olgunluk standardı yeniden üretilmektedir; algı düzeyinde ise izleyici, gördüğü yüzü mutlaka bir kimlik, grup veya tipe bağlayarak anlamlandırır. Bu üç katmanda da yüz, “herkesin ve hiç kimsenin” değil, belirli kişilerin ve grupların gölgesini taşır. “Bu yüz kimseye ait değil” cümlesi, bu nedenle, teknik bir tespit değil, etik ve hukuki sorumluluğu askıya alma stratejisidir: Eğer yüz kimseye ait değilse, mağdur da yoktur; mağdur yoksa hukuki risk de yoktur. Çalışmanın ilerleyen kısımlarında tartışılacak normatif argümanlardan biri, tam da bu “sahipsizlik” iddiasının, hukuki mağdursuzluk söylemine nasıl zemin hazırladığıdır.

Yapay zekâ yüzlerinin ontolojisi, çocukluk ve erginlik sınırı söz konusu olduğunda daha da çetrefilli bir hâl alır. Model, eğitim verisindeki çocuk yüzleri üzerinden “sentetik çocuk yüzleri” üretmeye başladığında, klasik çocuk pornografisi doktrinindeki “gerçek çocuk var mı yok mu?” sorusu, ontolojik zemini kaymış bir soruya dönüşür. Teknik olarak hiç var olmamış bir çocuk yüzü, cinsel içerikli sahnede yer aldığında, formel olarak “gerçek bir çocuğa ait değildir”; ama temsili düzeyde açıkça “çocuk sureti”dir. Burada “kimin yüzü?” sorusu, bireysel kimlikten kolektif kimliğe kayar: Bu yüz, “somut çocuk X”e değil ama “çocukluk” kategorisinin kendisine aittir. Daha doğrusu, modelin iç dünyasında çocuk yüzlerinin ortak özellikleri sıkıştırılarak oluşturulmuş bir “ortalama çocuk yüzü”dür. Böyle bir yüzü pornografik içeriğe yerleştirmek, belli bir çocuğu değil, “çocukluk figürü”nü cinsel nesne hâline getirir. Ontolojik tartışma, bu noktada, mağdur kavramının bir bireyle mi yoksa “çocuklar sınıfı” ile mi bağlantılı olacağı sorusuna dayanır. Eğer çocuk pornografisinde korunan hukuki değeri yalnızca “somut çocuğun bedensel ve cinsel dokunulmazlığı” ile sınırlandırırsak, sentetik çocuk yüzlerinde “kimsenin dokunulmazlığı ihlal edilmedi” sonucuna varırız; oysa eğer korunan değeri “çocukluğun toplumsal ve hukuki dokunulmazlığı” şeklinde tanımlarsak, sentetik yüzler açıkça bu dokunulmazlığa yönelmiş bir saldırı alanı hâline gelir.

Benzer bir analiz, sentetik yüzlerin toplumsal cinsiyet ve etnisite bakımından taşıdığı anlamlar için de geçerlidir. Üretici modeller, tarihsel olarak ve fiilen zaten eşitsiz, stereotipik ve cinsiyetçi veri setleriyle beslendiğinde, ürettikleri yüzler de kaçınılmaz olarak bu eşitsizliklerin izdüşümü olur. Örneğin, “çekici genç kadın yüzü” üretmek üzere eğitilmiş bir model, beyaz veya belirli etnik görünümleri, belirli yüz oranlarını, belirli makyaj simülasyonlarını norm kabul edebilir; “doğulu kadın” yüzü üretirken egzotikleştirilmiş özellikler, örtünme biçimleri veya belirli bakış tipleri kendiliğinden ortaya çıkabilir. Böylece “hiç kimseye ait olmayan” sentetik yüz, aslında tarihsel olarak kırılgan ve damgalanabilir grupların tipikleştirilmiş bir portresine dönüşür. “Kimin yüzü?” sorusu, bu durumda, “bu yüzün kenarlarına hangi güç ilişkileri kazınmış?” ve “bu yüz hangi grup üzerinde damgalama ve cinsel tehdit üretme kapasitesine sahip?” sorularına dönüştürülmelidir. Ontolojik tartışma, yüzü yalnızca birey düzeyinde değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet rejimleri ve ırksal temsil rejimleri içinde kavramayı gerektirir.

Yapay zekâ ile oluşturulan yüzün hukuk düzeni açısından bir başka kritik boyutu, bu yüzün giderek kişilikten ayrışmış, mülkiyetleştirilmiş bir nesneye dönüştürülmesidir. Geleneksel olarak yüz, kişilik haklarının en yoğunlaştığı alanlardan biridir; kişinin izni olmadan yüzünün kullanılmasına ilişkin yasak, hem özel hukukta hem ceza hukukunda yerleşik bir ilkedir. Ancak sentetik yüz üretimi, yüzü bir tür “stil”, “mask”, “asset”, “model çıktısı” hâline getirir. İçerik üreticileri ve platformlar, bu yüzleri lisanslanabilir, satılabilir, ticari ürünlere gömülebilir varlıklar gibi kullanmaya başladıkça, yüzün ontolojik statüsü kişilikten kopup mülkiyete kayar. “Kimin yüzü?” sorusu bu bağlamda “bu yüz kimin malı?” sorusuna indirgenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer sentetik yüzler, sadece eser sahibinin veya platformun tasarrufunda görülen “nötr varlıklar” gibi tanımlanırsa, biyometrik verileri kullanılan gerçek kişiler ve temsili yükü taşıyan gruplar, hukuki denklemden tamamen silinir. Ontolojik çözümleme, bu nedenle, yüzün mülkiyetleştirilmesi sürecinin, kişilik hakları ve mağdur kavramı aleyhine nasıl işlediğini açığa çıkarmak zorundadır.

Bu noktada, yüzün “res nullius” olarak “yani kimseye ait olmayan, herkesçe serbestçe sahiplenilebilecek bir şey gibi” değerlendirilemeyeceğini ısrarla vurgulamak gerekir. Yüz, ister doğrudan kayıt edilmiş, ister türetilmiş, ister tamamen sentetik olsun, her hâlükârda insan suretidir; insan sureti ise, tarihsel ve hukuki olarak, sıradan nesnelerle aynı statüye indirgenemeyecek kadar yüklü bir simgesel ve normatif anlam taşır. Bir bardağın, bir masanın, bir dağın “kimin” olduğu sorusu ile bir yüzün “kimin” olduğu sorusu aynı düzlemde cevaplanamaz. Yüz, kimlik, mahremiyet, onur ve aidiyetle birlikte düşünülür; bu nedenle yüz üzerinde tasarruf, sıradan mülkiyet mantığına göre değil, kişilik hakkı ve insan onurunu merkeze alan özel bir rejime göre düzenlenmelidir. Yapay zekâ ile üretilen yüzler için “kimsenin değil, dolayısıyla herkesin” mantığını benimsemek, bu özel statüyü yok saymak ve yüzü basit bir grafik elemente indirgemek anlamına gelir; bu da mağduriyet haritasında, temsil edilen veya hedef alınan öznelerin kaybolmasına yol açar.

Ontolojik tartışmanın hukuki yansımalarından biri de, “kimin yüzü?” sorusunun aynı zamanda “kimin risk alanı?” sorusu olmasıdır. Eğer belirli bir sentetik yüz tipi “örneğin ergenlik öncesi çocuğa benzeyen yüzler” yoğun biçimde pornografik içeriklerde kullanılıyorsa, bu, gerçek hayattaki çocuklar için somut bir risk iklimi yaratır: Potansiyel failler, zihinsel fantezilerini bu sentetik yüzler üzerinden besleyebilir, giderek gerçek çocuklara yönelme eşiklerini düşürebilir, çocuk bedeni imgesini sürekli erotize eden bir kültürel atmosfer üretilir. Benzer şekilde, belirli etnik veya dini görünümlere sahip sentetik yüzlerin, şiddet, aşağılama veya saldırgan cinsel içerikle birlikte kullanılması, o gruba mensup gerçek kişilerin zaten kırılgan olan toplumsal statüsünü daha da zayıflatır. Bu durumda “kimin yüzü?” sorusunun cevabı, “bu yüzün riskini kim taşıyor?” sorusunun cevabıyla birleşir; yüzün ontolojisi, riskin sosyolojisiyle birlikte düşünülmelidir. Sentetik yüz sanki soyut bir varlıkken, risk her zaman somut ve bedenseldir.

Yapay zekâ ile oluşturulan yüzlerin ontolojisini çözümlemek, bir tür “negatif mağdur haritası” çıkarmayı da mümkün kılar: Bugün “hiç kimsenin yüzü” olarak tanımlanan yüzlerde, gerçekte kimler yok sayılmaktadır? Veri öznesi olarak yüzü modelin içinde erimiş olan kişiler; çocukluk, kadınlık, belirli etnisiteler gibi kırılgan kategoriler; sosyal çevresi o sentetik içerikteki yüzü kendisine atfettiği için fiilen travma yaşayan ama hukuken “senin yüzün değil ki bu” denilen bireyler… Ontolojik analiz, bu yoklukları görünür kıldığında, mağdur kavramının da yeniden düşünülmesi gerektiği ortaya çıkar. “Kimin yüzü?” sorusunun cevabını “hiç kimse” ile kapatmak kolaydır; ama bu kolaylık, hukukun sorumluluk alanını daraltan, travmayı adı konmamış öznelerin omzuna bırakan bir kolaylıktır. Bu nedenle çalışma, bir sonraki bölümde, bu ontolojik çözümleme üzerine inşa edeceği normatif modelde, sentetik yüzler için “dijital suret mağduru”, “biyometrik veri mağduru” ve “temsil mağduru” gibi ara kategoriler önermeye yönelerek, “kimin yüzü?” sorusunu “kimin zarar gördüğü?” sorusuyla birlikte yeniden kurmaya çalışacaktır.

Generative AI ile üretilen yüzlerin tipolojisi, “kimin yüzü?” sorusunu somutlaştırmak ve hangi durumda hangi tür mağduriyetin ortaya çıkabileceğini ayırt edebilmek için kritik bir çerçeve sunar. Teknik düzlemde birbirine benzeyen sentetik yüz üretim süreçleri, hukuki ve viktimolojik açıdan son derece farklı sonuçlara yol açabilir; bu nedenle (a) gerçek bir kişiye ait yüzün taklidi (deepfake), (b) birden çok gerçek kişinin verilerinden karışım üretilmiş hibrit yüz ve (c) eğitim verilerinden türeyen ama hiçbir bireyle birebir örtüşmeyen tam sentetik yüz ayrımı, yalnızca mühendislik literatürüne ait bir sınıflama değil, doğrudan “mağdur kim olabilir?” sorusuna cevap üretmeye yarayan normatif bir haritalamadır. Her bir kategori, yüz ile biyolojik beden, veri ile kişilik, temsil ile mağduriyet arasındaki bağın farklı biçimde kurulduğu bir alanı işaret eder; dolayısıyla ceza hukuku ve kişilik hakları tartışması, ancak bu üçlü ayrım netleştirildiğinde sağlıklı biçimde yürütülebilir.

(a) Gerçek bir kişiye ait yüzün taklidi, yani klasik anlamda deepfake, ontolojik olarak yüz-beden-özne üçgeninde en az tartışmalı olan türdür. Burada generative model, eğitim verisinde yer alan belirli bir kişinin yüzünü neredeyse birebir yeniden üretir; bu yüz, çoğu zaman sosyal çevresince “bu X kişi” denebilecek ölçüde ayırt edicidir. Teknik olarak model latent uzamda işlem yapıyor olsa da, çıktı düzeyinde belirli bir biyolojik kişiyle birebir eşleşme vardır; dolayısıyla “kimin yüzü?” sorusunun cevabı açıktır: Bu yüz X’in yüzüdür. Bu senaryoda sentetik yüz, gerçek kişinin nüfus kaydıyla, sosyal kimliğiyle, mevcut dijital izleriyle doğrudan çakıştığı için, hukuken korunan değerler “mahremiyet, onur, kişilik hakkı, biyometrik veri üzerindeki kontrol” doğrudan o kişiye atfedilir. Mağdurun varlığı, ne verisel kökenin izlenebilirliğine ne de algısal benzerlik tartışmalarına muhtaçtır; izleyici nezdindeki tanınabilirlik bile çoğu zaman tek başına yeterlidir.

(b) Birden çok gerçek kişinin verilerinden karışım üretilmiş hibrit yüz ise, ontolojik belirsizliği en yüksek kategori olarak karşımıza çıkar. Bu durumda model, eğitim verisinde yer alan çeşitli yüzlerden aldığı özellikleri “göz şekli A’dan, burun B’den, yüz hatları C’den, yaş/cinsiyet/etnik görünüm parametreleri tüm setten” latent uzamda birleştirerek yeni bir yüz üretir. Ortaya çıkan yüz, hiçbir gerçek kişinin birebir kopyası değildir; fakat belirli bir kişiye “dikkat çekici derecede benzeyebilir” ya da birkaç kişinin karışımı olduğu izlenimini verebilir. Hukuken sorun tam da burada başlar: Yüzün kaynağı çoklu ama algısal atıf tekil olabilir. Bir hibrit yüz, teknik rapora göre beş farklı kişinin verisinden türemiş olsa bile, mağdurun sosyal çevresi bu yüzü tek bir kişiye “örneğin “bu Mahmut’a çok benziyor” atfedebilir ve o kişiyi damgalayabilir. Dolayısıyla hibrit yüzler, hem veri öznesi (yüzü modele girmiş gerçek kişiler) hem de temsil öznesi (yüzün kendisine benzediği düşünülen kişi) bakımından ikili bir mağduriyet riski taşır. Modelin iç işleyişi, çoğu zaman hukuk için şeffaf olmadığından, hangi gerçek kişilerin verilerinin karışıma ne ölçüde katkı sağladığını tespit etmek pratikte imkânsızdır; bu da mağdurun kimliğinin teknik olarak gösterilememesi ile sosyal olarak “üzerine yapışan” atıf arasındaki gerilimi büyütür.

(c) Eğitim verilerinden türeyen ama hiçbir bireyle birebir örtüşmeyen tam sentetik yüz kategorisi, ilk bakışta “mağdursuz” gibi görünen, fakat veri ve temsil düzeyinde en tartışmalı alanı oluşturur. Burada üretilen yüz, teknik olarak eğitim setindeki hiçbir yüzle yüzde yüz eşleşmez; latent uzamda yeni bir koordinat noktasında konumlanan, “statistiksel olarak mümkün ama fiilen hiç var olmamış” bir suret söz konusudur. Bu nedenle içerik sağlayıcılar ve platformlar, bu tür yüzleri “kimseye ait değil”, “tamamen yapay”, “model çıktısı” gibi sıfatlarla riskten arındırılmış göstermek eğilimindedir. Ancak bu yüzü mümkün kılan latent uzamın kendisi, yine gerçek kişilerin yüzlerinden “yani gerçek biyometrik veriden” türetilmiştir; istatistiksel soyutlama, verinin sahibi olan kişileri ontolojik düzlemden silebilir ama verisel soy ağacını yok etmez. Ayrıca bu tam sentetik yüzler, belirli bir yaş, cinsiyet, etnisite ve fiziksel özellikler kombinasyonuyla üretildiğinde, bireysel eşleşme olmasa bile belirli gruplara (örneğin çocuklar, belirli bir etnik kökene sahip kişiler, belirli bir kadınlık/erkeklik tipolojisi) yönelik temsil ve damgalama riskini yoğun biçimde taşırlar.

Bu üçlü ayrım, izlenebilirlik – benzerlik – atıf eksenlerinde farklı türden hukuki sonuçlar doğurur. Deepfake’te izlenebilirlik yüksektir: Eğitim verisinde “X’in yüzü” kullanılmış, çıktı da doğrudan X’i göstermektedir; benzerlik tam, atıf güçlü ve tekildir, mağdur büyük ölçüde X’tir. Hibrit yüzde izlenebilirlik parçalıdır: Birden çok kişinin verisi kullanılmış, ancak hangi katkının hangi yüze ait olduğu belirsizdir; benzerlik hem teknik hem algısal düzlemde görelidir, atıf bazı durumlarda tek bir kişide yoğunlaşıp onu fiilî mağdur haline getirebilir. Tam sentetik yüz ise izlenebilirlik düzeyinde tamamen “anonimleştirilmiş” görünür; teknik olarak hiçbir bireye geri bağlanmaz ama temsili düzeyde belirli bir kategoriye “yaş, cinsiyet, etnisite, beden normu” işaret eder; mağduriyet, bu kategorinin taşıyıcıları bakımından kolektif risk şeklinde ortaya çıkar. Bu nedenle, normatif analizde deepfake için bireysel mağdur, hibrit için hem bireysel hem veri temelli mağdur, tam sentetik için ise veri öznesi ve temsil mağduru gibi ara kategorilerin geliştirilmesi gerekir.

Generative AI ile üretilen yüzlerin (a), (b) ve (c) şeklindeki ayrımı, yalnızca teknik bir kataloglama değil, tüm çalışmanın merkezindeki “sentetik yüzler gerçek mağdur üretir mi?” sorusunun yanıtını farklı senaryolara bölerek düşünebilmek için zorunlu bir kavramsal adımdır. (a) tipinde hukuki mağduriyet tespiti görece açıktır; (b) tipinde mağduriyet hem teknik hem algısal düzeyde dağılır ve karmaşıklaşır; (c) tipinde ise klasik anlamda “biyolojik kişi mağduru” görünmezken, veri temelli ve temsil temelli mağduriyet biçimleri ortaya çıkar. Bir sonraki aşamada yapılacak olan, bu üç yüz türünü, çalışmanın önceki bölümlerinde ortaya koyduğumuz dört eksenle “bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet” çaprazlayarak; deepfake, hibrit ve tam sentetik yüz içeren yapay zekâ pornografisi senaryolarında hangi durumda kime “gerçek mağdur” statüsü tanınabileceğini sistematik bir şema hâlinde ortaya koymaktır.

Yüz’ün ontolojik statüsünü yapay zekâ çağında yeniden düşündüğümüzde, aslında üç katmanlı bir kopuşla karşı karşıya olduğumuzu görürüz: Yüz, önce biyolojik bedenin ayrılmaz parçası olmaktan çıkarak sayısallaştırılmış bir veri noktasına, ardından üretici modelin iç işleyişinde dolaşan bir latent temsil / model çıktısına, en sonunda da sosyal alanda okunan, etiketlenen, arzulanıp damgalanan semantik bir imgeye dönüşür. Klasik hukuk tasavvurunda yüz, insan bedeninin bir uzvu olarak kişilik hakkının çekirdeğinde konumlanır; bedensel dokunulmazlık, mahremiyet ve kimlik, yüz ile beden arasındaki fiziki sürekliliğe dayanarak kurulur: “Bu yüz, bu bedenin; bu beden de bu kişinin” denir. Oysa yüzün yüksek çözünürlüklü olarak taranması, vektörlere, koordinatlara ve sayısal özelliklere ayrıştırılmasıyla birlikte, yüz artık öncelikle “görüntü” olmaktan çok “veri” hâline gelir; göz aralığı, burun oranı, deri tonu, kırışıklık desenleri, modelin eğitim setinde birer feature olarak kaydolur. Bu aşamada yüz, biyolojik bedenle ontolojik bağını koparmadan, ona paralel ikinci bir varlık kazanır: Veri tabanlarındaki yüz, bir kişinin biyometrik gölgesidir. Üretici model bu veriyi kullanarak yeni yüzler ürettiğinde, yüz üçüncü bir ontolojik düzleme geçer: Latent uzamda bir nokta, parametrik bir kombinasyon, istatistiksel bir olasılık konfigürasyonudur artık.

Model çıktısında gördüğümüz yüz, belirli bir anda bu konfigürasyonun “çözümlenmiş” hâlidir; yani yüz, biyolojik varlıktan koparak teknik anlamda bir model çıktısı nesnesine dönüşmüştür. Ne var ki bu dönüşüm, yüzü gerçeklikten boşaltmak yerine, onu yeni bir gerçeklik rejiminin içine taşır: Sosyal alanda bu çıktıyı gören izleyici, yüzü asla “salt piksel yapısı” olarak değil, her zaman anlam yüklü bir imge olarak okur; o yüzü bir yaşa, bir cinsiyete, bir etnik kökene, bir “çocukluk” veya “kadınlık” figürüne, belli bir sosyal tipe, hatta somut bir kişiye atfeder. Böylece yüz, dördüncü bir katmanda, semantik düzlemde yeniden doğar: Artık bir beden parçası değil, bir anlatı nesnesidir; üzerinden pornografik fanteziler, nefret söylemleri, aşağılayıcı stereotipler, romantik idealleştirmeler, “masum çocuk”, “seks nesnesi kadın”, “tehlikeli öteki” gibi anlam örgüleri kurulur. Ontolojik statü değişimi tam da burada kritikleşir: Yüz, beden-veri-model çıktısı-imge hatları boyunca dolaşırken, hukukun koruma kapasitesi çoğu zaman sadece ilk halkada, yani biyolojik bedene bağlı yüz için devreye girer; veri olarak yüzü, çıktı olarak yüzü ve imge olarak yüzü ya tamamen “teknik mesele” ya da “ifade özgürlüğü alanı” gibi görme eğilimindedir.

Oysa mağduriyet, çoğu zaman tam da bu üç “bedenden kopmuş yüz” evresinde üretilir: Biyometrik veri izinsiz işlendiğinde, model çıktısı pornografik sahnede kullanıldığında, semantik imge çocukluk veya kadınlık figürünü aşağılayıcı, şiddet içerikli temsil rejimlerine hapsedildiğinde. Bu nedenle “yüz”ün ontolojik statüsündeki kayma, sadece felsefi bir tespit değil, hukukun neyi koruyup neyi görmezden geldiğini belirleyen temel kırılma çizgisidir: Eğer yüzü hâlâ yalnızca biyolojik bedenin parçası sayarsak, veri noktasına, model çıktısına ve semantik imgeye dönüşen yüzlerin hedef aldığı mağdurları kategorik olarak dışarıda bırakmış oluruz.

Yüzün biyolojik bedenden koparak veri noktasına dönüşmesi, aslında yüzün hukuk nezdinde çift varlık kazanması anlamına gelir: Bir yanda etten kemikten, aynada gördüğümüz, kamusal alanda taşıdığımız “bedensel yüz”; diğer yanda ise veritabanlarında koordinatlara, vektörlere, “feature” dizilerine indirgenmiş “sayısal yüz”. Ne var ki bu çift varlık durumu, hukuki korumanın da ikiye bölünmesine yol açar: Bedensel yüz, ceza hukuku ve kişilik hakları tarafından cinsel dokunulmazlık, onur, mahremiyet ve kimlik eksenlerinde güçlü bir şekilde korunurken; sayısal yüz çoğu zaman veri koruma rejimlerinin teknik hükümlerine bırakılır, hatta yapay zekâ eğitim setlerinde “anonimleştirilmiş özellikler” adı altında periferik bir mesele gibi görülür. Oysa generative AI ile üretilen pornografik içeriklerde mağduriyet, tam da bu sayısal yüz üzerinden yeniden üretilmektedir: Biyolojik beden, kameranın karşısında olmasa bile, ondan türemiş veri gölgesi modelin iç dünyasında yaşamaya devam eder ve sentetik sahnelerde yeniden bedenleşir. Bu durumda “yüz”ün ontolojik statüsü, hukukun koruma mantığı ile fiilî zarar üretim mekanizmaları arasındaki kopuşu görünür kılar: Hukuk bedeni korur, veri üzerinden yeniden üretilen yüzü ise çoğu zaman görmez.

Yüzün veri noktasına dönüşmesi, bir yandan bedensizleştirme (disembodiment), öte yandan da veritabanları ve modeller içinde yeniden bedenleştirme (re-embodiment) sürecidir. Birinci aşamada, yüzü oluşturan fiziksel hatlar, fotoğraflar, videolar, yüksek çözünürlüklü taramalar vasıtasıyla sayısallaştırılır; ikinci aşamada bu veriler, istatistiksel bir uzamda yeni yüzler üretme kapasitesine sahip bir modelin “bedeni” hâline gelir. Yani yüz artık tek bir bedenle değil, modelin tüm eğitim setiyle beraber oluşturduğu geniş, amorf bir “sibernetik beden”le ilişkilidir. Veriyi yalnızca soyut, kişiden kopmuş bir bilgi olarak gören yaklaşım, bu yeniden bedenleşmeyi atlar; oysa generative AI çıktısı, tam da bu verisel bedenleşmenin görsel ifadesidir. Burada ontolojik kırılma, rızanın kapsamını da paramparça eder: Bir kişi, kendi yüzünün bir fotoğrafını paylaşırken, rızasını o anki kullanım bağlamına verir; ancak bu fotoğrafın gizlice kazınarak bir yapay zekâ modelinin eğitim setine dahil edilmesi, yüzün veri olarak ikinci bir hayat kazanması anlamına gelir. Mağduriyet daha bu aşamada, yani pornografik sahne üretilmeden çok önce başlar; çünkü yüz, sahibinin haberi olmaksızın, ileride nasıl somutlaşacağı belirsiz bir potansiyel kullanım alanına feda edilmiştir.

Yüzün model çıktısına dönüşmesi, hukuki düzeyde çoğu zaman “teknik taraf” diye geçiştirilen ama aslında normatif açıdan en kritik aşamalardan biridir. Latent uzamda dolaşan yüz temsilleri, üretici model açısından sadece vektörler ve ağırlıklar olabilir; ancak bu teknik soyutlama, çıktının toplumsal gerçeklikteki statüsünü değiştirmez: Ekranda beliren nesne, her hâlükârda bir İNSAN YÜZÜDÜR. İçerik sağlayıcılar bu noktada “AI generated”, “sanal yüz”, “gerçek kişi değil” uyarılarıyla teknik bir masumiyet zırhı oluşturmaya çalışır; fakat mağduriyete yol açan şey, izleyicinin bu yüzü nasıl okuduğu, ona ne tür anlamlar yüklediği ve hangi gruplarla ilişkilendirdiğidir. Model çıktısı, teknik olarak bir “ürün”, “asset”, “render” gibi kategorilerle adlandırıldıkça, yüzün kişiyle ve kişilikle ilişkisi bulanıklaşır; böylece pornografik sentetik içeriklerde kullanılan yüzler, “nesneleştirilmiş yüzler” kategorisine itilerek, mağduriyet ihtimali kategorik olarak bastırılır. Yüzün ontolojik statüsünü model çıktısı düzeyinde ciddiye almak, tam da bu nedenle zorunludur: Eğer yüzü burada da kişilikle dolu bir suret olarak kabul etmezsek, modelin ürettiği her pornografik yüz, hukuken otomatik olarak “kimliksiz nesne” statüsü kazanır.

Yüzün semantik imgeye dönüşmesi safhası, mağduriyetin en çıplak biçimde üretildiği ancak hukukun en çok geri çekildiği düzlemdir. İzleyici, ekranda beliren yapay yüzü asla “nötr piksel bileşimi” olarak görmez; o yüze bir yaş atfeder, bir cinsiyet atfeder, bir etnik köken atfeder, bir karakter ve hikâye yükler. “Masum çocuk yüzü”, “masum ama erotize edilmiş bakış”, “çekici genç kadın”, “sert erkek”, “oriental yüz”, “yerel kız” gibi kategoriler, semantik imgenin otomatik kodlarıdır. Pornografik içerikte kullanılan sentetik yüz, izleyicinin zihninde belirli bir figürü canlandırır: “14 yaşında bir kız”, “doğulu bir kadın”, “yerel bir çocuk”, “belli bir tipe benzeyen komşu” vb. Mağduriyet de tam burada “yani doğrudan izleyicinin zihninde” üretilir; çünkü izleyici, yüzü bir kişinin, bir sınıfın, bir kimliğin temsili olarak okur ve o kimliğe karşı arzu, tahakküm, nefret, aşağılamayla yüklü bir bakış rejimi inşa eder. Yüzün semantik statüsünü “ifade özgürlüğü” veya “fantazi alanı” diye bütünüyle hukukun dışına itmek, bu bakış rejiminden etkilenen gerçek özneleri görünmez kılmanın en kolay yoludur.

Bu dört aşama “bedensel yüz, veri yüzü, model yüzü, semantik yüz” yan yana konulduğunda, geleneksel “yüzün hukuki himayesi” anlayışının ne kadar dar bir dilime sıkıştığı daha net ortaya çıkar. Klasik sistem, yüzü ağırlıklı olarak fotoğraf ve video bağlamında, “gerçek kişinin görüntüsü” olarak düşünmüş; izinsiz çekim, ifşa, montaj ve yayınlama eylemlerini bedensel mahremiyetin ve onurun uzantısı olarak cezalandırmıştır. Veri koruma hukuku ise yüzü “biyometrik veri” kategorisine dahil ederek, identifikasyon amaçlı işlemine bazı sınırlamalar getirmiştir. Ancak generative AI bağlamında yüz, bu iki rejimin kesiştiği noktayı hızla aşar: Artık yüz, ne sadece fotoğraf ne sadece biyometrik kayıttır; aynı anda hem veri, hem model çıktısı, hem de semantik imgedir. Buna rağmen hukuki koruma çoğu zaman hâlâ yalnızca “tanınabilir gerçek kişinin fotoğrafı” senaryosuna göre çalışır; benzerlik derecesi düşük hibrit yüzler ve tamamen sentetik imge olarak yüz, “mevcut kategoriye sığmayan” bir artık alan olarak kenarda kalır. Ontolojik statü değişimini ciddiye almayan bir hukuk, bu artığın üzerine basarak yürür.

Yüzün bedenden kopuşu, mağdur kavramının da yalnızca biyolojik kişiye endeksli kalamayacağını gösterir. Eğer yüz, veri aşamasında biyometrik özellikleriyle, model aşamasında istatistiksel temsiliyle, imge aşamasında ise grup kimlikleri ve semantik figürlerle var oluyorsa, mağduriyet de bu düzlemlerin her birinde farklı biçimler alabilir. Veri düzeyinde mağdur, yüzü izinsiz şekilde eğitim setine dahil edilen veri öznesidir; model düzeyinde mağdur, yüzü “tam birebir olmasa bile” sentetik sahnede temsil edilen kişi veya bu sahnede normalleştirilen grup olabilir; semantik düzeyde mağdur ise, belirli bir kategoriye ait bireylerin tamamıdır (örneğin çocuklar, belirli bir etnik grup, belirli bir kadınlık tipi). Bu nedenle “yüzün ontolojik statüsü” tartışması, kaçınılmaz olarak “mağdur kavramı yalnızca bedeni doğrudan temsil edilen kişiye mi bağlı kalmalı, yoksa veri öznesi, temsil öznesi ve grup öznesini de kapsayacak şekilde genişlemeli mi?” sorusuna açılır. Mevcut ceza hukuku, bu soruya henüz tutarlı bir cevap üretmiş değildir; ama generative AI pratikleri bu cevabı zorunlu kılmaktadır.

Somut bir senaryo düşünelim: Bir kişinin Instagram’daki fotoğrafları, haberi olmadan kazınarak bir yapay zekâ modelinin eğitimine dahil ediliyor; model, tam birebir olmasa bile bu kişinin yüz hatlarına çarpıcı biçimde benzeyen bir hibrit yüz üretiyor ve bu yüz, pornografik içerikte kullanılıyor. İzleyici, “bu Melisa’ya çok benziyor” diyerek o kişiye atıfta bulunuyor; sosyal çevresinde “senin videon çıktı galiba” imaları dolaşıyor. Beden, o sahnede fiilen yok; veri, modelin içinde görünmez; ama semantik imge kişinin sosyal kimliğine yapışmış durumda. Eğer yüzün ontolojik statüsünü hâlâ sadece “gerçek bedenin yansıması” olarak tanımlarsak, bu durumda hukuken “gerçek mağdur yok” demek zorunda kalacağız; oysa viktimolojik düzeyde travma, damgalama, onur ve mahremiyet ihlali son derece somut. Yani ontolojik daraltma, mağdurun acısını silmiyor; sadece onu kategorik olarak isimsiz ve sahipsiz kılıyor.

Benzer şekilde, tamamen sentetik bir “çocuk yüzü”nün pornografik sahnede kullanıldığı bir örneği düşünelim. Model, eğitim setindeki binlerce çocuk yüzünden istatistiksel olarak türettiği bir yüzü, hiçbir gerçek çocuğa birebir ait olmayan bir sureti sahneye yerleştiriyor. Teknik savunma hemen hazır: “Burada hiçbir gerçek çocuk yoktur.” Ontolojik düzlemde doğru gibi görünen bu cümle, semantik düzlemde ise tamamen yanlıştır: Görüntü apaçık bir “çocuk sureti”dir. Bu suretin pornografik bağlamda kullanılmasının, gerçek hayattaki çocuklara yönelik risk algısını, cinsel nesneleştirme düzeyini, fail adaylarının zihinlerindeki fantezi dünyasını hiç etkilemediğini söylemek mümkün müdür? Burada mağdur, tekil bir çocuk değil; “çocukluk” kategorisinin kendisidir. Yüzün ontolojik statüsünü bedensel bireye bağlayan ceza hukuku, bu kolektif mağduriyeti “gerçek mağdur yok” diyerek dışarı iter; oysa çocuk pornografisinin varoluş gerekçesi, bireysel çocuğu olduğu kadar çocukluk alanının dokunulmazlığını korumaktır. Dolayısıyla ontolojik tartışma, doğrudan normatif bir yeniden tanımlama ihtiyacına işaret eder: “Çocuk sureti”nin kendisi, gerçek bir beden bulunsa da bulunmasa da, ceza hukuku bakımından korunan hukuki değer olmalıdır.

Bütün bu analiz, yüzü bedenden koparan teknolojik sürecin, hukuku da katmanlı bir yüz egemenliği teorisine zorladığını gösterir. Eğer yüz, beden-veri-model-imge hattı boyunca hareket ediyorsa, “yüz üzerindeki egemenlik” de bu hattın tamamını kapsamalıdır. Bu, hem insan hakları hem kişilik hakları hem de ceza hukuku bakımından yeni bir doktrinel çerçeveyi gerektirir: Kişi, yalnızca kendi biyolojik yüzü üzerinde değil, bu yüzden türeyen biyometrik veri, bu veriden üretilen model temsili ve bu temsilden doğan semantik imge üzerinde de belirli düzeyde söz ve itiraz hakkına sahip olmalıdır. Böyle bir egemenlik konsepti, generative AI’nin “tam sentetik, kimseye ait değil” koruma zırhını delerek, veri öznesi, temsil öznesi ve grup öznesi için yeni mağdur statülerinin tanımlanmasının kapısını aralar. Ceza hukukunun görevi, bu egemenliği mutlak ve sınırsız ilan etmek değil, pornografik içerik gibi yüksek riskli alanlarda hangi ihlâl biçimlerinin “gerçek mağduriyet” oluşturduğunu normatif olarak işaretlemektir.

Yüz’ün ontolojik statüsündeki kayma, hukukun mağdur kavramını daraltması için değil, genişletmesi için bir uyarı zili olarak okunmalıdır. Bedensel yüz ile veri yüzü, model çıktısı ile semantik yüz arasındaki mesafeyi görmezden geldiğimizde, yapay zekâ pornografisi alanında “kusursuz mağdursuz suç” illüzyonuna teslim oluruz: Kameranın önünde gerçek beden yok, model çıktısı kimseye ait değil, yüz sadece piksel ve vektör, o hâlde kimse zarar görmedi. Oysa bu illüzyonun arkasında, verisi farkında olmadan modele karışan gerçek bireyler, temsili erotize edilen kırılgan gruplar, yüzü kendisine benzetildiği için damgalanan kişiler, çocukluk ve kadınlık gibi kategorilerin sürekli nesneleştirilmesinden doğan yapısal travmalar vardır. Yüzün ontolojik serüvenini “bedenden veri noktasına, model çıktısına ve semantik imgeye” ciddiye almak, tam da bu nedenle, hukuken “gerçek mağdur”un sadece biyolojik kişiyle sınırlı olmadığı; dijital suret, biyometrik veri ve temsil rejimlerine içkin mağduriyet biçimlerinin de normatif tanınırlık talep ettiği gerçeğini kabul etmekle eş anlamlıdır. Bu kabul sağlanmadıkça, yapay zekâ ile üretilen yüzler, hukuken suskun bırakılan ama fiilen çok sayıda görünmez mağdur yaratan bir karanlık alan olmaya devam edecektir.

Bu soruyu “Bu yüz, hukuken ‘kişiye’ mi ait, ‘veri setine’ mi ait, yoksa ‘hiç kimseye’ mi ait?” ciddiye aldığımız anda, aslında üç ayrı hukuki yaklaşımla karşılaşıyoruz: klasik kişilik hakkı yaklaşımı, veri koruma yaklaşımı ve teknoloji sektörünün çok sevdiği “sahipsizlik” söylemi. Klasik yaklaşım, yüzü tereddütsüz biçimde kişiye ait saymak ister; veri koruma yaklaşımı, “yüz, işlenen bir kişisel veridir, dolayısıyla asıl aidiyet veri öznesinindir” der; teknoloji söylemi ise “model çıktısı kimseye ait değildir, salt istatistiksel bir üründür” diyerek yüzü hukuken hiç kimseye bağlamamaya çalışır. Bu üç yanıtın her biri kısmen doğru ama tek başına kullanıldığında mağduriyet tartışmasını sistematik biçimde sakatlayan ve özellikle yapay zekâ pornografisi bağlamında hukuku “mağdursuzluk” söylemine sürükleyen eksik yanıtlardır. Soruyu doğru kurmak, aslında tek bir “aidiyet” noktasından vazgeçip, yüzü çok merkezli, katmanlı bir hukuki nesne olarak düşünmeyi gerektirir.

Yüzün “kişiye ait” olduğunu söyleyen klasik pozisyon, beden-yüz-kimlik sürekliliğine dayanır: Bu yüz, bu bedene, bu beden de bu kişiye aittir; dolayısıyla yüz üzerindeki tasarruf hakkı, kişilik hakkının çekirdeği olarak bizzat o kişiye tanınır. Deepfake senaryosunda bu cevap fazlasıyla ikna edicidir; generative model gerçek bir kişinin yüzünü birebir taklit ettiği anda, mağdurun kim olduğu, hangi hukuki değerlerinin (bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet) zedelendiği ve kimin rızasının yok sayıldığı oldukça nettir. Ancak hibrit ve tam sentetik yüzlere geldiğimizde, bu yerleşik mağdur anlayışı: Yüz artık belirli bir bedene birebir bağlanamadığı için, “kişiye ait yüz” söylemi teknik düzeyde tartışmalı hâle gelir; bu noktada hukuk ya benzerlik algısına yaslanarak kişiyi yine de bulmaya çalışır (senaryoyu zorlayarak “bence bu sana ait” der), ya da eli boş kaldığı yerde “tam sentetik, kimseye ait değil” söylemine sığınır. Kısacası, yüzü sadece biyolojik kişiye ait kabul eden cevap, deepfake’te güçlü ama sentetik alanda giderek zayıflayan bir koruma sunar.

Yüzün hukuken “veri setine ait” olduğu yönündeki yaklaşım, daha çok yapay zekâ geliştiricilerinin ve veri koruma hukukçularının dilinde karşımıza çıkar. Burada yüz, modelin eğitildiği veri setinin bir “ögesi”, bir “örneği”dir; onun aidiyeti, veri setini işleten kuruma, modeli geliştiren şirkete veya veri tabanını kontrol eden sorumluya bağlanır. Bu yaklaşım, yüzü bir işlenen veri olarak gördüğü için, veri öznesine bazı haklar tanır (erişim, silme, rıza, itiraz vb.) ama aynı anda yüzü, eser/mülkiyet diliyle platformların ve şirketlerin kontrolüne geçirir. “Bu yüz kime ait?” sorusu bu bakışta “bu veri seti kime ait?” sorusuyla yer değiştirir. Sorun şurada başlar: Verinin sahibi, hukuken veri sorumlusudur; verinin konusu olan kişi ise çoğu zaman teknik şeffaflık olmadığı için gölgede kalır. Böylece generative modelin ürettiği yüz, pratikte kurumsal bir mülkiyet alanının parçası ama hukuken “kişilikle bağını yitirmiş, anonimleştirilmiş özellikler yığını” gibi sunulur. Mağduriyet tartışması ise veri işleme rejiminin dip notlarına sıkışır; yüzün pornografik sahnede ne yaptığı değil, GTÜ/ KVKK/GDPR madde kaç ile uyumlu olduğu konuşulur.

Üçüncü cevap “yüzün “hiç kimseye ait olmadığı” iddiası” ise teknoloji söyleminin hukuki sorumluluktan kaçınmak için en kullanışlı aracıdır. “Completely AI generated”, “no real person involved”, “this does not depict a real individual” gibi uyarılar, tam da bu mantığın tezahürüdür. Yüz, burada modelin otonom bir ürünü, “boş bir kabuk”, bir grafik asset gibi takdim edilir; dolayısıyla kimse zarar görmemiştir, çünkü ortada zarar görebilecek bir kişi yoktur. Bu söylem, üç şeyi aynı anda görünmez kılar: (i) Modeli mümkün kılan eğitim verisindeki gerçek yüz sahiplerini, (ii) yüzün semantik düzeyde temsil ettiği kırılgan grupları (çocuklar, belli etnik/cinsiyet grupları), (iii) yüzü kendisine benzeyen veya sosyal çevresince kendisine atfedilen somut kişileri. “Hiç kimseye ait değil” cevabı, bu anlamda teknik bir tespit değil, normatif bir silme operasyonudur: Yüzü “sahipsiz” ilan ettiği anda, mağdur ihtimalini kategorik olarak devre dışı bırakır.

Bu üç cevabın ortak hatası, yüzü tek bir aidiyet kutusuna yerleştirmeye çalışmalarıdır: Ya kişiye, ya veri setine, ya kimseye. Oysa çalışmanın önceki kısımlarında çizdiğin ontolojik çerçeve, yüzün eşzamanlı olarak birden çok düzlemde var olduğunu gösteriyor: (i) biyolojik bedenin parçası olarak “somut yüz”, (ii) veritabanlarında “biyometrik veri” olarak “veri yüz”, (iii) latent uzamda ve model çıktısında “istatiksel yüz”, (iv) izleyicinin zihninde “semantik imge” olarak “temsili yüz”. Bu durumda hukuken “aidiyet” sorusu da tek bir nokta üzerinden değil, bu dört düzlem üzerinden ayrı ayrı sorulmalı: Somut yüz kime ait? Veri yüz kimin rızasına tabi? İstatistiksel yüzü kim işlemiş? Semantik yüz kime atfediliyor, kimi damgalıyor, kimi riske sokuyor? Bu ayrımı yapmadığımız her yerde, mağduriyeti ya aşırı bireyselleştiriyor (yalnızca belirli bir kişiyi arıyoruz) ya da aşırı soyutlayıp “kimse yok” noktasına savruluyoruz.

Dolayısıyla daha isabetli soru, “Bu yüz kime aittir?”den çok, “Bu yüz, hangi düzlemde, kimin çıkar alanına ve kimin zarar alanına ilişmektedir?” şeklinde kurulmalı. Deepfake senaryosunda somut yüz ile model yüz neredeyse çakıştığı için, biyolojik kişi ile veri öznesi ve semantik imge öznesi büyük ölçüde aynı kişi olur; burada mağdur, klasik anlamda belirlenebilir. Hibrit yüzlerde veri özü çoklu, atıf tekil olabilir; birden fazla kişinin verisi kullanılmıştır ama sosyal çevre bu yüzü bir kişiye “sen” diye işaret eder. Tam sentetik yüzlerde ise veri düzeyi dağınık (binlerce kişiye yayılmış), somut beden yoktur; ama semantik imge düzeyi son derece yoğundur (çocuk sureti, belirli bir kadınlık/etnisite figürü, vb.). Böyle durumlarda mağduriyet, tek bir kişiye değil, gruba veya kategoriye bağlanmak zorundadır: “Çocuklar sınıfı”, “şu etnik grup”, “şu tip kadınlar” gibi. Bu, ceza hukuku için alışılmadık olsa da, ontolojik gerçekliğin zorladığı bir yöndür.

Bu noktada “yüz kişiye aittir” cevabını tümüyle terk etmek gerekmez; ama onu katmanlı hale getirmek gerekir. Yüz, bireysel düzlemde o kişiye aittir; veri düzeyinde, veri öznesi olarak yine o kişiye aittir; fakat model çıktısında üretilen tam sentetik yüz, aidiyet bakımından artık “veri öznesi kümesi” ve “temsili kategori” ile birlikte düşünülmelidir. Başka bir ifadeyle: Yüzün hukuki aidiyeti, tek merkezli değil; çok merkezlidir. Deepfake’te merkez, bireysel kişilikte yoğunlaşırken; tam sentetik yüzlerde merkez, eğitim verisinde kullanılan tüm kişilerin ve temsil edilen grubun birleşim noktasına kayar. Bu, klasik dogmatiğe yabancı bir fikir gibi görünse de, çocuk pornografisi veya nefret söylemi hukukunda zaten fiilen uygulanan mantığın bir tür genelleştirilmiş hâlidir: Her zaman tekil mağduru bulamayız; bazen “çocukluk” veya “belli bir grup” korunan hukuki değer hâline gelir.

“Bu yüz veri setine aittir” cevabı, doğru okunursa aslında önemli bir parça içerir: Yüz, gerçekten de bir işlenen veridir ve veri sorumlusu/işleyeni, hukuken hesap verebilir kılınmalıdır. Ancak burada “ait olma” kavramını mülkiyetçilikten çıkarıp, sorumluluk ve yükümlülük eksenine taşımak gerekir. Yüzün veri setine “ait” olması, veri öznesinin yüz üzerindeki hakkını ortadan kaldırmaz; aksine, veri sorumlusunun, bu yüzü pornografik, aşağılayıcı, şiddet içerikli üretimlerde kullanmama yükümlülüğünü doğurur. Yani yüz, mülkiyet olarak veri setine ama hak ve mağduriyet kaynağı olarak kişiye ve gruba aittir. Bu ayrım yapılmadığında, veri setine aitlik söylemi hızla “bu bizim malımız, ne istersek yaparız” tavrına dönüşür ve yapay zekâ pornografisinde üretilen sentetik yüzler, şirket mülkiyeti kisvesi altında fiilen dokunulmazlık kazanır.

“Hiç kimseye ait değil” cevabına gelince: Bu cevap, belki çok dar bir teknik anlamda, birebir biyometrik eşleşmenin olmadığı bazı senaryolarda kısmen savunulabilir; ama mağduriyet tartışması açısından neredeyse hiçbir açıklayıcı değeri yoktur. Çünkü mağduriyet, yalnızca “aidiyetin birebir ispatı” üzerinden değil; etki, atıf ve risk üzerinden de kurulur. Bir yüz, kimseye ait olmayabilir ama birini hedef alabilir; kimseye ait olmayabilir ama bir grubu nesneleştirip damgalayabilir; kimseye ait olmayabilir ama verisi izi kullanılan binlerce kişi üzerinde bir ihlâl zinciri üretebilir. Bu nedenle, seksen kere tekrar edilen “no real person is depicted” formülü, mağduru ortadan kaldıran bir büyü cümlesi değil, hukuki sorumluluğu erteleyen retoriktir. Çalışmanın iddiası tam da burada devreye girer: Yüz “hiç kimseye ait değil” dense bile, hiç kimseye ait olmayan yüzlerin üretebildiği gerçek mağduriyet biçimleri vardır ve ceza hukuku bunları normatif haritasına eklemek zorundadır.

Bu soruya verilecek dürüst cevap şudur: Bu yüz, hukuken ne sadece kişiye, ne sadece veri setine, ne de rahatlatıcı biçimde “hiç kimseye” aittir; yüz, ontolojik olarak bedene, veriye, modele ve imgeye aynı anda bağlı olduğu için, hukuken de kişiye, veri öznesine ve temsil edilen kategoriye eşzamanlı olarak temas eden çok katmanlı bir nesnedir. Ceza hukuku, yapay zekâ pornografisini düzenlerken, aidiyet sorusunu böyle çok katmanlı kurmak zorundadır. Aksi hâlde, deepfake’te görece kolay tespit edilen birkaç bireysel mağdur dışında, hibrit ve tam sentetik yüzlerin ürettiği yapısal mağduriyetlerin tamamı, “gerçek mağdur yok” etiketiyle sistematik biçimde inkâr edilmiş olacaktır.

Yüz’ün ontolojik statüsüne dair çizdiğimiz bu tablo, kaçınılmaz olarak şu soruya dayanır: “Gerçek mağdur”dan söz edebilmek için mutlaka etten kemikten, tekil bir bireysel özneye mi ihtiyaç vardır, yoksa ihlâl edilen hukuki değer daha soyut, kolektif veya temsili bir düzeyde de kurulabilir mi? Klasik ceza hukuku yaklaşımı, mağdur kavramını genellikle “suçun konusu olan birey” ile özdeşleştirir; failin fiili, bu bireyin bedensel dokunulmazlığını, cinsel özgürlüğünü, onurunu veya malvarlığını ihlâl ettiği ölçüde, “somut mağdur” vardır denir. Bu düşünce, bedene ve kimliğe sıkı sıkıya bağlı suç tiplerinde (öldürme, yaralama, klasik cinsel saldırı, dolandırıcılık vs.) büyük ölçüde işlevseldir. Ancak çocuk pornografisi, nefret söylemi, çevre suçları, insanlığa karşı suçlar, örgütlü ayrımcılık gibi alanlarda, ihlâl edilen hukuki değerin tek bir bireye indirgenemediği, mağduriyetin hem bireysel hem kolektif, hem somut hem soyut bir düzlemde aktığı görülür. Yani hukuk, zaten uzun zamandır “mağdur”u, sadece belirlenebilir bir bireyin ötesinde, daha geniş bir hukuki değer alanının taşıyıcısı olarak kavramak zorunda kalmıştır; bu da “gerçek mağdur” tartışmasını, yapay zekâ pornografisi ve sentetik yüzler bağlamında yeniden açmamız için güçlü bir zemin sunar.

“Gerçek mağdur için bireysel özne şarttır” yaklaşımı, ilk bakışta masum bir hukuki netlik vaadi taşır: Ortada isim, kimlik, beden, nüfus kaydıyla belirlenen bir kişi varsa, mağdur odur; yoksa “gerçek mağdur” da yoktur. Sentetik yüzlü pornografi tartışmasında sık sık karşımıza çıkan “no real person involved” formülü de tam olarak bu düşünce kalıbını besler. Ancak bu yaklaşım, çocuk pornografisi örneğinde bile zorlanmaya başlar: Ceza kanunları, bazen gerçek çocuk görüntülerini, bazen de çizim, animasyon, hatta gerçek çocuğu çağrıştıran “çocuk sureti” içeren materyalleri suç kapsamına alır. Böyle durumlarda mağdur kavramı neye dayanır? Bazen somut bir çocuğun bedensel dokunulmazlığına, bazen “çocukluğun toplumsal dokunulmazlığı”na, bazen de gelecekteki belirsiz çocukların riskine. Yani hukuk, çoktan şu noktaya gelmiştir: Korunan hukuki değer, zorunlu olarak tekil özneye indirgenemeyebilir; bir kategori, bir grup, bir statü de mağduriyetin taşıyıcısı olabilir. Bu kabul, yapay zekâ ile üretilen çocuk suretli pornografiyle karşılaştığımızda, “gerçek çocuk yoktur” diyerek geri çekilmemizi hukuken şüpheli kılar.

Benzer gerilim, nefret söylemi ve ayrımcılık suçlarında da gözlemlenir. Belirli bir ırka, dine, etnik kökene, cinsel yönelime yönelik aşağılayıcı, şiddete çağırıcı ifadelerde çoğu zaman metnin hedef aldığı tekil bir birey yoktur; hedef, “Yahudiler”, “mülteciler”, “eşcinseller”, “şu etnik grup” gibi kolektif bir kategoridir. Buna rağmen pek çok hukuk düzeni, bu tür söylemleri cezalandırırken, mağdur kavramını bu grubun tamamına veya o gruba mensup herkesin ortak onuruna bağlar. Buradaki mantık yalındır: Hukuki değer, “X kişisinin onuru” değil, “X grubunun ve ona mensup herkesin onuru”dur; saldırı, bireyler üzerinden değil, temsil edilen kategori üzerinden yapılmaktadır. Dolayısıyla “gerçek mağdur”un varlığı için tek tek bütün bireylerin isim isim gösterilebilmesi şart değildir; ihlâl edilen hukuki değer, soyut kolektif düzeyde kurulsa bile, bu değerin taşıyıcıları somut bireylerdir. Yapay zekâ pornografisinde tam sentetik bir “Müslüman kadın yüzü”, “Afrikalı çocuk yüzü” veya belirli bir azınlığı çağrıştıran yüz tipi kullanıldığında da benzer bir durum ortaya çıkar: Mağdur, tek bir birey değil, o suretin temsil ettiği gruptur ve o gruba mensup tüm bireyler, bu temsil rejiminin ürettiği risk ve damgalamayı taşır.

Çevre suçları ve “insanlığa karşı suçlar” kategorisi de, mağdurun soyut düzeyde nasıl kurulduğuna dair öğretici örnekler sunar. Bir barajın suyunu kirleten, ormanı yok eden, atmosferi zehirleyen fiillerde kimi zaman belirli mağdur bireyleri bulmak imkânsızdır; buna rağmen hukuk “korunan hukuki değeri” çevrenin kendisi, ekosistemin bütünlüğü, gelecek nesillerin yaşama hakkı vb. olarak tanımlar ve failin sorumluluğunu buna göre kurar. Keza insanlığa karşı suçlarda mağdur, tek tek bireylerden ziyade “sivil nüfusun bir bölümü”, “insanlık ailesi”, “belirli bir halk” gibi kolektif bir özne olarak tasvir edilir. Burada “gerçek” ile “soyut” arasındaki ayrım anlamsızlaşır: Evet, mağduriyet soyut bir hukuki değer seviyesinde ifade edilir, fakat bu soyut değer, gerçekte etkilenen, öldürülen, yerinden edilen, travmatize edilen bireylerin toplamıdır. Dolayısıyla bireysel öznenin tespit edilememesi, hukuki olarak “mağdur yok” anlamına gelmez; ihlâl edilen değer, doğrudan soyut ama taşıyıcısı somut özneler olan bir kolektif menfaattir.

Bu geniş çerçeve içinde “gerçek mağdur” tartışmasına döndüğümüzde, asıl mesele, mağdurun varlığı için bireysel öznenin şart olup olmadığı değil; hangi düzeyde hangi hukuki değerin ihlâl edildiğini tanımaya hazır olup olmadığımızdır. Yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografide, deepfake senaryolarında mağdurun klasik anlamda belirlenebilir olduğunu, hibrit yüzlerde mağduriyetin hem veri öznesi hem temsil öznesi düzeyinde dağılabileceğini, tam sentetik yüzlerde ise mağduriyetin özellikle temsil edilen kategori (çocuklar, kadınlar, belirli etnik/dini gruplar) üzerinden ortaya çıktığını gördük. O hâlde “gerçek mağdur”u yalnızca kimlik numarasıyla, adıyla, soyadıyla belirlenebilen bireye hasretmek, mağduriyet spektrumunun büyük kısmını görmezden gelmek anlamına gelir. Çocuk pornografisinde “çocukluğun dokunulmazlığı”, nefret söyleminde “grubun onuru”, çevre suçlarında “ekosistemin bütünlüğü” gibi kolektif hukuki değerleri tanıyan bir hukuk düzeninin, sentetik çocuk suretlerini veya belirli kadınlık/erkeklik tiplerini cinsel nesneleştiren içerikleri, “bireysel özne yok” gerekçesiyle kategorik olarak dışlaması tutarlı değildir.

Bu noktada “ihlâl edilen hukuki değer daha soyut bir düzeyde mi oluşuyor?” sorusu, aslında mağdur kavramının iç yapısına dair daha radikal bir sorgulamayı gerektirir. Mağduriyet, her zaman tek bir bedende, tek bir hayatta, tek bir hikâyede yoğunlaşmaz; kimi zaman bir temsil rejimine, bir bakış rejimine, bir süreklileşmiş risk iklimine yöneltilen saldırı biçiminde ortaya çıkar. Yapay zekâ pornografisinde sentetik çocuk yüzlerinin, “masum ama erotize edilmiş kadın yüzleri”nin, belirli etnik/ırksal yüz tiplerinin tekrar tekrar pornografik bağlamda üretilmesi, tek bir bireyi değil, bu suretlerin temsil ettiği kategorileri hedef alır. Burada ihlâl edilen hukuki değer, yalnızca “X kişisinin onuru” değildir; çocukluğun, kadınlığın, belirli grup kimliklerinin cinsel şiddet ve nesneleştirme yoluyla sürekli yeniden yaralanan sembolik dokunulmazlığıdır. Bu değer soyuttur ama taşıdığı sonuçlar son derece somuttur: Gerçek çocuklar, gerçek kadınlar, gerçek azınlıklar için risk eşiği düşer, tehdit algısı artar, toplumsal damgalama derinleşir.

Elbette mağdur kavramını bu kadar genişletmenin, ceza hukuku açısından ciddi sınır ve belirlilik tartışmaları doğuracağı açıktır. “Gerçek mağdur yoktur” diyerek sentetik yüzlü pornografiyi tamamen regülasyon dışına itmek ne kadar problemliyse, her temsili otomatik olarak “kolektif mağduriyet” saymak da o kadar tehlikelidir. Bu nedenle çalışmanın yöneldiği normatif öneri, iki uç arasında bir eşik modeli kurmaktır: Mağdurun bireysel özne olarak tespit edilebildiği (deepfake, belirli kişiye bariz benzer hibrit yüz) durumlarda klasik mağdur kavramı işler; mağdur belirlenemediği hâlde temsil edilen kategori açıkça kırılgan hukuki bir değer taşıyorsa (çocuk sureti, ırksal/etnik hedefli sentetik yüzler, açıkça belirli bir kadınlık/erkeklik tipini damgalayan pornografik üretimler), “soyut ama gerçek” bir mağduriyetten söz edilir ve korunan hukuki değer, o kategoriye ve ona mensup bireylerin tamamına bağlanır. Aradaki gri bölgelerde ise, tehdidin yoğunluğu, yaygınlık, bağlam, temsil dilinin ağırlığı gibi kriterler devreye girer.

Sonuç olarak, “gerçek mağdur” tartışmasını yapay zekâ ile üretilen yüzler bağlamında yeniden kurarken, iki temel tespiti netleştirmek gerekir: Birincisi, mağdurun varlığı için her zaman dar anlamda bireysel öznenin ismen gösterilebilmesi şart değildir; hukuki değer, çocukluk, kadınlık, belirli grup kimlikleri gibi daha soyut düzeylerde de kurulabilir ve bu soyut değer, fiilen o kategoriye mensup bireyler tarafından taşındığı için gayet “gerçek” bir mağduriyete tekabül eder. İkincisi, mağdur kavramını bu genişlikle düşünmek, her temsili otomatik olarak kriminalize etmek anlamına gelmez; aksine, hangi durumlarda sentetik yüzlü pornografinin “gerçek mağdur” ürettiğini, hangi durumlarda yalnızca rahatsız edici ama cezalandırma eşiğini aşmayan bir ifade alanı olarak kalacağını ayırt edebilmek için, bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur ve mahremiyet eksenlerini hem bireysel hem kolektif düzeyde sistematik olarak haritalamayı gerektirir. Bu haritalama yapılmadığı sürece, “no real person involved” söylemi, hukuku mağduriyeti reddeden steril bir alana çekmeye devam edecek; oysa gerçek hayatta, bu sentetik yüzler üzerinden üretilen temsil rejimleri, çok sayıda bireyin ve grubun hayatına doğrudan dokunan somut zararlar yaratmayı sürdürecektir.

IV. “GERÇEK MAĞDUR” TARTIŞMASI: HANGİ HUKUKİ DEĞER İHLAL EDİLİYOR?

“Gerçek mağdur” tartışmasının kilit noktası, aslında tek bir soruda düğümlenir: Ceza hukuku açısından “korunan hukuki değer” tam olarak nerede konumlanıyor ve yapay zekâ ile üretilen pornografik yüzler bu değere hangi düzeyde saldırıda bulunuyor? Klasik dogmatik anlatıda, suç tipinin tanımı ile korunan hukuki değer arasında doğrudan bir köprü kurulmaya çalışılır; böylece mağdur da, çoğu kez, bu değerin somut taşıyıcısı olan birey olarak tasvir edilir. Oysa yapay zekâ pornografisinde, hele ki sentetik yüzlerin devreye girdiği alanlarda, ihlâl edilen hukuki değerin bir kısmı bireysel düzeyde, bir kısmı kolektif düzeyde, bir kısmı da veri ve temsil katmanlarında ortaya çıkar. Dolayısıyla “gerçek mağdur var mı yok mu?” sorusu, soyut bir kimlik tartışması değil, hangi hukuki değerin ihlâl edildiğini kabul etmeye hazırız, hangisini tanımayan bir hukuk tasavvuruna tutunuyoruz? sorusudur. Eğer hukuki değeri hâlâ yalnızca biyolojik bedenin dokunulmazlığına, somut kişinin onuruna ve klasik mahremiyet anlayışına indirgersek, yapay zekâ destekli pornografide çok sayıda ihlâli, teknik bir “mağdursuzluk” perdesinin arkasına saklamış oluruz.

Deepfake senaryosunda tablo görece net görünür: Gerçek bir kişiye ait yüz, rızası olmaksızın pornografik bir sahneye monte edilmekte; bu sahne, izleyici nezdinde doğrudan o kişiye atfedilmektedir. Burada ihlâl edilen hukuki değerler, klasik ceza hukuku terminolojisiyle okunabilecek kadar açıktır: bedensel dokunulmazlık, kişinin yüzü üzerinden cinsel anlamlandırmanın nesnesi yapılmasıyla dolaylı ama ağır bir şekilde zedelenmekte; cinsel özgürlük, kişinin hangi bağlamda cinsel içerikli görünmek isteyeceğine dair özerk kararı tamamen baypas edilmekte; onur, kişinin sosyal çevresi nezdinde “o pornografik içerikte yer alan kişi” gibi damgalanmasıyla aşağılanmakta; mahremiyet ve özel hayatın gizliliği ise, kişinin cinselliğe dair temsili üzerinde kontrolünün sıfırlanmasıyla ihlâl edilmektedir. Buna ek olarak, yüzün biyometrik veri niteliği dikkate alındığında, kişisel veriler üzerinde tasarruf hakkı, yani veri özerkliği de doğrudan saldırı altındadır. Dolayısıyla deepfake’te “gerçek mağdur var mı?” sorusunun cevabı, korunan hukuki değerler cephesinden bakıldığında tereddütsüzdür: İhlâle uğrayan değerler, tekil bir bireyin bedenine, cinselliğine, onuruna ve mahremiyetine sıkı sıkıya bağlıdır; mağdur da odur.

Ne var ki aynı hukuki değerler, hibrit yüz ve tam sentetik yüz senaryolarında çok daha karmaşık katmanlarda ihlâl edilir ve bu karmaşıklık çoğu zaman “gerçek mağdur yok” söylemiyle maskeleme aracı olarak kullanılır. Hibrit yüzde, bir yandan modelin eğitildiği veri setindeki gerçek kişilerden alınan biyometrik özellikler, onların rızasının kapsamını aşan bir biçimde yeni bir yüz üretmek için kullanılır; bu yönüyle veri özerkliği ve “yüz üzerindeki egemenlik” hakkı açıkça zedelenir. Diğer yandan, üretilen hibrit yüz, toplumsal algıda belirli bir kişiye güçlü biçimde benzetildiğinde, o kişi bakımından onur, mahremiyet ve cinsel özgürlüğe yönelik ihlâl, deepfake’e oldukça yaklaşan bir yoğunluk kazanır: Sosyal çevresi onu o sahnede “tanıyorsa”, hukuken “bu yüz tam ona ait değil” demek, ihlâl edilen hukuki değeri teknik bir ayrıntıya indirgemek anlamına gelir. Böyle bir tabloda “gerçek mağdur kim?” sorusuna verilecek dürüst cevap, hukuki değerin iki düzeyde ihlâl edildiğini kabul etmektir: Hem veri öznesi olarak yüzü modele karışmış kişiler, hem de semantik imge düzeyinde yüz kendisine atfedilen temsil öznesi zarar görmektedir.

Tam sentetik yüzlü pornografi ise, ihlâl edilen hukuki değerin artık salt bireysel özneye indirgenemeyeceği alanı temsil eder. Teknik söylem, “bu yüz hiçbir gerçek kişiye ait değil” diyerek bireysel mağduriyeti sıfırladığını iddia ederken; temsil rejimi düzeyinde, çocukluğun, kadınlığın, belirli etnik veya azınlık kimliklerinin suretleri, sistematik biçimde cinsel nesneleştirmeye ve çoğu zaman şiddet temsillerine maruz bırakılır. Burada ihlâl edilen hukuki değer, artık tek tek çocukların bedensel dokunulmazlığı veya falanca kadının cinsel özgürlüğü değil; “çocukluğun dokunulmazlığı”, “kadınların ve belirli grupların insan onuruna uygun temsili”, “kırılgan grupların nesneleştirilmemiş, şiddetsiz bir var olma hakkı” gibi daha soyut, fakat taşıyıcıları çok somut olan kolektif değerlerdir. Çocuk pornografisi doktrini, bazı hukuk sistemlerinde gerçek çocuk görüntüsü olmasa bile çocuk suretinin cinsel içerikte kullanılmasını yasaklarken, tam da bu soyut hukuki değeri koruma iddiasındadır: Çocuğun bedeni kadar “çocukluk figürü”nü de dokunulmaz alan ilan eder. Aynı mantık, yapay zekâ ile üretilen çocuk yüzlerinin pornografik sahnelere yerleştirilmesinde de geçerlidir; teknik anlamda “bireysel mağdur yok”tur, fakat çocukluğun sembolik ve hukuki dokunulmazlığı ciddi şekilde ihlâl edilmektedir.

Bu çerçevede, ihlâl edilen hukuki değerleri yalnızca dört eksenle (bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet) sınırlamamak; bunlara veri özerkliği ve temsil/ayrımcılık eksenlerini de eklemek gerekir. Yapay zekâ pornografisinde deepfake, hibrit ve tam sentetik yüz senaryoları bir arada düşünüldüğünde, şu hukuki değer kümeleri ortaya çıkar: (i) Bireysel düzeyde bedensel ve cinsel dokunulmazlık (yüzün bir beden ve cinsellik sembolü olarak kullanılması), (ii) bireysel düzeyde onur ve mahremiyet (kişinin itibarının ve özel hayatının rıza dışı temsille zedelenmesi), (iii) veri düzeyinde biyometrik veri üzerindeki tasarruf hakkı (yüzün izinsiz eğitim verisi ve model hammaddesi yapılması), (iv) kolektif düzeyde çocukluğun, kadınlığın, belirli grup kimliklerinin insan onuru ile bağdaşır temsili (sürekli ve sistematik cinsel nesneleştirme ve şiddet imgelemi), (v) demokratik toplum düzeni düzeyinde, cinsel şiddeti ve çocuklara/ kadınlara yönelik tehdit algısını sıradanlaştıran bir temsil rejimine maruz kalmama hakkı. “Gerçek mağdur” tartışması, işte bu değer kümelerinden hangisinin ceza hukuku tarafından “korunmaya değer hukuki menfaat” olarak tanınıp hangilerinin görmezden gelineceğine ilişkin normatif bir tercihe dönüşür.

Eğer ceza hukuku, yapay zekâ pornografisinde korunan hukuki değeri yalnızca “somut bireyin bedensel ve cinsel dokunulmazlığı” ile sınırlandırırsa, deepfake dışında kalan geniş bir alanı otomatik olarak “mağdursuz” ilan etmiş olur. Hibrit yüzlerde, semantik atfın mağduru olan gerçek kişi “senin videon çıkmış” diye damgalansa bile, teknik olarak yüzün ona tam ait olmaması gerekçesiyle koruma alanı dışında kalacaktır. Tam sentetik çocuk yüzlerinde veya belirli etnik/ırksal yüz tiplerinin pornografik nesne olarak kullanıldığı içeriklerde ise, çocukluğun, kadınlığın, azınlık kimliklerinin sürekli aşağılanması ve nesneleştirilmesi “hukuken korunmayan soyut değerler” kategorisine itilecektir. Bu tablo, “gerçek mağdur yok” söyleminin aslında hukuki bir daraltma operasyonu olduğunu gösterir: İhlâl edilen değer gerçekten yok olmadığı halde, ceza hukuku, kendisini teknik bir özne tanımıyla sınırlandırarak, bu ihlâlleri görmezden gelir.

Buna karşılık, korunan hukuki değeri hem bireysel hem kolektif düzeyde, hem bedensel hem verisel hem de temsili düzeyde kuran bir yaklaşım, “gerçek mağdur” kavramını genişletmek zorunda kalacaktır. Deepfake senaryosunda mağdur, klasik anlamda isim isim belirlenebilir bireydir ve bu bireyin dört eksendeki (beden, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet) değerleri doğrudan ihlâl edilir. Hibrit senaryoda, bir yandan veri öznesi olarak model eğitimine katılan kişilerin biyometrik verileri üzerinde tasarruf hakkı ihlâl edilmekte; diğer yandan, yüzü kendisine atfedilen temsil öznesinin onur, mahremiyet ve cinsel özgürlüğü ağır şekilde zedelenmektedir. Tam sentetik senaryoda ise, mağduriyet daha ziyade soyut hukuki değerler üzerinden kurulur: çocukluğun cinsel dokunulmazlığı, kırılgan grupların stereotipsiz ve şiddetsiz temsili, toplumun çocuk ve kadın bedenine ilişkin normlarının korunması gibi. Burada “gerçek mağdur” kimi zaman tekil birey, kimi zaman veri öznesi kümesi, kimi zaman da temsil edilen kategori olacaktır; fakat her durumda ihlâl edilen hukuki değer, sadece “hoş olmayan bir görüntü” seviyesinde kalmayıp, insan onuru ve kişilik hakkıyla bağlantılı bir statü taşıyacaktır.

Elbette bu geniş koruma modelinin hemen ardından şu itiraz gelecektir: “Ceza hukuku, bu kadar soyut ve kolektif hukukî değerleri korumak üzere genişlediğinde, belirlilik ve ölçülülük ilkeleri nasıl korunacak?” Burada yapılması gereken, her temsil biçimini ve her sentetik yüz kullanımını otomatik olarak cezalandırmak değil; hangi eşikte hukuki değerin ihlâl edildiğini kabul edeceğimizi şeffaf biçimde tanımlamaktır. Örneğin, tekil bir bireyin deepfake pornografisi söz konusu olduğunda eşik son derece düşüktür; çünkü ihlâl edilen hukuki değer doğrudan bireysel düzeydedir. Hibrit yüzlerde, hem teknik benzerliğin derecesini hem de sosyal atfın yoğunluğunu dikkate alan bir test geliştirilebilir: Yüzün mağdura atfedildiği, mağdurun sosyal çevresinde damgalandığı, mağdurun kendisinin travma ve risk algısı yaşadığı durumlarda, ihlâl edilen hukuki değerin bireysel düzeyde var olduğu kabul edilebilir. Tam sentetik yüzlerde ise, korunacak hukuki değeri özellikle çocuk sureti, ırksal/etnik stereotipler, şiddet ve aşağılamayla birleşen kadınlık/erkeklik temsilleri gibi yüksek riskli kategorilerle sınırlayarak, her pornografik sentetik içeriği değil, kırılgan gruplara ve çocukluğa yönelik sistematik nesneleştirmeyi cezai koruma alanına almak mümkün olabilir.

Bu noktada, “gerçek mağdur” kavramını, ihlal edilen hukuki değerin düzeyine göre farklılaşan bir şemaya oturtmak, hem dogmatik belirliliği hem de mağdur korumasını birlikte sağlayabilecek bir strateji olarak ortaya çıkar. En dar halkada, deepfake gibi klasik senaryolarda mağdur, isim isim belirlenebilir bireydir; ihlâl edilen hukuki değer onun kişilik haklarının çekirdeğidir. Bir dış halkada, hibrit yüzler için, hem veri öznesinin veri özerkliği hem de temsil öznesinin onur/mahremiyet/cinsel özgürlüğü korunur; burada “mağdur”, veri öznesi kümesi ile semantik atfın muhatabı arasına yayılır. En dış halkada ise, tam sentetik yüzler için, çocukluğun dokunulmazlığı, kırılgan grupların insan onuruna uygun temsili, toplumun cinsel şiddet ve nesneleştirme kültüründen korunması gibi kolektif hukuki değerler korunur; burada mağdur, tek tek isimlendirilemese bile, bu değerlerin taşıyıcısı olan fiili özne gruplarıdır. Çalışmanın bu bölümünde sorulan “hangi hukuki değer ihlâl ediliyor?” sorusu, böyle bir şema içinde cevaplandığında, “gerçek mağdur” kavramının sentetik yüzler karşısında tamamen çökmek zorunda olmadığını; aksine, daha katmanlı ve gerçekçi bir yapıya kavuşabileceğini gösterir.

Yapay zekâ ile üretilen pornografik yüzler bağlamında “gerçek mağdur” tartışması, teknik bir kimlik tespitinden ibaret değildir; hukuken neyi korumaya değer buluyoruz? sorusunun yeniden ve dürüstçe sorulmasını gerektirir. Eğer yalnızca somut bedenin klasik saldırılarına odaklanırsak, veri düzeyindeki ihlâlleri, temsil rejiminin ürettiği kolektif zararları ve kırılgan gruplara yönelen sembolik şiddeti “mağdursuz alan” ilan ederiz. Eğer korunan hukuki değeri, bireysel ve kolektif düzeyde, bedensel ve verisel düzeyde, temsili ve sembolik düzeyde genişletmeyi kabul edersek; o zaman deepfake, hibrit ve tam sentetik yüzlü pornografi senaryolarında hangi durumlarda “gerçek mağdur”dan söz edebileceğimizi, hangi durumlarda ise yalnızca hoşnutsuz edici ama ceza hukuku eşiğini aşmayan bir riskten bahsedebileceğimizi, açık kriterlerle belirleme imkânına kavuşuruz. Bir sonraki adım, tam da bu noktada, bedensel dokunulmazlık, cinsel özgürlük, onur, mahremiyet, veri özerkliği ve temsil eşikleri için ayrı ayrı normatif testler önermek olacaktır.

Ceza hukuku bakımından hangi hukuki değerin ihlâl edildiğini tartışmak, kaçınılmaz olarak cezanın ne için var olduğu sorusuna da dokunur. Eğer cezanın temel işlevini yalnızca bireysel mağdura verilen zararın telafisi ve faile karşı misilleme olarak görürsek, yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografi alanında geniş bir sahayı “bireysel zarar yok, o hâlde ceza da yok” argümanına bırakmış oluruz. Oysa modern ceza hukuku teorisi, özellikle cinsel suçlar, çocuk pornografisi, nefret söylemi ve çevre suçları gibi alanlarda, cezanın aynı zamanda önleyici, normatif ve kolektif koruma işlevlerini de üstlendiğini kabul eder. Çocuk pornografisinin kriminalizasyonu, yalnızca tek tek çocukların bedenine yönelmiş saldırıları değil, aynı zamanda çocuk bedeninin cinsel nesneye dönüştürülmesini “normalleştiren” bir kültürel zemini yasaklama iradesini içerir; nefret söylemine dair hükümler, tek tek mağdurların incinmesinden çok, belirli gruplara karşı düşmanlığı ve şiddeti meşrulaştıran bir söylem rejimini hedef alır. Bu perspektiften bakıldığında, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin kullanımı da, sadece “bir kişiyi incittiği ölçüde” değil, cinselliğin, çocukluğun ve kırılgan grupların temsiline ilişkin normatif çerçeveyi nasıl şekillendirdiği ölçüsünde ceza hukuku radarına girebilir. Yani ihlâl edilen hukuki değer, bazen doğrudan bireysel onur ve mahremiyet, bazen de “bu toplumda çocuklara ve kadınlara nasıl bakılacağına dair kırmızı çizgi”dir; her iki durumda da, cezanın varlık nedeni, yalnızca tekil mağdurun zararıyla sınırlanamaz.

Buna rağmen, “gerçek mağdur” söylemi, pratikte çoğu kez cezayı daraltma ve devletin müdahalesini sınırlama argümanı olarak kullanılır. Denir ki: “Ortada somut zarar görmüş bir birey yoksa, ceza hukuku devreye girmemelidir; aksi hâlde soyut ahlak normlarını dayatan paternalist bir ceza hukuku yaratırız.” Bu itiraz, tarihsel olarak haklı kaygılar taşır; gerçekten de “genel ahlak” adına cezalandırmanın karanlık geçmişi vardır. Ancak burada ince bir ayrım yapılması gerekir: Soyut ahlak normlarını korumak ile somut, kırılgan hukuki değerleri soyut formda korumak aynı şey değildir. Çocuk suretinin pornografik içerikte kullanılmasının yasaklanması, “ahlakçı” bir müdahale olmaktan ziyade, çocukluğun cinsel dokunulmazlığını ve tüm çocuklar için güvenli bir sembolik iklimi koruma çabasıdır. Keza, yapay zekâ ile üretilmiş, belirli bir azınlık grubuna ait tipik yüzlerin aşağılama ve şiddet içeren pornografik temsillerle birlikte sunulmasının cezai müdahale konusu yapılması, soyut “ahlak”ı değil, o grubun zaten tarihsel olarak kırılgan olan onur ve güvenlik menfaatini korumayı amaçlar. Dolayısıyla sorun, hukuki değerin soyut olup olmamasından çok, bu soyut değerin hangi gerçek öznelerin hangi gerçek risklerini taşıdığıdır; bu bağ kurulabildiği sürece, “soyut ama gerçek” mağduriyetten söz etmek mümkündür.

Bir diğer önemli nokta, ihlâl edilen hukuki değerin zaman boyutu ile ilgilidir. Bireysel mağdura indirgenmiş bir model, genellikle “olay anı”na odaklanır: Şu tarih ve saatte şu kişi şu fiile maruz kaldı. Oysa yapay zekâ pornografisi gibi dijital ve tekrarlanabilir içeriklerde, ihlâl edilen hukuki değer çoğu zaman zamana yayılan, süreklilik arz eden bir yapıya sahiptir. Gerçek yüzlerin kullanıldığı deepfake’lerde, her yeni paylaşım, her yeni platform, her yeni izleyici dalgası, mağdurun mahremiyet ve onur hakkını yeniden zedeler; hibrit ve tam sentetik yüzlerde ise, her yeni üretim, çocukluğu ve belirli grup kimliklerini cinsel nesne hâline getiren normatif rejimi biraz daha pekiştirir. Bu durumda ihlâl edilen hukuki değer, tek bir anlık eylemden ziyade, süreklileşmiş bir temsil ve risk mimarisidir; mağduriyet de bireysel bir darbeyle değil, tekrar eden ve katmanlanan etkilerle oluşur. Hukuk, örneğin organize çocuk pornografisi arşivlerinde her yeni indirmeyi ayrı bir suç sayarken, bu süreklilik boyutunu zaten kabul etmiş durumdadır; aynısı, yapay zekâ ile üretilen ve sürekli dolaşıma sokulan sentetik çocuk yüzleri için de, soyut “çocukluk dokunulmazlığı” bakımından düşünülebilir. Burada ihlâl edilen hukuki değer, “bir çocuğun o anki bedensel bütünlüğü”nden çok, çocuklara ilişkin tüm geleceğin zehirlenmemiş bir sembolik alana sahip olma hakkıdır.

Veri özerkliği ve biyometrik veri üzerindeki tasarruf hakkı da, ihlâl edilen hukuki değerler kümesine eklenmesi gereken bağımsız bir eksen olarak öne çıkar. Yüz, artık yalnızca aynada görülen şey değil, aynı zamanda veri tabanlarında, model ağırlıklarında, latent uzamda var olan bir sayısal kimlik taşıyıcısıdır. Bir kişinin yüzünün, rızası dışında yapay zekâ modellerinin eğitim setlerine dahil edilmesi, formel olarak kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi meselesi gibi görülebilir; fakat sentetik pornografi bağlamında bu işlem, gelecekte o veriden türeyecek tüm cinsel içerikli temsillere yönelik potansiyel bir maruz bırakılma riski doğurur. Yani veri özerkliği ihlâli, yalnızca bir “KVKK/GDPR uyumsuzluğu” değildir; aynı zamanda ileride oluşabilecek onur, mahremiyet ve cinsel dokunulmazlık ihlallerinin zeminini hazırlayan, ön mağduriyet niteliğinde bir ihlâldir. Hukuki değeri doğru konumlandırmak için, veri özerkliğini de kişilik hakkının açılımı olarak görmek gerekir: Yüzün veri olarak işlenmesi, daha sonra bu veriden doğacak sentetik yüzlerin kimi ve neyi hedef alacağını öngöremeyen veri öznesi üzerinde, rızanın kapsamını aşan bir kontrol kaybı üretir. Bu nedenle, ihlâl edilen hukuki değerler tablosuna, “biyometrik verinin kişinin özerkliğine uygun işlenmesi hakkı” da açıkça yazılmalıdır.

Temsil ve ayrımcılık ekseni ise, yapay zekâ pornografisinin belki de en az konuşulan ama en zehirli hukuki değer ihlalini barındırır. Sentetik yüzler, nötr yüzler değildir; belirli bir yaş, belirli bir cinsiyet performansı, belirli bir “ırksal/etnik görünüm”, belirli bir çekicilik standardı taşırlar. Bu yüzler sürekli olarak pornografik, aşağılayıcı, şiddet içeren veya tahakküm odaklı sahnelerde kullanıldığında, ihlâl edilen hukuki değer, yalnızca tekil bireylerin onuru değil, bu temsillerin hedef aldığı kategorilerin insan onuru ve eşitlik hakkıdır. Örneğin, generative AI modellerinin ürettiği “doğulu kadın yüzü”nün sistematik olarak fetişleştirilmiş, egzotikleştirilmiş, tahakküm ilişkisi içinde konumlandığı pornografik içerikler, o kategoriye mensup gerçek kadınların zaten kırılgan olan toplumsal statüsünü daha da zayıflatır; benzer şekilde, “korkak çocuk yüzü” veya “zavallı mülteci yüzü” gibi imge kalıpları, bir grubu kolektif olarak aşağılayan sembolik şiddet biçimleridir. Bu açıdan, ihlâl edilen hukuki değer, ayrımcılık hukukunda tanıdığımız “grupların onurunun korunması” ilkesinin, cinsel temsiller alanına taşınmış hâlidir. “Gerçek mağdur”un tek tek isimler değil, bu kategoriye mensup somut kişiler olduğu; zararın ise, her yeni temsilde biraz daha ağırlaşan bir yapısal damgalama biçiminde tezahür ettiği kabul edilmelidir.

Bu noktada, “hangi hukuki değerin ihlâl edildiği” sorusuna verilen cevap, aynı zamanda hangi araçların kullanılacağını da belirler. Her ihlâl, otomatik olarak ceza hukukunu çağırmak zorunda değildir; bazı durumlarda idari yaptırımlar, platform sorumluluğu, içerik kaldırma mekanizmaları, tazminat yolları daha uygun olabilir. Ancak hangi mekanizma seçilirse seçilsin, hukuki değerin bir adının olması gerekir ki, mağduriyet de adı konulabilsin. “Hiç kimseye ait olmayan sentetik yüzler” için dahi, “çocukluğun dokunulmazlığı”, “veri özerkliği”, “kırılgan grupların insan onuruna uygun temsili”, “toplumun cinsel şiddeti teşvik etmeyen bir ifade alanına sahip olma hakkı” gibi hukuki değerler tanımlanmadıkça, tüm bu alanlar regülasyon dışı bir boşluk olarak kalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın bu bölümünde ısrar edilen nokta, yalnızca “mağdur var” demek değil; “mağduru tanıyabilmek için ihlâl edilen hukuki değerleri cesurca ve ayrıntılı biçimde adlandırmak zorundayız” demektir.

“Gerçek mağdur” tartışması ile “hangi hukuki değer ihlâl ediliyor?” sorusu birbirinden koparılamaz. Eğer korunan hukuki değerler listesini fazla dar tutarsak, deepfake dışında kalan bütün sentetik yüzlü pornografi alanını teknik gerekçelerle “mağdursuz” ilan ederiz; bu da, veri öznesi, temsil öznesi ve kırılgan gruplar düzeyinde üretilen gerçek zararları hukuken inkâr etmek anlamına gelir. Buna karşılık, hukuki değeri hem bireysel hem kolektif, hem bedensel hem verisel, hem temsili hem sembolik düzeyde katmanlı bir şekilde kurarsak, “gerçek mağdur” kavramını da aynı ölçüde katmanlı hâle getirmek zorunda kalırız: Bazen mağdur, adı soyadı belli bir kişidir; bazen verisi modele karışmış anonimleşmiş bir kümedir; bazen de çocukluk, kadınlık, belirli bir grup kimliği gibi sembolik ve hukuki statüleri taşımak zorunda bırakılan özneler topluluğudur. Yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin yarattığı soruna dürüst bir dogmatik cevap vermek istiyorsak, “gerçek mağdur yok” kolaycılığından çıkıp, bu çok katmanlı hukuki değer haritasını kabul etmekten başka bir yol yoktur. Bundan sonraki adım, bu haritayı somutlaştıracak, her yüz tipi ve her temsil bağlamı için hangi eşiğin aşılması hâlinde ceza hukuku müdahalesinin meşru sayılacağını belirleyen normatif testlerin inşasıdır.

Ceza hukuku teorisinde “mağdur” kavramı, ilk bakışta çoğu hukuk öğrencisinin zihninde yalnızca somut bireyi çağrıştırsa da, dogmatik tartışmanın derinliklerine inildiğinde aslında çok katmanlı bir yapıyla karşılaşırız: Bir yanda bedeni, cinselliği, onuru, malvarlığı doğrudan ihlâl edilen tekil birey; bir yanda suçun “topluma karşı” işlenmesi fikrinin taşıyıcısı olan toplum; bir yanda “devlete karşı suçlar” doktrininde karşımıza çıkan devlet ve hukuki düzen; en dış halkada ise savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bağlamında, normatif bir özne olarak kurgulanan insanlık. Bu düzlemlerin her biri, “mağdur”u farklı bir hukukî figür olarak inşa eder; fakat ortak payda şudur: Ceza hukuku hiçbir zaman yalnızca tekil bireyin incinmişliğini değil, onun ötesinde belirli bir hukukî değer alanının zedelenmesini mağduriyetin ölçüsü olarak kabul eder. Dolayısıyla mağdur, aslında “kendisine ait olan hukuki değerin, suç normu tarafından korunmak istenen içerikle kesiştiği noktada duran özne”dir; bu özne bazen birey, bazen toplum, bazen devlet, bazen de insanlık olarak isimlendirilir.

En klasik düzlemde mağdur, kuşkusuz somut bireydir. Kasten öldürme, yaralama, cinsel saldırı, malvarlığına karşı suçlar gibi tipik suçlarda, fiilin hedefi, bedensel veya maddi zarara uğrayan belirlenebilir kişidir. Bu düzlemde mağdur, doğrudan “korunan hukuki değer”in taşıyıcısıdır: yaşam hakkı, beden bütünlüğü, cinsel dokunulmazlık, malvarlığı, onur, özgürlük gibi değerler, bireyin üzerinde kişiselleşir; ceza hukuku da bu bireyi korumak üzerinden kendisini gerekçelendirir. Bu model, yapay zekâ destekli pornografi tartışmasında deepfake senaryosunda çok rahat işler; çünkü gerçek bir kişinin yüzü ve kimliği, pornografik sahneyle doğrudan çakışır. Fakat somut birey merkezli mağdur anlayışı, hibrit ve tam sentetik yüzler söz konusu olduğunda hızla zorlanmaya başlar: Yüz artık belirli bir bedene birebir bağlanamaz hâle geldiğinde, “mağdur var mı?” sorusuna yalnızca bu düzlemden cevap vermek, fiilen oluşan pek çok ihlâli “sistemin dışına itmek” sonucunu doğurur.

Mağdur kavramının ikinci düzlemi, toplumdur. Birçok suç tipi, teknik olarak “kişiye karşı” görünmekle birlikte, gerekçelendirme düzeyinde “topluma karşı” işlenmiş sayılır; örneğin genel ahlaka karşı suçlar, kamu barışını bozma suçları, kamu güvenliğine karşı suçlar, uyuşturucu suçları, çevre suçları vb. öğretide çoğu zaman “korunan hukuki değer toplumun düzenli işleyişi, sağlığı, güvenliği, ahlaki yapısıdır” denilerek açıklanır. Burada mağdur, tek tek bireylerden ziyade, bu bireylerin oluşturduğu sosyal bütündür. Çocuk pornografisinin kriminalizasyonunda da sıkça kullanılan argümanlardan biri budur: Bu tür içeriklerin varlığı, yalnızca görüntüdeki çocuğu değil, tüm çocuklar için risk ve istismar ihtimalini artıran bir “tehdit iklimi” yaratır; toplum, özellikle de çocuklar açısından güvenli bir sembolik alanın yok edilmesi söz konusudur. Yapay zekâ ile üretilen tam sentetik çocuk yüzlü pornografide, teknik olarak “somut çocuk yok” denildiğinde bile, aslında hedef alınan hukuki değer, toplumun çocukluğa bakışı ve çocukların toplumsal güvenlik hissidir; bu nedenle mağdur, yalnızca bireysel çocuk değil, çocuklardan oluşan toplum kesimi ve daha geniş anlamda toplumun kendisidir.

Üçüncü düzlemde, mağdur olarak devlet ve hukukî düzen karşımıza çıkar. “Devlete karşı suçlar”, “anayasal düzene karşı suçlar”, “adliyeye karşı suçlar”, “kamu idaresine karşı suçlar” vb. kategorilerde, dogmatik olarak korunan hukuki değer, doğrudan kamu otoritesinin ve normatif düzenin kendisidir. Örneğin bir mahkeme kararının yok sayılması, devletin itibarını zedeleyen fiiller, adaletin işleyişine müdahale eden eylemler, rüşvet vb. suçlarda mağdur, somut bir birey olmaktan çok, devlet aygıtı ve onun temsil ettiği hukuki düzendir. Bu bakış açısından, bazı temsiller “örneğin kamu otoritesini sistematik biçimde aşağılayan, yargıyı işlevsiz gösteren veya normatif düzeni bütünüyle alaya alan içerikler” doğrudan “hukuki düzenin” mağduriyetini gündeme getirebilir. Yapay zekâ pornografisi bağlamında bu düzlem özellikle şurada önem kazanır: Eğer sentetik yüzler üzerinden üretilen içerikler, hukukun çocukları, kadınları veya belirli grupları koruma iradesini sistematik olarak boşa düşürüp “yasal boşluk” yaratan bir alan inşa ediyorsa, aslında hukukî düzenin ceza normlarıyla ilan ettiği değerler sistemi fiilen deliniyor demektir. Bu durumda mağdur, sadece bireyler ve gruplar değil, aynı zamanda onların korunacağını vaat eden normatif düzenin kendisidir.

Dördüncü düzlem, ceza hukukunun en “yüksek” ve soyut mağdur figürünü barındırır: insanlık. Savaş suçları, soykırım, insanlığa karşı suçlar gibi uluslararası suçlarda, kurbanlar elbette somut bireylerdir; fakat suçun tanımlanış biçimi, ihlâle uğrayan hukuki değeri “insanlık ailesi”, “sivil nüfusun bir bölümü”, “insan onurunun ortak çekirdeği” gibi kolektif kategoriler üzerinden kurgular. Bu suçlarda mağdur, sadece öldürülen, işkence gören, yerinden edilen kişiler değil; insan olmanın anlamıyla bağdaşmayan bir saldırıya maruz kalan insanlık topluluğudur. Bu yaklaşım, mağdur kavramının bireyselden kolektife uzanan spektrumunu en uç noktaya taşır: Mağduriyet, bir ulusun, bir topluluğun veya tüm insanlığın ortak değerinin ihlâli olarak düşünülür. Yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü pornografi doğrudan “insanlığa karşı suç” kategorisine girmez elbette; ancak insanlık düzlemi fikri, şu bakımdan önemlidir: İnsanlık onurunun çekirdeğinde, belirli grupların ya da çocukların sistematik olarak cinsel nesne ve şiddet objesi yapılmaması, insan suretinin sınırsız metalaştırılmaması gibi normların yer aldığı kabul edilirse, sentetik yüzlerle de olsa insan suretinin sınırsız pornografik kullanımının, bu ortak çekirdeğe yönelik sürünerek gelen bir ihlâl olduğu iddia edilebilir.

Bu farklı düzlemler, mağdur kavramını düz çizgisel değil, eşmerkezli halkalar gibi düşünmeyi gerektirir. En iç halkada somut birey yer alır; ikinci halkada o bireyleri bir araya getiren toplum; üçüncü halkada bu toplumun üzerine kurulu devlet ve hukuki düzen; en dış halkada ise insanlık ailesi. Bir suç, kimi zaman yalnızca iç halkayı etkiler (iki kişi arasındaki basit yaralama); kimi zaman bütün halkalara aynı anda çarpar (soykırım gibi). Yapay zekâ pornografisinde sentetik yüz kullanımını bu şema üzerine yerleştirdiğimizde, deepfake’in çoğunlukla iç halkayı “somut birey mağduriyetini” açıkça tetiklediğini; hibrit yüzlerin hem bireysel hem toplumsal düzeyde belirsiz ama gerçek etkiler doğurduğunu; tam sentetik yüzlerin ise iç halkayı atlayıp doğrudan toplum, hukuki düzen ve kırılgan gruplar düzeylerinde mağduriyet üretme kapasitesine sahip olduğunu görürüz. “Gerçek mağdur yok” savunusu, aslında yalnızca merkezdeki halkaya bakıp, dış halkalardaki sarsıntıyı görmezden gelen indirgemeci bir okuma biçimidir.

Ceza hukuku teorisi, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, mağduru sadece birey düzeyinde tanımlamanın yetersizliğini fark ederek, soyut mağdur ve kolektif mağdur figürlerini daha açık biçimde tanımaya başlamıştır. Çevre suçlarında “gelecek nesillerin mağduriyeti”, finansal suçlarda “piyasanın işleyişinin mağduriyeti”, organize suçta “toplumun güven duygusunun mağduriyeti”, nefret suçlarında “belirli grupların ortak onurunun mağduriyeti” gibi formüller, mağdurun artık yalnızca “şu kişi” değil, “şu değer alanının taşıyıcıları” olduğunu kabul eder. Bu kabul, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzler tartışmasına doğrudan yansıtılabilir: Görüntüde adı, nüfus kaydı, yüzü belirlenebilir bir kişi olmasa da; mağdur, çocukluk kategorisi, kadınlık kategorisi, belirli bir etnik/dini grup ya da “insan suretinin pornografik metalaştırılmamış olması” yönündeki ortak beklenti olabilir. Bu durumda ihlâl edilen hukuki değer, soyut gibi görünen ama etkileri son derece somut olan bir kolektif menfaattir.

Burada kritik soru şudur: Ceza hukuku, mağdurun bu kadar geniş düzlemlerde inşa edilmesine izin verdiğinde, keyfî ve sınırsız bir cezalandırma alanı mı yaratır, yoksa gerçek mağduriyet biçimlerini daha hassas biçimde yakalayan bir koruma rejimine mi kavuşur? Teorik cevap, “her ikisi de mümkün” şeklindedir; bu yüzden, mağdurun somut bireyi aşan düzlemlerini kabul etmek kadar, hangi kriterlerle devreye gireceğini sınırlamak da önemlidir. İnsanlığa karşı suç tiplerinde bu kriterler, yaygınlık, sistematiklik, devlet politikası niteliği, belirli bir gruba yönelmiş ağır saldırı gibi parametrelerle çizilmiştir. Benzer şekilde, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin kolektif mağduriyet doğurduğu durumlar için de açık eşikler konulabilir: Çocuk suretlerinin cinsel içerikte kullanılması, belirli etnik/dini/kırılgan gruplara ait yüz tiplerinin aşağılayıcı ve şiddet içerikli pornografik temsillerde sistematik biçimde yeniden üretilmesi gibi. Bu eşikler, hem mağdur kavramını genişletir, hem de ceza hukukunun belirlilik ilkesini koruyacak şekilde çalışabilir.

Ceza hukuku teorisinde mağdurun somut birey, toplum, devlet, hukuk düzeni, insanlık gibi farklı düzlemlerde kurulabildiğini kabul ettiğimiz anda, yapay zekâ ile üretilen pornografik yüzler karşısında “gerçek mağdur yok” demek fikren savunulması zor bir pozisyon hâline gelir. Daha isabetli soru, şudur: Hangi senaryoda hangi düzeyde mağduriyet doğmaktadır ve bu mağduriyetin temelinde hangi hukuki değer yatmaktadır? Deepfake’te merkezî halka (somut birey) çok nettir; hibritte merkez ile çevre arasında gerilimli bir dağılım vardır; tam sentetikte ise mağduriyet, çoğu zaman dış halkalarda “toplum, çocukluk, kırılgan gruplar, temsil rejimi, hukuki düzen” yoğunlaşır. Ceza hukukunun görevi, bu halkaların hiçbirini kategorik olarak görmezden gelmeden ama her birinde açık, öngörülebilir ve ölçülü müdahale eşiği geliştirebilmektir. Ancak o zaman, yapay zekâ pornografisinde sentetik yüzlerin “mağdursuz suç illüzyonu”nu dağıtmak ve gerçekten korunmaya değer olan bireysel ve kolektif menfaatleri ceza hukuku radarına sokmak mümkün olacaktır.

Yapay zekâ ile oluşturulan yüzlü pornografide olası mağdur kategorileri tartışılırken, aslında ceza hukukunun “mağdur = görüntüdeki kişi” şeklindeki basitleştirici önkabulünün çok ötesinde, katmanlı bir zarar haritasıyla karşı karşıya olduğumuzu görmek gerekir. Bu üçlü ayrımın “(1) benzerlik yoluyla zarar gören bireyler, (2) toplumsal cinsel normlar ve özellikle kadın bedeni/çocuk imgesinin metalaşması, (3) eğitim verisi olarak kullanılan yüzlerin sahipleri” bu haritayı oldukça berrak biçimde açıyor. Her bir kategori, farklı bir “korunan hukuki değer” katmanına temas ediyor ve bu nedenle aynı fiil, üç farklı düzlemde üç farklı mağduriyet türü üretebiliyor. Dolayısıyla “gerçek mağdur yok” iddiası, ancak bu üç katmandan ilkine “doğrudan bireysel benzerlik mağduriyetine” indirgenen bir bakış açısından mümkün olabiliyor; oysa normatif olarak ciddiye alındığında, bu üç alanın her birinde ceza hukuku bakımından tartışmaya değer, üstelik büyük ölçüde somutlaşmış ihlaller söz konusu.

(1) Gerçek kişilere benzerlik yoluyla zarar gören bireyler, klasik mağdur kavramına en yakın duran kategori. Burada yapay zekâ modeli tarafından üretilen yüz, teknik raporlara göre “tam sentetik” veya “hibrit” olarak tanımlansa bile, sosyal algı düzeyinde belirli bir kişiye atfedilebilecek kadar güçlü bir benzerlik taşıyabilir. Mağdurun sosyal çevresi bu yüzü “sen” diye işaret ettiği anda, hukuken hangi terminoloji kullanılırsa kullanılsın, fiil artık soyut bir sentetik imgeye değil, somut bir kişilik alanına yönelmiş olur. İtibarın zedelenmesi, “senin videon çıktı” imalarıyla onurun aşınması, yeni iş/ilişki fırsatlarının bu algı nedeniyle bozulması, mağdurun kamusal ve özel hayatını daraltan ciddi bir sosyal sonuç doğurur. Bu durumda korunan hukuki değer, klasik anlamda şeref ve haysiyet, özel hayatın gizliliği ve cinsel özne olarak kendini temsil etme özgürlüğüdür; mağdur da, yüzü “tam sen olmasa da bence sensin” diye damgalanan bireydir. Burada hukukun, teknik üretim raporlarını kalkan gibi kullanıp “ama model buna X demiyor” diyerek sosyal gerçekliği yok sayması, mağduriyetin en çıplak formunu görmezden gelmesi anlamına gelir.

Bu birinci kategorideki zarar, çoğu zaman salt itibar kaybıyla sınırlı da değildir; mağdurun kendi bedeni, cinselliği ve topluluk içindeki varlığıyla kurduğu öznel ilişki de altüst olur. “Benim yüzüme benzeyen biriyle, benim adım zikredilerek bu tür içerik üretiliyorsa” duygusu, kişinin hem bedensel hem cinsel dokunulmazlığı üzerinde özneleşme kapasitesini zedeleyen derin bir travma yaratır. O kişi artık hangi fotoğrafını paylaşacağını, hangi ortamda görünür olacağını, kiminle ilişki kuracağını bu risk hesabına göre yeniden kurgular; böylece yapay zekâ ürünü bir görüntü, mağdurun hayatında hukuki literatürde çoğu zaman “görünmez” kalan bir otocensür, geri çekilme ve sosyal izolasyon sürecini tetikler. Burada mağduriyet, yalnızca dışsal damgalamada değil, içsel benlik tasarımında da tezahür eder; bu da ceza hukukunun korumakla yükümlü olduğu kişilik alanının fiilen daralması anlamına gelir.

(2) Toplumun cinsel özgürlük ve mahremiyet normları; özellikle kadın bedeninin ve çocuk imgesinin radikal metalaşması bağlamında, mağdur kavramı bireysel olmaktan çıkarak kolektif bir hukukî değere doğru genişler. Yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografi, sadece tekil fantezileri besleyen izolasyonlu bir alan değildir; platform mimarileri, öneri algoritmaları ve viral dolaşım pratikleri nedeniyle, cinselliğe, bedenlere, özellikle de kadın ve çocuk suretine dair ne tür temsillerin “normal” ve “tüketilebilir” olduğuna ilişkin güçlü normatif sinyaller verir. Sürekli genç, ince, nesneleştirilmiş kadın yüzlerinin ve çocuklukla flört eden suretlerin erotize edildiği sentetik içerik rejimi, gerçek kadınların ve çocukların kamusal/özel alandaki güvenlik ve özneleşme imkanlarını zayıflatan bir kültürel alt tabaka üretir. Bu durumda ihlâl edilen hukuki değer, yalnızca tek tek kişilerin onuru değil; kadınların ve çocukların insan onuruna uygun, nesneleştirilmemiş bir hayat alanına sahip olma hakkı ile toplumun cinsel şiddeti sıradanlaştırmayan bir ifade ortamına sahip olma menfaatidir.

Bu ikinci kategorideki mağduriyeti “soyut ahlak” ile karıştırmamak gerekir. Burada devletin veya çoğunluğun ahlaki hassasiyetleri değil, halihazırda kırılgan olan grupların (kadınlar, çocuklar, belirli azınlıklar) zaten tarihsel olarak kırılmış cinsel ve bedensel özneliğinin daha da aşındırılması söz konusudur. Yapay zekâ modelleri, mevcut pornografi endüstrisinin cinsiyetçi ve çocuklaştırıcı kalıplarıyla eğitildiğinde, bu kalıpları katlanarak yeniden üretir; “tam sentetik” olsa bile “masum çocuk yüzü”nü erotize eden sahneler, gerçek hayattaki çocuklara yönelik tehdit algısını, fail adaylarının eşiğini ve toplumsal tolerans seviyesini fiilen etkiler. Bu anlamda mağdur, yalnızca görüntüdeki “kimse” değil, çocukluk statüsünün kendisi ve bu statünün taşıyıcısı olan tüm gerçek çocuklardır; aynı şekilde, sentetik kadın yüzleri üzerinden sürekli yeniden üretilen tahakküm ve şiddet imgeleri, gerçek kadınların kamusal alanda korkusuz var olma hakkını fiilen daraltır. Normatif düzeyde ihlâl edilen değer, cinsel özgürlüğün sadece “istediğini yapma özgürlüğü” değil, aynı zamanda rızaya dayalı, şiddetsiz ve eşitlikçi bir cinsel kültür içinde yaşama hakkıdır.

Bu çerçevede toplumun mahremiyet normları da doğrudan etkilenir. Eğer yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografi, “her yüz cinsel malzeme olabilir” fikrini kültürel olarak pekiştiriyorsa, mahremiyet artık dört duvarla, perdeyle, şifreyle korunabilen bir alan olmaktan çıkıp, sürekli işgal edilebilir bir potansiyel veri alanına indirgenir. Herhangi bir sosyal medya fotoğrafının ileride bir model tarafından kazınarak sentetik pornografiye malzeme yapılabileceği bilgisi, toplumda yaygın bir dijital paranoya ve güvensizlik duygusu üretir. Bu durumda ihlâl edilen hukuki değer, yalnızca tekil mahremiyet ihlâlleri değil, toplumun bütünü açısından “görüntü üreterek var olma” özgürlüğünün fiilen kısılmasıdır. İnsanlar, potansiyel sentetik istismar riskini düşünerek, kamusal görünürlüklerini azaltmak zorunda kalır; bu da ifade özgürlüğünden kamusal katılıma kadar uzanan geniş bir hak yelpazesini dolaylı olarak daraltır. Toplumsal mağduriyet, burada bireysel dosyalarda görünmeyen ama normların zemininde biriken bir kırılma olarak okumayı gerektirir.

(3) Eğitim verisi olarak kullanılan yüzlerin sahipleri, belki de şu anki hukukî tartışmalarda en az görünen ama ontolojik düzeyde en erken mağdur edilen kategori. Bir yüz, rıza dışı veri madenciliğiyle veya “kullanım şartları”nın arkasına saklanan belirsiz onay mekanizmalarıyla devasa eğitim setlerine dahil edildiğinde, o kişi yalnızca bir fotoğrafını paylaşmış olmuyor; yüzünün, ileride hangi bağlamlarda yeniden üretileceğini öngöremediği bir latent uzama hammadde olarak aktarılıyor. Sentetik pornografi üreten bir model, bu veriyi kullanarak hibrit veya tam sentetik yüzler üretmeye başladığında, veri öznesi “görüntüde doğrudan tanınmasa bile” kendi biyometrik izlerinin bu üretimin içinde “eridiğini” bilmeden fiilen mağdur hâline geliyor. Burada ihlâl edilen hukuki değer, salt “kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmemesi” teknik formülünden ibaret değildir; aynı zamanda kişinin biyometrik kimliğinin cinsel şiddet ve nesneleştirme pratiklerine dolaylı biçimde entegre edilmemesi hakkıdır.

Eğitim verisi mağduru, çoğu zaman kendi mağduriyetinin farkında bile değildir; çünkü modelin iç yapısı şeffaf değildir, hangi yüzlerin hangi ağırlıklarla çıktıya yansıdığı bilinmez. Bu “farkındasızlık”, mağduriyeti ortadan kaldırmaz; aksine, onu “radikal biçimde görünmez” kılar. Veri öznesi, yüzünün model içinde nasıl yaşadığını bilmediği için, gönüllü bir rıza verip vermediğini de gerçek anlamda değerlendiremez; hukuki düzen, “temsilen onay” veya “genel kullanım izni” gibi kavramlarla bu belirsizliği normalleştirdiğinde, aslında bireyin yüzü üzerindeki egemenlik hakkını fiilen yok saymaktadır. Özellikle sentetik pornografi üreten veya bu alana entegre olma ihtimali yüksek modeller bakımından, biyometrik verinin konusunu bilgilendirilmiş, spesifik ve geri alınabilir bir rıza olmaksızın bu risk alanına sürüklemek, başlı başına bir mağduriyet türü olarak tanımlanmayı hak eder.

Bu üçüncü kategorinin ceza hukukuyla ilişkisi, ilk bakışta “daha çok veri koruma hukuku konusu” gibi görünse de, sentetik pornografi bağlamında bu ihlâlin doğurabileceği sonuçlar, klasik kişilik suçlarıyla doğrudan kesişir. Bir kişinin yüzü, rızası dışında model eğitimine dahil edilmişse ve model bu veriden türeyen sentetik yüzlerle çocuk suretli veya kadına yönelik şiddet içeren pornografi üretiyorsa, veri öznesi istemeden bu temsillerin “biyometrik soy ağacı”na eklenmiş demektir. Bu soy ağacı, mağduru görüntüde göstermese bile, onun yüzünü, dolayısıyla kimliğini, etik ve hukuki bakımdan ağır sorunlu bir pratikle yansızca ilişkilendirilmiş kılar. Bu nedenle ihlâl edilen hukuki değeri, yalnızca “veri işleme şartları”na değil, kişilik hakkının bir açılımı olarak “biyometrik bütünlüğün güvenli kullanım alanı”na bağlamak gerekir.

Bu üç mağdur kategorisini birlikte düşündüğümüzde, yapay zekâ ile yüzlü pornografi üretiminin “mağdursuz bir teknik deney alanı” değil, üç farklı düzlemde “bireysel, kolektif, verisel” somut ve katmanlı mağduriyetler üreten bir pratik olduğu ortaya çıkar. Birinci kategori, klasik ceza hukukunun alışık olduğu bireysel onur/mahremiyet ihlâline işaret eder; ikinci kategori, toplumun ve kırılgan grupların cinsel özneleşme imkânlarını zayıflatan sembolik şiddeti görünür kılar; üçüncü kategori ise, hukukun henüz kavramsallaştırmakta zorlandığı ama ontolojik olarak çoktan başlamış bir veri temelli mağduriyet rejimini tarif eder. Normatif görev, bu üç alanı da kapsayan bir mağdur şeması kurmak; deepfake, hibrit ve tam sentetik yüz senaryolarında hangi kategori(ler)in, hangi yoğunlukta devreye girdiğini açık kriterlerle belirleyebilen bir ceza hukuku yaklaşımını inşa etmektir. Aksi hâlde “no real person involved” formülü, bu üç katmandaki gerçek mağdurları sistematik biçimde suskun ve isimsiz bırakmaya devam edecektir.

“Gerçek mağdur yok, dolayısıyla suç yok” önermesi, ilk bakışta liberal ceza hukuku sezgileriyle uyumlu, hatta cazip bir formül gibi görünür: Ceza hukuku, bireysel zararın olmadığı alanlara girmemeli, soyut ahlakı veya devletin ideolojik tercihlerini korumak için kullanılmamalıdır. Ancak bu cümle, iki kritik noktayı sistematik olarak karıştırır: (i) “mağdur”u yalnızca dar anlamda belirlenebilir birey ile özdeşleştirmek ve (ii) “zarar”ı yalnızca maddi veya kısa vadede ölçülebilir bir olumsuzluk olarak görmek. Oysa modern ceza hukuku, özellikle cinsel suçlar, çocuk pornografisi, nefret söylemi, çevre suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi alanlarda, uzun süredir hem mağduru hem zararı çok daha geniş bir hukuki değerler dizisi içinde kavramaktadır. Bu nedenle “gerçek mağdur yok” cümlesi çoğu zaman, gerçekte var olan fakat soyut, kolektif veya zamana yayılmış mağduriyet biçimlerini görmezden gelen bir söylemsel kısayoldan ibarettir; hukuken “savunulabilirlik” iddiası da ancak bu körlüğün sürdürülebildiği ölçüde ayakta durur.

Her şeyden önce, ceza hukukunun koruduğu hukuki değerlerin önemli bir kısmı, zaten doğası gereği kolektif veya soyut niteliktedir. Çevre suçlarında korunan “sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkı”, nefret söylemi suçlarında korunan “belirli grupların onuru ve eşitliği”, çocuk pornografisinde korunan “çocukluğun cinsel dokunulmazlığı”, insanlığa karşı suçlarda korunan “insanlığın ortak onuru” somut tek bir bireye indirgenemeyen değerlerdir. Buna rağmen ceza normu, bu değerler ihlâl edildiğinde devreye girmekte ve “mağdur yok” savunmasını kabul etmemektedir. Çünkü mağduriyet, burada tek tek bireylerin ad ve soyadlarıyla gösterilmesinden çok, bu kişilerin mensup olduğu kategori, statü veya insanlık topluluğunun yaralanması üzerinden tanımlanır. Dolayısıyla, ceza hukuku teorisi açısından “mağdursuz suç” kategorisinin varlığı (örneğin soyut tehlike suçları), “mağdur”un daima isim verilebilir birey olması gerektiği tezini zaten zayıflatmıştır.

Bu çerçeve, yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografide kullanılan “no real person involved” formülünün ne tür bir ideolojik işlev gördüğünü de açığa çıkarır. “Gerçek kişi yok” denildiğinde, aslında kastedilen şudur: Görsel çıktıda birebir teşhis edilebilir bir kişi yok; dolayısıyla klasik anlamda bireysel mağduriyet tespiti zordur. Fakat bu, hiç kimsenin zarar görmediği anlamına gelmez; sadece zararın dağıldığı, soyutlaştığı ve kolektifleştiği anlamına gelir. Sentetik çocuk yüzlü pornografide, gerçek bir çocuğun bedeni kullanılmıyor olabilir; ama “çocuk sureti”, cinsel nesne haline getirilmekte ve çocukluk kategorisinin dokunulmazlığı ihlâl edilmektedir. Kadın yüzlerinin sonsuz varyasyonlarla şiddet, tahakküm ve nesneleştirme bağlamında üretilmesi, belirli bir kadına birebir atfedilmese bile, kadınların kolektif onuru ve cinsel özneliği üzerinde ciddi bir sembolik şiddet oluşturur. Benzer şekilde, biyometrik verileri eğitim setine karıştırılan kişiler, görüntüde görünmeseler bile, yüzlerinin istatistiksel gölgesinin bu içeriklerin hammaddesi haline gelmesiyle veri temelli bir mağduriyet yaşarlar. “Gerçek mağdur yok” cümlesi, bu üç düzlemdeki (bireysel benzerlik, kolektif temsil, veri öznesi) mağduriyet biçimlerini kategorik olarak reddederek, hukuki tartışmayı en dar ihtimalle “teşhis edilebilir birey” sınırlamaya çalışır.

Niceliksel veya kanıtlanabilir zarar arayışı da, “suç yok” iddiasını desteklemek için sıklıkla devreye sokulur: “Sentetik çocuk yüzlü pornografi, gerçek bir çocuğun bedenine dokunmuyor; o hâlde kime ne zarar var?” Bu soru, ceza hukuku teorisinde çoktan aşılmış bir tartışmayı yeniden ısıtır: Zararın yalnızca fiziksel, ekonomik veya kısa vadede ölçülebilir bir olumsuzluk olarak tanımlanamayacağı, onur, mahremiyet, güvenlik hissi, eşitlik ve ayrımcılık gibi değerlerin de zararın konusu olabileceği kabul edilmiştir. Çocuk pornografisi, gerçek çocuk görüntüsü içermeyen materyalleri bile cezalandırdığında, zararı şöyle kavramsallaştırır: Çocuk bedeninin cinsel nesneleştirilmesini normalleştiren her temsil, gerçek çocuklar için risk eşiğini düşüren bir ortam yaratır; gelecekteki muhtemel mağdurların sayısını artırır; çocukluğun kendisini, “potansiyel cinsel fantezi nesnesi” statüsüne indirger. Burada zarar, bugünün belirli bir çocuğunda değil, çocukluğun sembolik ve normatif statüsünde somutlaşır. Aynı mantık, yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografi için de geçerlidir: Sentetik çocuk yüzlerinin, “masum ama erotize edilmiş” figürlerin, belirli kadınlık tiplerinin sürekli yeniden üretimi, gelecekteki somut ihlâllerin zemini ve kültürel meşruiyetini inşa eder.

“Gerçek mağdur yok” söylemi, çoğu zaman ispat güçlüğü ile “mağdursuzluk”u kasıtlı biçimde karıştırır. Kolektif veya soyut mağduriyet biçimlerinde, etkilerin tek tek bireyler üzerindeki yansımalarını ölçmek, derlemek ve dosya bazında göstermek zordur; bu zorluk, iddia edilen zararların hayali olduğu anlamına gelmez. Nefret söylemi, çevre suçları veya piyasa manipülasyonu vakalarında, hangi bireyin tam olarak ne kadar zarar gördüğünü birebir ispat etmek çoğu zaman imkânsıza yakındır; yine de hukuk, bu suçları “soyut zarar” kategorisine atıp cezalandırmaktan vazgeçmez. Çünkü korunan hukuki değer, bireysel zararların toplamından ibaret değildir; örneğin, piyasaya güven, çevrenin bütünlüğü, belirli bir grubun onuru gibi daha üst düzey menfaatlerdir. Yapay zekâ pornografisinde sentetik yüz kullanımının ürettiği zararlar da, benzer şekilde, tekil olay düzeyinde ölçülmekten çok, norm, beklenti ve risk iklimi üzerinden kavranmalıdır. “Hangi kadının hayatı tam olarak ne kadar bozuldu?” sorusunun cevabı zor bulunuyor diye, kadın bedeninin sistematik nesneleştirilmesinin “kimseye zarar vermediği” iddia edilemez.

Buradan, soyut / kolektif mağduriyet kavramına geçmek gerekir. Soyut mağduriyet, ihlâle uğrayan hukuki değerin somut bir bireyde yoğunlaşmadığı, fakat belirli bir kategori, statü veya kolektif menfaat üzerinden tanımlandığı durumlardır. Kolektif mağduriyet ise, mağdurun “belirli bir gruba mensup herkes” olduğu durumlardır: çocuklar, kadınlar, belirli etnik/dini azınlıklar, hatta insanlık ailesi. Bu tip mağduriyette, zarar iki düzlemde işler: (i) Gruba mensup her bireyin şimdiki ve gelecekteki yaşam koşulları ve güvenlik algısı zayıflar; (ii) bu gruba ilişkin toplumsal temsil rejimi, aşağılayıcı, nesneleştirici veya şiddet içeren kalıplarla doldurulur. Yapay zekâ ile üretilen yüzlü pornografide sentetik çocuk yüzleri, “küçük gösterilen” kadın yüzleri, belirli azınlık suretlerinin egzotikleştirilmiş veya aşağılanmış biçimleri, soyut/kolektif mağduriyetin tipik örnekleridir: Görüntüde tekil bir çocuk yoktur; ama çocukluk kategorisi hedef alınmıştır. Görüntüde belirli bir kadın yoktur; ama kadın bedeni ve kadınlık figürü, sistematik olarak cinsel tahakküm nesnesi haline getirilmiştir.

Ceza hukuku teorisi, bu tür soyut/kolektif mağduriyetleri tamamen dışlamak yerine, onlar için özel suç tipleri ve eşikler geliştirme yoluna gitmiştir. Çocuk pornografisinde “gerçek çocuk” şartını aramayan düzenlemeler, nefret söylemi suçlarında doğrudan grubu hedef alan ifadeleri cezalandıran hükümlerde, sağlığı tehlikeye sokma suçlarında somut zarar yerine soyut tehlike yeterli görüldüğünde, tam da bu soyut/kolektif mağduriyetin hukuki tanınmışlığını görürüz. Kritik olan, bu tanınmayı sınırsızlaştırmak değil; belirli kriterlere bağlamaktır: Korunan hukuki değerin kırılgan niteliği (örneğin çocukluğun dokunulmazlığı), temsilin ağır aşağılayıcı veya şiddet içeren karakteri, temsil sıklığı ve sistematikliği, maruz kalan grubun tarihsel olarak zaten dezavantajlı oluşu gibi. Yapay zekâ pornografisi bağlamında sentetik yüzler için benzer bir eşik düşünmek mümkündür: Her sentetik cinsel içerik değil ama çocuk suretini merkeze alan, belirli grupları aşağılayan, şiddetle birleşen, yaygın ve sistematik kullanımlar soyut/kolektif mağduriyet eşiğini aşan davranışlar olarak tanımlanabilir.

“Gerçek mağdur yok, dolayısıyla suç yok” önermesinin hukuken savunulabilirliği, işte bu noktada çökmeye başlar. Çünkü bu önerme, hangi düzeyde hangi hukuki değerin ihlâl edildiği sorusunu sormadan, mağduriyet tartışmasını tek bir düzleme indirger: Görüntüde identifiye edilebilir birey yoksa, zarar yoktur; zarar yoksa suç da yoktur. Oysa yukarıda çizilen tablo, yapay zekâ ile üretilen pornografide en az üç düzlemde mağduriyet doğabileceğini gösteriyor: (1) Benzerlik yoluyla bireysel mağduriyet; (2) temsil rejimi üzerinden soyut/kolektif mağduriyet (kadınlar, çocuklar, kırılgan gruplar); (3) biyometrik veri üzerinden veri öznesi mağduriyeti. Bu üç düzlem, ceza hukukunun koruduğu hukuki değerler haritasına tek tek yerleştirildiğinde, “mağdur yok” söyleminin aslında bu haritayı daraltma, görmezden gelme ve hukuku sorumluluktan kaçırma işlevi gördüğü ortaya çıkar.

Soyut/kolektif mağduriyetin tanınması, ceza hukukunun keyfî genişlemesi anlamına gelmek zorunda değildir; tersine, yapay zekâ pornografisi gibi yeni risk alanlarında, teknolojik söylemin ürettiği mağdursuzluk illüzyonunu kırmanın tek realist yoludur. “No real person involved” ibaresi, bugünün platformlarında teknik bir açıklama değil, normatif bir beyandır: “Kimseyi incitmiyoruz, dolayısıyla yaptığımız şey hukuken de önemsizdir.” Oysa ceza hukuku, soyut/kolektif mağduriyet kavramını ciddiye aldığı ölçüde, şu karşı soruyu sorabilir: “Gerçekten hiç kimse mi? Çocukluk, kadınlar, belirli gruplar, verisi kullanılan kişiler bu denklemde neredeler?” Bu sorulara verilen dürüst yanıt, “gerçek mağdur yok, dolayısıyla suç yok” formülünün, yapay zekâ çağında artık ne dogmatik ne de etik olarak savunulabilir bir ceza hukuku politikası olmadığını; en fazla, hızla genişleyen bir ihlâl alanını “soyut” ve “mağdursuz” etiketleriyle görünmez kılmaya yarayan bir retorik olduğunu gösterir. Soyut ve kolektif mağduriyet kavramlarının açık ve ölçülü biçimde inşası ise, bu retoriği boşa çıkarıp, gerçekten korunmaya değer hukuki menfaatleri “bireysel, kolektif ve verisel düzeyde” ceza hukuku sahnesine geri çağırmanın zorunlu aracıdır.

V. BENZERLİK EŞİĞİ VE “TANINABİLİRLİK”: SENTETİK YÜZDEN GERÇEK KİŞİYE UZANAN HAT

Benzerlik eşiği ve tanınabilirlik sorusu, yapay zekâ ile oluşturulan yüzlü pornografide bireysel mağduriyetin kapısını açan, adeta “ontolojik kilit” işlevi gören bir kavşak noktasındadır. Sentetik yüz ile gerçek kişi arasındaki ilişki, teknik düzeyde bir “piksel yakınlığı” veya morfolojik örtüşme sorunu gibi görünebilir; oysa ceza hukuku ve kişilik hakları bakımından asıl kritik olan, sosyal algının bu yüzü kime atfettiğidir. Başka bir ifadeyle, mesele “model çıktısı X kişisine yüzde kaç benziyor?” sorusundan ibaret değildir; esas soru, “bu görüntüyü gören makul izleyici, makul sosyal çevre veya mağdurun yakın çevresi, bu yüzü belirli bir kişiyi işaret ediyor olarak okuyor mu?” sorusudur. “Benzerlik eşiği” tam da bu noktada, teknik benzerliğin ötesinde, hukuken hangi düzeyde benzerlik ve bağlam kesiştiğinde, sentetik bir imgenin gerçek bir kişiyi hedef alan hukuka aykırı temsile dönüştüğünü belirleyen normatif sınırdır.

Tanınabilirlik kavramını zorlaştıran husus, bunun hiçbir zaman salt yüz hatları üzerinden işlememesi; daima bağlam işaretleriyle birlikte çalışmasıdır. Bir sentetik yüz, morfolojik olarak mağdura yüzde 60-70 benziyor olabilir; tek başına bu bilgi, hukuken yeterli görülmeyebilir. Ancak aynı görüntü, mağdurun sıklıkla bulunduğu bir mekânı çağrıştıran arka planla, mağdurun kullandığına benzer kullanıcı adıyla, mağdurun gerçek hayat öyküsüne gönderme yapan altyazılarla veya mağdurun yakın sosyal çevresinin yoğun bulunduğu bir platformda dolaşıma sokulduğunda, tanınabilirlik eşiği saatler içinde aşılabilir. Bu durumda artık “sadece yüz benzerliği”nden değil, yüz + bağlam + dağıtım ağı bileşiminden oluşan bir tanınabilirlik matrisi söz konusudur. Hukukun benzerlik eşiğini belirlerken, yalnızca yüzün geometrik özelliklerine değil, bu matrise bütünsel olarak bakması gerekir; aksi hâlde, faili koruyan teknik raporlarla, mağdurun sosyal gerçekliği arasındaki uçurum büyür.

Benzerlik eşiği, ayrıca “kime göre tanınabilirlik?” sorusuyla da çatallanır. Bir görüntünün genel kamu bakımından tanınabilirlikle, mağdurun ailesi, arkadaş çevresi, meslektaşları gibi dar ama kritik bir sosyal halka bakımından tanınabilirliği aynı şey değildir. Bir sentetik yüz, geniş kitleler için sıradan bir “anonim kadın” imgesi gibi görünebilir; ancak mağdurun yakın çevresi, mimik, yüz oranları, saç stili, poz verme biçimi, hatta görüntünün estetiği üzerinden o kişinin kim olduğunu hemen tespit edebilir. Ceza hukuku ve kişilik hakları doktrini, geleneksel olarak tanınabilirlik değerlendirmesinde “ilgili çevre” kavramına başvurur; yani herkesin değil, öncelikle o kişiyle ilişki içinde olanların algısı belirleyicidir. Yapay zekâ pornografisi bağlamında da benzerlik eşiğinin, “bunu herkes tanır mı?” sorusuna indirgenmesi tehlikelidir; çoğu zaman mağduriyet, tam da mağdurun en kırılgan olduğu, en çok önem verdiği bu dar çevrede ortaya çıkar. Dolayısıyla, sentetik yüzün mağdura atfının, sınırlı ama anlamlı bir sosyal grup içinde gerçekleşmesi, tanınabilirlik eşiğini geçmek için yeterli kabul edilmelidir.

Bu noktada, benzerlik eşiğini salt “objektif” bir teste indirgeme eğilimi de sorunludur. Elbette hukuk, salt öznel hissiyatlara dayanarak cezalandırma yapamaz; “bana benziyor gibi geldi” ifadesi tek başına yeterli olamaz. Ancak bu, mağdurun öznel deneyimini bütünüyle devre dışı bırakmayı gerektirmez. Tanınabilirlik değerlendirmesi, karma bir test olmak zorundadır: Bir yandan, makul bir üçüncü kişinin ve mağdurun sosyal çevresinin gözünden bakılan objektifleştirilmiş bir algı testi; diğer yandan, bizzat mağdurun bu görüntünün kendi hayatına, ilişkilerine ve öznel bütünlüğüne nasıl etki ettiğine dair anlatısı. Örneğin mağdur, “iş yerimdeki üç kişi bu videoyu bana gönderip ‘sen misin?’ diye sordu” dediğinde, tanınabilirlik eşiği soyut bir izlenim olmaktan çıkar, fiilen gerçekleşmiş bir sosyal atfa dönüşür. Normatif olarak benzerlik eşiğini belirlemek, tam da bu tür somut atıf örüntülerini ciddiye almayı gerektirir.

Sentetik yüzlerde benzerlik eşiği, ayrıca “bilinçli hedefleme” ile “rastlantısal benzerlik” arasındaki fark üzerinden de yeniden düşünülmelidir. Yaratıcı veya fail, modeli “X kişisine benzeyen yüz üret” niyetiyle kullanmış olabilir; buna dair yazışmalar, prompt kayıtları, deneme çıktıları gibi dijital izler varsa, bu kasıt son derece önemlidir. Ancak hukuk, sadece bu tür “bilinçli hedefleme” senaryolarına odaklanırsa, rastlantısal ama fiilen mağduriyet üreten benzerlikleri tamamen dışarıda bırakmış olur. Bir sentetik yüz, tesadüfen belirli bir kişiye çok benzeyebilir; ama bu tesadüf, mağdurun sosyal çevresinde onu pornografik içerikle özdeşleştirilmesine yol açıyorsa, mağduriyetin gerçekliği kasıtlı deepfake senaryosundakinden daha az değildir. Benzerlik eşiğini belirleyen şey, çoğu durumda failin niyeti değil, meydana gelen atfın ağırlığı ve yaygınlığıdır. Bu nedenle, ceza hukuku kasıt unsurunu suç tipinin kendi içinde ayrıca tartışabilir; fakat tanınabilirlik eşiğini sırf failin sübjektif niyetine bağlamak, mağduriyetin ontolojik düzeyini yanlış yere sabitlemek olur.

Benzerlik ve tanınabilirlik tartışmasında devreye giren bir başka boyut, mistaken identity “yanılgılı teşhis” problemidir. İzleyiciler, sentetik bir yüzü, aslında hiç benzemediği hâlde, belli bir önyargı, dedikodu veya şüphe atmosferi içinde mağdura atfedebilir. Özellikle sosyal medyada “bu kesin X, bak mimiklerine” gibi yorumlar, teknik benzerlik düşük olsa bile, sosyal atfı güçlendirebilir. Bu durumda sorulması gereken kritik soru şudur: Hukuk, yalnızca teknik benzerliğin yüksek olduğu tanınabilirlik durumlarını mı mağduriyet saymalı, yoksa toplumsal yanlış tanıma pratiklerini de dikkate almalı mı? Yargılama pratiği açısından bakıldığında, en makul yaklaşım, teknik benzerliğin çok zayıf olduğu, atfın tamamen spekülasyona dayandığı vakalarda ceza hukuku müdahalesini sınırlamak; ancak teknik benzerlik orta düzeyde dahi olsa, sosyal atfın yoğun ve mağdur için fiilen yıkıcı sonuçlar doğurduğu durumlarda, benzerlik eşiğini “aşıldı” kabul etmektir. Zira mağdurun hayatını altüst eden şey, modelin piksel seviyesindeki farkları değil, çevresinin onu bu görüntüyle özdeşleştirmesidir.

Tanınabilirlik tartışmasında sıklıkla başvurulan savunma stratejilerinden biri, içeriğe eklenen “bu görüntü tamamen yapay zekâ ile oluşturulmuştur, gerçek bir kişiyi temsil etmemektedir” türü uyarılardır. Bu tür etiketler, platformlar nezdinde sorumluluğu hafifletici teknik önlem gibi sunulur; oysa mağdurun sosyal çevresinde işleyen tanınma mekanizması, çoğu zaman bu uyarıyla ilgilenmez. Bir görüntü “bu yapaydır” diye işaretlense bile, yüz mağdura çok benziyorsa, izleyici “ama yine de senin gibi, bence seni taklit ediyorlar” diyerek atfı sürdürebilir. Burada benzerlik eşiğini düşüren veya yükselten şey, etiketleme stratejileri değil, yüzün sosyal okumaya ne kadar açık olduğudur. Bu nedenle, hukukun tanınabilirlik değerlendirmesinde, bu tür uyarıları otomatik bir kurtarıcı unsur olarak kabul etmemesi gerekir. Tam tersine, etikete rağmen mağdurun yakın çevresinde ciddi bir atıf ve damgalama yaşanıyorsa, içerik belki de daha “sinsi” bir mağduriyet üretmektedir; çünkü “zaten yapay” kılıfı, failin sorumluluğunu görünmez kılan bir perde işlevi görmektedir.

Benzerlik eşiği meselesi, hangi hâllerde sorumluluğun sadece özel hukuk (tazminat, erişim engeli) veya platform sorumluluğu düzeyinde kalacağı, hangi hâllerde ceza hukukuna kapı aralanacağı sorusuyla da yakından bağlantılıdır. Çok düşük benzerlik ve sınırlı tanınabilirlik içeren vakalarda, ceza hukuku yerine daha hafif mekanizmaların devreye girmesi ölçülü olabilir; ancak belirli bir eşiğin üzerinde “örneğin mağdurun adına doğrudan göndermeler, yoğun sosyal atıf, mağdurun meslekî ve kişisel hayatında ciddi yıkım” ceza hukuku müdahalesinin meşru sayılması gerekir. Bu eşik, soyut bir “yüzde” ile değil; olayın bütünselliği, atfın yoğunluğu, mağdurun konumu (örneğin kamuya açık bir figür mü, kırılgan bir kişi mi), görüntünün cinsel ve aşağılayıcı içeriğinin şiddeti gibi kriterlerle belirlenmelidir. Böylece tanınabilirlik, yalnızca estetik bir benzerlik sorunu olmaktan çıkıp, hukuki bir etki ve sorumluluk filtresine dönüşür.

Benzerlik eşiğini teorik olarak bu kadar detaylandırmak, yalnızca geçmişteki vakaları değerlendirmek için değil, ex ante koruma tekniklerini tasarlamak için de gereklidir. Yüz tanıma ve benzerlik tespiti algoritmaları, modellerin ürettiği sentetik yüzleri, kamuya açık görüntü havuzlarıyla karşılaştırarak, belirli bir eşik üzerinde benzerlik tespit edildiğinde içerik üretimini engelleyebilir veya en azından uyarı verebilir. Ancak bu tür teknik çözümler, hangi benzerlik düzeyinin hukuken riskli sayılacağına dair normatif bir mutabakata dayanmadıkça, ya aşırı korumacı davranıp meşru içerikleri engelleyecek, ya da aşırı esnek davranıp gerçek mağduriyetleri ıskalayacaktır. Bu yüzden, “sentetik yüzden gerçek kişiye uzanan hat”ın nasıl çizileceği, yalnızca teorik bir tartışma değil; aynı zamanda, yapay zekâ geliştiren şirketlerin, platformların ve düzenleyicilerin somut tasarım kararlarını belirleyecek bir eşik tartışmasıdır. Benzerlik ve tanınabilirlik, bu nedenle, çalışmanın önceki bölümlerinde tartışılan mağduriyet katmanlarını bireysel düzeyde görünür kılan ama aynı zamanda kolektif ve verisel mağduriyetlerle de kesişen merkezi bir kavram olarak, normatif şemanın omurgasını oluşturmaktadır.

Benzerlik eşiği tartışması, aynı zamanda ispat hukuku ve kanıt standardı meselesine de açılır. Bir mahkemenin önüne, yapay zekâ ile üretilmiş pornografik bir görüntü ve “bu bana benziyor, benim yüzüm istismar edildi” diyen bir mağdur geldiğinde, hâkimin elinde ne tür ölçütler olmalıdır? Klasik bilirkişilik yaklaşımı, çoğu zaman yüz tanıma uzmanlarına, dijital adli bilişim raporlarına ve belki de otomatik yüz benzerlik algoritmalarına başvurmayı önerir. Oysa bu araçlar, sentetik üretim söz konusu olduğunda, iki bakımdan yanıltıcı olabilir: Birincisi, model çıktısının hiçbir gerçek yüzle birebir çakışmaması nedeniyle algoritmalar “benzer ama aynı değil” sonucu verecek; ikincisi, algoritmaların eğitildiği veri setleri, “insan algısı”nın inceliklerini yansıtmakta yetersiz kalacaktır. İnsan gözü, özellikle de mağdurun yakın çevresi, kimi zaman çok küçük mimik, bakış, yüz oranı farklarını bile “bu kesin X” diye okuyabilir; algoritma ise bu nüansları “eşik altında” gösterebilir. Bu durumda benzerlik eşiğini sadece teknik raporlara bağlamak, mağduriyetin en yoğun hissedildiği alanı, yani insan algısını cezai değerlendirmeden dışlamak anlamına gelir. Dolayısıyla tanınabilirlik, hem teknik hem sosyolojik hem de psikolojik verilerin birlikte değerlendirildiği, çok boyutlu bir ispat rejimi gerektirir.

Benzerlik eşiğinin bir başka boyutu, önceden var olan görünürlükle ilgilidir. Kamuya mal olmuş kişiler “siyasetçiler, sanatçılar, influencer’lar” için, sosyal hafızada yer etmiş yüzler, jestler ve üslup özellikleri, tanınabilirlik eşiğini otomatik olarak aşağı çeker. Bir pop şarkıcısını veya TikTok fenomenini andıran sentetik yüz, çok kısa zamanda “bu o” diye okunabilir; oysa tanınmamış bir bireyi andıran yüz için aynı hızda ve yoğunlukta atıf oluşmayabilir. Bu, hukuken nasıl ele alınmalıdır? Bir yandan, kamuya mal olmuş kişilerin tanınma eşiğinin düşük olması, onların benzerlik temelli istismarlar karşısında daha kırılgan hâle gelmesi anlamına gelir; öte yandan, ifade özgürlüğü ve parodi alanı da tam bu kişilere yönelik temsiller üzerinden işler. Bu ikili gerilim, benzerlik eşiğinin kamu figürleri için daha düşük ama aynı zamanda “eleştiri/parodi” ile “pornografik istismar” arasında daha net bir ayrım gerektirdiğini gösterir. Yani kamu figürü için, sırf tanınırlığı yüksek diye her görüntü yasaklanamaz; fakat cinsel içerikli, aşağılayıcı, onur kırıcı ve ticari sömürüye dayalı kullanımlar, bu düşük eşiğe rağmen, daha sert hukuki korumayı hak eder. Benzerlik eşiği, bu nedenle, kişilerin kamusal görünürlük statüsünü de dikkate alan esnek ama ilkeleri net bir test olarak tasarlanmalıdır.

Tanınabilirlik aynı zamanda zamansal bir fenomendir. Bir görüntü ilk yayıldığında, benzerlik düşük algılanabilir; ama tekrarlar, yorumlar, meme kültürü, sosyal medya etkileşimleri aracılığıyla “bu X’e benziyor” söylemi güçlendikçe, tanınabilirlik kendi kendini besleyen bir süreç hâline gelir. Başlangıçta yalnızca birkaç kişinin kurduğu benzerlik bağlantısı, zamanla “herkesin bildiği” bir ilişkiye dönüşebilir. Bu durumda ceza hukuku, benzerlik eşiğini yalnızca “ilk yayın anı”na mı bağlamalıdır, yoksa içeriğin dolaşımı ve yorumlarla kazandığı yeni anlam katmanlarını da dikkate almalı mıdır? Normatif olarak daha ikna edici olan, dinamik tanınabilirlik anlayışıdır: Eğer içerik, zaman içinde mağdura atfın baskın olduğu bir gösterge haline gelmişse, mağduriyet de bu süreçle birlikte doğmuş sayılmalıdır. Bu yaklaşımla bakıldığında, failin “ben ilk yüklediğimde kimse böyle okumadı” savunması, içeriğin sonraki dolaşımı üzerinde öngörülebilir etkisini ortadan kaldırmaz; özellikle hedef gösterme, etiketleme, isimle anma gibi ek fiiller devreye girdiyse, benzerlik eşiği artık kronolojik olarak ileri bir tarihte aşılmış kabul edilmelidir.

Sentetik yüz-gerçek kişi hattının en problemli boyutlarından biri de “kısmi maskeleme” pratikleridir. Klasik pornografik montajlarda, yüzün bir kısmı bulanıklaştırılır, gözler bantlanır veya saç modeli değiştirilir; buna rağmen mağdurun yakın çevresi, vücut dili, ses tonu, dövme, takı, mekân gibi ipuçlarından kişinin kim olduğunu anlayabilir. Yapay zekâ üretiminde de benzer bir durum söz konusudur: Model, bilerek veya bilmeyerek, mağdurun yüz hatlarından yalnızca belirli bir yüzdeyi taşır; ama geri kalan tanımlayıcı ipuçlarını “favori saç rengi, kaş şekli, bakış tipi, hatta sık paylaştığı selfielere özgü açı” yeniden üretir. Bu tür kısmi maskeleme vakalarında, benzerlik eşiği salt yüz morfolojisine bakılarak “altında” görünebilir; oysa tüm temsil bir arada okunduğunda, mağdurun dijital persona’sı neredeyse bütünüyle yeniden üretilmiştir. Burada hukuki tartışmanın, yüzü bedenden, bedeni kimlikten, kimliği dijital persona’dan soyutlayan dar bir kavramsal çerçeve yerine, bu parçaların birleşimiyle oluşan temsil bütününe bakması gerekir. Tanınabilirlik, tek tek elementlerin değil, bu bütünün sosyal okuması üzerinden değerlendirilmelidir.

Benzerlik ve tanınabilirlik eşiğinin belirlenmesi, sınırda kalan vakalarda “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi ile mağdurun korunması arasında nasıl bir denge kurulacağı sorusunu da gündeme getirir. Ceza hukuku, fail aleyhine genişletici yorum yapmama ilkesine bağlıdır; bu nedenle, benzerlik eşiğini aşırı düşük tutmak, her “benzetme” vakasını suç haline getirmek, ifade özgürlüğünü ve hukuki öngörülebilirliği zedeleyebilir. Diğer yandan, eşiği çok yüksek tutmak da mağduru fiilen korumasız bırakır. Bu ikilemde makul çözüm, tanınabilirlik değerlendirmesini yalnızca görsel benzerlik üzerinden değil, fiilî etki ve zarar üzerinden de desteklemektir: Mağdurun işini kaybetmesi, ilişkilerinin bozulması, tehdit ve şantaja maruz kalması, ciddi psikolojik travma yaşaması gibi sonuçlar varsa; ayrıca somut mesajlar, yorumlar, tanıma vakaları dosyaya girmişse, benzerlik eşiğinin aşıldığı varsayımı güçlenir. Böylece ceza hukuku, soyut estetik bir benzerlik tartışmasına değil, somut zarar göstergelerine dayanarak müdahalede bulunmuş olur.

Tanınabilirlik tartışması, bir yandan da önceden var olan ayrımcılık ve stereotiplerle iç içe geçer. Belirli etnik veya dini kimliklerin tipik yüz özellikleri, saç, sakal, örtünme tarzı, ten rengi gibi unsurlarla kodlandığı toplumlarda, sentetik bir yüzün “şu gruba benzediği” yönündeki atıflar, bireysel tanınmadan çok, grup aidiyetine işaret edebilir. Örneğin belirli bir azınlık grubuna özgü kıyafet ve yüz tipinin sentetik pornografide kullanılması, tek tek bireyleri işaret etmese bile, “hepiniz böylesiniz” tarzı kolektif bir damgalamaya yol açar. Bu durumda benzerlik eşiği, bireysel mağdura değil, grup kimliğine yönelik tanınabilirlik üzerinden çalışır. Hukuken bu, klasik kişilik hakları çerçevesinden çıkıp, nefret söylemi ve ayrımcılık hukukunun kesişim alanına girer; fakat sonuç değişmez: Sentetik yüz, belirli bir grubu tanınabilir kılan stereotiplerle yüklendikçe, “gerçek mağdur yok” demek daha zor hale gelir. Benzerlik eşiği, bu anlamda, yalnızca bireysel değil, kolektif tanınabilirliği de kapsayacak şekilde yeniden düşünülmelidir.

Tüm bu tartışmaların sonunda ortaya çıkan tablo şudur: Sentetik yüz-gerçek kişi hattı, teknik olarak düz, tek çizgili bir bağlantı değildir; çok sayıda yan yol, dolambaç, atlama noktası vardır. Modelin içindeki yüz temsilinden, ekrana yansıyan imgeye; oradan izleyicinin algısına, sosyal medyadaki yorumlara, memlere, dedikodulara, ilişkilerin dinamiklerine kadar uzanan karmaşık bir zincir söz konusudur. Benzerlik eşiği ve tanınabilirlik, bu zincirin herhangi bir tek halkasına bakılarak değil, zincirin toplam etkisine göre değerlendirildiğinde, sentetik yüzlü pornografide bireysel mağduriyetin gerçekten nerede ve nasıl doğduğunu görme imkânı verir. Hukuken yapılması gereken, bu karmaşıklığı basitleştirip görmezden gelmek değil; tam tersine, tanınabilirlik testini, teknik bulgularla sosyal gerçekliği birleştiren, hem bireysel hem kolektif mağduriyet ihtimallerini hesaba katan çok katmanlı bir normatif çerçeve hâline getirmektir. Ancak o zaman, “bu sadece yapay bir yüz, kimseye ait değil” savunmasının arkasına saklanan gerçek zarar biçimlerini ciddiye alan bir ceza hukuku mimarisi kurmak mümkün olacaktır.

Gerçek bir kişiye “benzer” ama birebir olmayan yüzler için hukuki ölçüt arayışı, aslında sentetik yüz-gerçek kişi hattını teknik tartışmaların ötesine taşıyıp, uygulanabilir bir normatif test haline getirme çabasıdır. Yapay zekâ üretimi içeriklerde yüzün “tam benzemediği” iddiası, çoğu zaman sorumluluktan kaçma gerekçesi olarak kullanılmakta; buna karşılık mağdur, hem kendisi hem çevresi tarafından o görüntüyle özdeşleştirildiğini somut biçimde deneyimlemektedir. Bu gerilimi sistematik biçimde çözebilmek için, tek katmanlı bir “benziyor mu, benzemiyor mu?” sorusu yerine, üç ayaklı bir ölçüt önerisi ortaya koymak mümkündür: objektif benzerlik testi, öznel algı ve çevresel bağlam. Bu üç unsur, marka ve telif hukukundaki “karıştırılma ihtimali” ve “ilişkilendirme” testleriyle birlikte yeniden yorumlandığında, sentetik yüzler bağlamında kişilik hakkı ve ceza hukuku için oldukça işlevsel bir çerçeve sunar.

İlk ayak olan objektif benzerlik testi, “ortalama kişi” standardına yaslanır: İlgili içeriği gören, olaya taraf olmayan makul bir gözlemci, bu yüzü somut bir kişiye atfetme eğiliminde midir? Bu testte, yüzün geometrik özellikleri, mimik, saç/sakal stili, genel silüet ve tipik görünüm bütünsel olarak değerlendirilir; sadece biyometrik eşleştirme algoritmalarının verdiği skorlarla yetinilmez, fakat bu skorlar da yardımcı unsur olarak kullanılabilir. Amaç, benzerliği tamamen öznel hissiyata bırakmamak, aynı zamanda tamamen teknik raporlara da esir olmamaktır. Objektif test, “bu görüntüyü hiç tanımayan bir üçüncü kişiye göstersek, ‘bu X’e benziyor’ deme ihtimali kayda değer mi?” sorusuna cevap arar. Böylece, yalnızca mağdurun aşırı hassasiyeti veya çevrenin kötü niyetli yorumu ile açıklanamayacak bir temel benzerlik düzeyi tespit edilmeye çalışılır.

İkinci ayak olan öznel algı ise, mağdurun deneyimini tamamen dışarıda bırakmayan ama tek başına belirleyici de yapmayan tamamlayıcı bir ölçüttür. Mağdurun “ben bu yüzü gördüğüm anda kendimi teşhis ettim” demesi, elbette tek başına ceza sorumluluğu doğurmaz; ancak mağdurun bu hissinin, somut verilere dayanması ve olayın seyrinde karşılığını bulması durumunda, benzerlik değerlendirmesinde ağırlık kazanması gerekir. Örneğin mağdur, görüntüde kullanılan saç rengi ve kesiminin yalnızca kendisine özgü olduğunu, belli bir dövmenin ya da takının stilize edilmiş hâlinin kullanıldığını, sık paylaştığı selfie açısının taklit edildiğini gösteriyorsa; bu, öznel algının objektif unsurlarla desteklendiği anlamına gelir. Ayrıca mağdurun psikolojik, mesleki ve sosyal hayatındaki etkiler “işini kaybetme, ilişkilerinin bozulması, tehdit ve şantaja maruz kalma” öznel algının ne kadar “gerçek bir atıf” tarafından beslendiğini ortaya koyar. Bu durumda öznel algı, soyut bir incinmişlik değil, somut sosyal sonuçları olan bir özdeşleşme haline gelir.

Üçüncü ayak olan çevresel bağlam ise, benzerlik değerlendirmesini gerçek hayatta nasıl işlediğiyle birlikte ele alan sosyolojik katmandır. Burada bakılması gereken, mağdurun yakın çevresi, iş çevresi, eğitim çevresi, sosyal medya takipçileri gibi fiilî ilişki ağlarıdır. Eğer bu çevrelerde, görüntü paylaşılıp “bu sen misin?”, “senin videon çıkmış” gibi tepki ve imalar geliyorsa; mağdurun adına doğrudan atıf yapılıyor, ekran görüntüleri ona gönderiliyor, dedikodular dolaşıma giriyorsa, tanınabilirlik artık soyut bir ihtimal olmaktan çıkmış, fiilen gerçekleşmiş bir olguya dönüşmüştür. Öte yandan, hiçbir somut atıf yokken yalnızca fail veya üçüncü kişiler “aslında X’e benzetmiştik” diyerek geriye dönük yorum yapıyorsa, çevresel bağlam testi aynı ağırlıkta sonuç vermez. Bu ayak, özellikle kanıt olarak sunulan mesajlar, yorumlar, DM’ler, grup konuşmaları, işyeri yazışmaları üzerinden somutlaştırılabilir ve benzerlik eşiğinin gerçekten aşılmış olup olmadığını göstermede hayati rol oynar.

Bu üç ayak birlikte düşünüldüğünde, benzerlik ve tanınabilirlik için şu tür bir hukuki ölçüt formüle edilebilir:
– Birincil koşul: Objektif benzerlik testinde, ilgili yüzün mağdura “ kayda değer ölçüde” benzediğine dair makul bir değerlendirme bulunmalı (bilirkişi raporu + mahkemenin kendi gözlemi + gerekirse algoritmik destek).
– Tamamlayıcı koşullar:

  • (a) Mağdur kendisini bu görüntüde teşhis etmekte ve bu teşhisi destekleyen somut unsurlara işaret etmekte ise,
  • (b) Mağdurun yakın veya iş çevresinde bu görüntünün mağdura atfedildiğine dair somut atıflar, mesajlar veya tanıklıklar mevcutsa,
    bu iki tamamlayıcı koşuldan en az biri gerçekleştiğinde, “tanınabilirlik eşiği” aşılmış kabul edilir. Böylece ne sadece mağdurun sübjektif algısına ne de sadece soğuk teknik kriterlere teslim olunmakta; üçlü bir denge kurulmaktadır.

Burada marka ve telif hukukundan gelen “karıştırılma ihtimali” ve “ilişkilendirme” testlerinin kişilik hakkına uyarlanması, normatif çerçevenin daha da rafine edilmesine imkân verir. Marka hukukunda karıştırılma ihtimali testi, ortalama tüketicinin iki işareti, ürün veya hizmetin kaynağı bakımından karıştırıp karıştırmayacağına bakar; tamamen birebir aynılık aranmaz, “ilişkilendirme” dahi (yani “bunlar aynı markanın ya da bağlantılı işletmelerin ürünü olabilir” algısı) yeterli olabilir. Telif hukukunda da, intihal veya eser benzerliği testlerinde birebir örtüşme değil, “esaslı benzerlik” ve “eserin çekirdeğinin alınması” ölçütleri kullanılır. Bu mantık, kişilik hakkı bağlamında şu şekilde uyarlanabilir: Sentetik yüz, gerçek kişinin yüzünü birebir kopyalamasa da, onun ayırt edici kişisel çekirdeğini “tipik bakış, silüet, ifade, dijital persona” alıyor ve izleyici nezdinde “bu X olabilir” veya “bu kesin X’le ilgili” türü bir ilişkilendirme yaratıyorsa, karıştırılma ihtimali eşiği aşılmış kabul edilmelidir.

Bu uyarlamada, marka hukukundaki “ilişkilendirme” kavramı özellikle işlevseldir. Çünkü sentetik yüzlü pornografide, çoğu zaman izleyicinin zihninde oluşan şey tam bir karıştırma değil, bağ kurmadır: “Tam o değil ama ona atıf var, onunla dalga geçiyorlar, onun fantezisini yapmışlar.” Bu durumda, kişilik hakkı açısından ihlâl, yalnızca “ben bunun X olduğunu sandım” düzeyinde değil, “bu görüntü X’e yönelik cinsel, aşağılayıcı veya şiddet içerikli bir gönderme” şeklinde de ortaya çıkar. Yani mağdur, sadece “karıştırılan gerçek kişi” değil, aynı zamanda “ilişkilendirilen, iması yapılan, çağrıştırılan kişi” olarak korunmalıdır. Buradan hareketle, kişilik hakkına uyarlanmış bir test şu şekilde formüle edilebilir: “Ortalama izleyici, bu görüntü ile mağdur arasında doğrudan bir kimlik ilişkisi kurmasa bile, mağdura yönelik bir gönderme, parodi veya cinsel ima olduğunu düşünebiliyor mu?” Bu soruya makul bir “evet” cevabı verilebiliyorsa, karıştırılma/ilişkilendirme eşiği, kişilik hakkı bağlamında aşılmış demektir.

Bu yaklaşım, aynı zamanda failin klasik savunmalarından birini de boşa çıkarır: “Ben onu birebir yapmadım, sadece biraz ilham aldım.” Marka ve telif hukukunda bu savunma, “eserin yahut markanın ayırt edici çekirdeğinin alınması” halinde kabul görmez; kişilik alanında da, yüzün, jestin, dijital persona’nın çekirdeğinin alınması ve pornografik bağlama yerleştirilmesi, sırf birebir kopya olmadığı için mazur görülemez. Önemli olan, izleyici nezdinde yaratılan ilişkilendirme etkisidir. Böylece, sentetik yüzlü içerik üreticilerinin “tam sentetik, kimseye ait değil” etiketi arkasına saklanarak, aslında herkesin bildiği belirli kişilere yönelik cinsel ve aşağılayıcı imalar üretmeleri, hukuken daha net biçimde hedef alınabilir.

Bu ölçüt önerisinin bir başka avantajı, farklı hukuki alanlar arasında tutarlılık sağlamasıdır. Marka ve telif hukukunda “aynı olması şart değil, karıştırılabilir/ilişkilendirilebilir olması yeterli” mantığını yıllardır kabul eden bir hukuk düzeninin, kişilik hakları söz konusu olduğunda “mutlaka birebir olması gerek” demesi, dogmatik bir çifte standart yaratmaktadır. Oysa yüz, kişilik hakları açısından bir markadan veya eserden çok daha temel bir değeri, insan onurunun taşıyıcısını temsil eder. Eğer bir markanın dahi karıştırılma ihtimaline karşı güçlü koruma sağlanıyorsa, çok daha ağır sonuçlar doğuran pornografik içeriklerde, benzerlik ve ilişkilendirme eşiğinin en az bu kadar duyarlı olması beklenir.

Gerçek kişiye “benzer” ama birebir olmayan yüzler için önerilen bu hukuki ölçüt, üç ayaklı bir yapı üzerine kurulabilir: (1) Objektif benzerlik testiyle temelde bir morfolojik/algısal yakınlık eşiği tespit edilir; (2) mağdurun öznel algısı ve yaşadığı somut etkiler, bu temel eşiği destekleyen veya zayıflatan unsurlar olarak değerlendirilir; (3) çevresel bağlamdaki fiilî atıflar, tanınabilirliğin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini ortaya koyar. Tüm bunlar, marka ve telif hukukundan alınan “karıştırılma ihtimali” ve “ilişkilendirme” kavramlarıyla birlikte yorumlandığında, sentetik yüzlü pornografi alanında ne zaman “sentetik imge”den “gerçek kişiye yönelen kişilik ihlâli”ne geçildiğini saptamaya yarayan, hem esnek hem ölçülü bir normatif şema elde edilmiş olur. Bu şema, ceza hukuku ve özel hukuk ayrımında farklı eşikler içerebilir; ancak hangi mekanizma devreye girerse girsin, artık “birebir değilse sorun da yoktur” ya da “gerçek mağdur yoktur” türü indirgemeci savunmaların dogmatik zeminini ciddi biçimde zayıflatacak bir analitik derinlik kazandırır.

Tam sentetik yüz tartışması, tam da bu noktada keskinleşir: Yapay zekâ ile üretilen ve eğitim verisindeki hiçbir bireyle birebir örtüşmeyen bir yüz, yalnızca belirli bir kişiyle ilişkilendirilebildiği ölçüde mi “gerçek mağdur” yaratır, yoksa hiçbir bireysel ilişkilendirme olmasa bile kendine özgü normatif bir mağduriyet alanı açar mı? Birinci yaklaşım, mağdur kavramını benzerlik ve tanınabilirlik eksenine sıkı sıkıya bağlar: Eğer tam sentetik yüz, somut bir kişiye atfedilemiyorsa, yalnızca “soyut bir imge”dir; dolayısıyla bireysel mağduriyet yoktur, ceza hukuku ancak genel tehlike, genel ahlak, kamusal düzen gibi daha zayıf hukuki değerler üzerinden devreye girebilir. Bu çizgi, sentetik yüzü deepfake ile hibrit senaryolardan keskin biçimde ayırır ve “gerçek mağdur” eşiğini, bireysel ilişkilendirmenin varlığına endeksler. Ancak bu pozisyon, çalışmanın önceki bölümlerinde ayrıntılı olarak analiz edilen soyut/kolektif mağduriyet, “çocuk sureti”nin dokunulmazlığı, kadınlık ve belirli grup kimliklerinin temsil rejimleri, veri öznesinin biyometrik egemenliği gibi alanları kategorik olarak dışarıya iter; mağduriyeti daraltarak korunan hukuki değer haritasını teknolojinin lehine yeniden çizer.

İkinci yaklaşım ise, tam sentetik yüzün hiçbir bireyle ilişkilendirilemediği durumlarda dahi normatif bir mağduriyet üretebileceğini savunur ve bunu iki temel eksende temellendirir. İlk eksen, temsil ve grup mağduriyetidir: Tam sentetik çocuk yüzü, tam sentetik “küçük gösterilmiş” kadın yüzü, açıkça belirli bir etnik/dini kimliği çağrıştıran sentetik yüz, tekil bireyi işaret etmese bile, çocukluğun, kadınlığın veya o grubun kolektif onurunu cinsel nesneleştirme ve şiddet temsilleriyle sistematik olarak zedeler. Burada mağdur, kimlik numarasıyla tespit edilebilen belli bir kişi değil, “çocukluk statüsü”, “kadınlık statüsü”, “şu gruba mensup olma statüsü”dür; fakat bu statü, somut hayatları olan gerçek özneler tarafından taşındığı için, ortaya çıkan zarar tamamen “gerçek dışı” da değildir. Bu anlamda tam sentetik yüz, hiçbir bireye birebir ait olmasa bile, belirli bir kategoriye aidiyet üzerinden kolektif bir mağduriyet üretir; bu mağduriyet, çocuk pornografisi ve nefret söylemi hukukunda çoktan tanınmış olan soyut/kolektif mağduriyet rejiminin bir devamı olarak kavramsallaştırılabilir. Normatif soru şu hâle gelir: “Çocuk sureti”nin korunması için illa o suretin arkasında somut bir çocuk bedeni mi görmek gerekir, yoksa çocukluğun sembolik dokunulmazlığı başlı başına ceza hukukunun koruma konusu olabilir mi? Çalışmanın savunduğu pozisyon, ikinci şıkkın “belirli eşikler dahilinde” kabul edilmesi yönündedir.

İkinci eksen, veri öznesi ve biyometrik egemenlik düzleminde doğan normatif mağduriyettir. Tam sentetik yüz, teknik raporda “hiçbir gerçek kişiye ait değildir” şeklinde tanımlanırken bile, bu yüzü mümkün kılan latent uzam, gerçek kişilerin yüzlerinden türetilmiş biyometrik özelliklere dayanır. Yani tam sentetik suret, kendi başına “havadan var olmamış”; yüzünü, izni kimi zaman tartışmalı biçimlerde alınmış binlerce veri öznesinin biyometrik gölgesinden devralmıştır. Bu durumda soru şudur: Eğitim verisindeki hiçbir kişi ekran çıktısında tanınamıyorsa, gerçekten “hiç kimse” mi zarar görmemiş sayılır, yoksa bu kişilerin yüzlerinin, habersizce ve spesifik olmayan bir rıza söylemiyle, ileride pornografik sahnelerin istatistiksel hammaddesi hâline getirilmesi başlı başına bir mağduriyet midir? Eğer kişilik hakkının bir uzantısı olarak “kendi yüzünün ne tür temsillere istatistiksel malzeme olacağı üzerinde asgari denetim hakkı” kabul edilirse, tam sentetik yüzlerin pornografide kullanımı, somut teşhis olmasa dahi veri özneleri bakımından normatif bir ihlâl alanı açar. Bu ihlâl, “bugün ben görünmüyorum” diye hafife alınamayacak bir gelecek riskinin kurumsallaşmasıdır: Yüzünü modele kaptırmış her kişi, kendi biyometrik izinin ne tür geleceklere beden olacağını bilmediği bir sürekli tehdidin içine çekilir.

Dolayısıyla soruya verilecek dürüst ve teorik olarak tutarlı cevap, bir ikili ayrım üzerinden ilerlemek zorundadır. Evet, tam sentetik bir yüz, belirli bir kişiyle benzerlik ve ilişkilendirme üzerinden buluşabildiği ölçüde, klasik anlamda bireysel “gerçek mağdur” yaratır; benzerlik ve tanınabilirlik testleri bu düzlemi yakalamak için geliştirilmiştir. Ancak hayır, bireysel ilişkilendirmenin yokluğu, normatif düzeyde mağduriyetin de yokluğu anlamına gelmez: Tam sentetik yüzler, hiçbir kişiye birebir ait olmasalar bile, (i) temsil ettikleri kategori (çocukluk, kadınlık, belirli grup kimlikleri) bakımından soyut/kolektif mağduriyet ve (ii) bu yüzü mümkün kılan veri öznesi kümesi bakımından veri temelli mağduriyet üretir. Bu mağduriyet biçimleri, bireysel teşhise bağlı olmadığı için “klasik mağdur” doktrinine sığmaz; fakat modern ceza hukukunun çocuk pornografisi, nefret söylemi, çevre suçları, insanlığa karşı suçlar gibi alanlarda zaten tanıdığı soyut ve kolektif mağduriyet şemalarıyla uyumlu yeni bir mağduriyet katmanı olarak düşünülmek zorundadır.

Bu nedenle, tam sentetik yüzlü pornografi hakkında “gerçek mağdur yoktur” diyen her pozisyon, aslında “mağduriyetin yalnızca bireysel teşhisle kaim olduğunu” varsayan eski bir paradigmaya tutunmaktadır. Oysa çalışmanın bu bölümüne kadar inşa edilen çerçeve, mağdurun yalnızca benzerlik üzerinden belirlenebilir birey değil; aynı zamanda çocukluk, kadınlık ve kırılgan grup kimlikleri gibi sembolik statülerin taşıyıcısı kolektif özneler ve yüzleri modele karışmış veri öznesi kümesi olabileceğini göstermektedir. Tam sentetik yüz, belirli bir kişiyle ilişkilendirilebildiğinde klasik anlamda bireysel mağdur yaratır; hiçbir ilişkilendirme olmasa bile, belirli eşikler aşıldığında, normatif olarak tanınması gereken soyut ve kolektif mağduriyet biçimlerini üretir. Ceza hukuku, teknolojik “mağdursuzluk” illüzyonuna kapılmamak istiyorsa, her iki düzlemi “bireysel ve normatif” aynı anda görebilen, çok katmanlı bir mağduriyet doktrini geliştirmek zorundadır.

VI. HİÇ VAR OLMAMIŞ ÇOCUK PARADOKSU: ÇOCUK PORNOGRAFİSİ VE SENTETİK YÜZLER

“Hiç var olmamış çocuk” paradoksu, yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzlü çocuk pornografisi tartışmasının tam merkezinde duruyor: Çocuk pornografisini suç sayan hemen her hukuk düzeni, bunu “gerçek çocuklara yönelik ağır zararlar” gerekçesiyle meşrulaştırır; çocuk bedeninin cinsel nesneye dönüştürülmesi, hem o görüntüdeki somut çocuk hem de tüm çocuklar için radikal bir tehdit olarak görülür. Fakat tam sentetik, hiçbir gerçek çocuğun yüzüne birebir dayanmayan, yapay zekâ tarafından sıfırdan üretilmiş bir “çocuk sureti” söz konusu olduğunda, soru keskinleşir: Ortada fiziksel olarak hiç var olmamış bir çocuk varken, “çocuk pornografisi”nden, dolayısıyla “gerçek mağdur”dan hâlâ söz edebilir miyiz? Teknik söylem bu noktada hemen devreye girer: “No real child involved” hiçbir gerçek çocuk yok, o hâlde suçun en temel meşruiyet zemini, yani somut çocuk mağduriyetine dayalı zarar argümanı çöker. Tam da bu nedenle “hiç var olmamış çocuk” ifadesi, aslında hukuki tartışmada bir kaçış cümlesi ile bir yüzleşme zorunluluğunun çarpıştığı yeri işaret eder: “Gerçek” dediğimiz şey, yalnızca beden midir, yoksa çocukluğun kendisi de “bedenden bağımsız bir suret olarak” korunmaya değer bir hukuki statüye sahip midir?

Çocuk pornografisine ilişkin dogmatik anlatı, çoğunlukla şu zincirle kurulur: Çocuk, gelişimsel, bilişsel ve duygusal olarak rıza veremeyecek bir konumdadır; cinsel görüntü üretimi, çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğüne ağır, kalıcı, çoğu zaman geri döndürülemez zararlar verir; ayrıca bu görüntülerin internet ortamında çoğaltılması, “silinemez iz” nedeniyle çocuğu ömür boyu sürecek bir mahremiyet ihlaline maruz bırakır. Dolayısıyla korunan hukuki değer, hem somut çocuğun bedensel ve psikolojik bütünlüğü, hem de “çocukluğun cinsel dokunulmazlığı”dır. Bu çerçeve, gerçek çocuk görüntüsünün olduğu durumlarda ikna edici ve neredeyse tartışmasızdır. Fakat tam sentetik bir çocuk yüzü, hiç var olmamış bir çocuk bedenine sahne açtığında, zincirin ilk halkası “somut çocuğun bedensel bütünlüğü” ortadan kalkar; geriye, yalnızca çocukluğun sembolik dokunulmazlığı ve gelecekteki gerçek çocuklar için risk argümanı kalır. “Hiç var olmamış çocuk” paradoksu, işte tam burada doğar: Ceza hukuku, yalnızca somut bedensel zarar mı arar, yoksa sembolik düzeydeki bu ihlâl ve risk, tek başına suç için yeterli midir?

Paradoksun bir yüzü, “somut mağdur yoksa suç da yok” diyen dar zarar paradigmasıdır. Bu yaklaşım, sentetik çocuk pornografisini “rahatsız edici ama mağdursuz” bir ifade alanı gibi görmeye meyillidir. Argüman şudur: Gerçek çocuk görüntüsü yoksa, kimsenin bedeni dokunulmamış, kimse kameranın karşısına zorla çıkarılmamış, kimsenin çocukluk anıları travmatik bir çekim süreciyle kirlenmemiştir; dolayısıyla ceza hukuku, en fazla “ahlaki hoşnutsuzluk” ile karşı karşıyadır. Bu pozisyon, çocuk pornografisinin en ağır gerekçesini “somut çocuğa yönelmiş fiili istismar” mutlaklaştırır ve geri kalan her şeyi tali sayar. Oysa bu bakış, çocuk pornografisinin kriminalizasyonunda ikinci hattı “çocukluğun sembolik dokunulmazlığı” ve “potansiyel failin zihin dünyasını besleyen temsillerin önlenmesi” hattını ya hiç görmez ya da bilinçli olarak görmezden gelir. Hiç var olmamış çocuk, bu perspektifte, ceza hukuku için “boş bir kabuk”tur; içeriğin pornografik niteliği, yalnızca failin fantezisiyle sınırlı bir sorun olarak kodlanır.

Paradoksun diğer yüzü ise, çocuk pornografisi düzenlemelerinin bir kısmında zaten fiilen kabul edilmiş olan soyut/kolektif mağduriyet fikridir. Pek çok hukuk sistemi, yalnızca gerçek çocuk görüntülerini değil, çizim, animasyon, manga, erotik çizgi film gibi “gerçek kişiye dayanmayan çocuk temsillerini” de suç kapsamına almış ya da en azından ciddi biçimde tartışmıştır. Bu eğilimi besleyen argüman, tam da “hiç var olmamış çocuk” kavramını tersine çevirir: Görüntüdeki çocuk hiç var olmamış olsa bile, temsil edilen şey çocukluğun kendisidir; çocukluğu cinsel nesne hâline getiren her temsil, hem toplumun çocuklara bakışını zehirler, hem de çocuklara yönelik gerçek istismar riskinin eşiğini düşürür. Dolayısıyla korunan hukuki değer, yalnızca “o fotoğraftaki çocuğun bedeni” değil, çocukluğun sembolik ve normatif dokunulmazlığıdır. Bu durumda “hiç var olmamış çocuk”, ceza hukuku açısından “hiç mağdur yok” anlamına gelmez; bilakis, çocukluğun kendisi soyut ve kolektif bir mağdur figürü olarak sahneye çıkar. Sentetik çocuk yüzü, hiç var olmamış olmasına rağmen, çocukluğun bu soyut bedenini pornografik bağlamda yeniden ve yeniden bedenleştirir.

Yapay zekâ ile üretilen sentetik çocuk yüzleri, bu iki yaklaşım arasındaki gerilimi maksimum seviyeye çıkarır. Bir yandan, teknik üretim süreçleri, “gerçek çocuk görüntüsü yok, sadece matematiksel kombinasyonlar var” diyerek, dar zarar paradigmasının eline güçlü bir argüman verir. Eğitim verilerinin anonimleştirildiği, yüzlerin latent uzamlarda eritildiği, çıkan yüzün hiçbir çocuğa birebir benzemediği iddia edildiğinde, “somut mağdur”un yokluğu, neredeyse matematiksel bir kesinlik gibi sunulur. Öte yandan, görüntünün toplumsal okuması, bu teknik soyutlamayı hiç ciddiye almaz: Ekranda görülen şey apaçık bir “çocuk sureti”dir; izleyici, “bu piksel konfigürasyonu sadece istatistiktir” demek yerine, onu “küçük bir kız”, “küçük bir oğlan”, “masum bir çocuk” olarak okur. Yani sentetik çocuk yüzü, teknik düzeyde “hiç var olmamış” olabilir; fakat semantik düzeyde gayet net bir şekilde var olan ve çocuk kategorisine ait bir figürdür. Paradoks tam da burada kristalize olur: Ceza hukuku, çocuğu yalnızca biyolojik bedenle mi tanır, yoksa çocuk suretini, çocuğun sembolik bedenini de koruma kapsamına alır mı?

“Hiç var olmamış çocuk” paradoksu, aynı zamanda failin zihni ve potansiyel risk tartışmasını da keskinleştirir. Dar zarar paradigması, sentetik çocuk pornografisi tüketiminin “gerçek çocuklara yönelik istismar riskini artırdığı” iddiasını spekülatif bulabilir; oysa kriminolojik ve psikolojik tartışmalar, çocuk pornografisi içeriğiyle sürekli maruziyetin, fail adaylarının eşiklerini düşürdüğüne, çocuk bedeninin cinsel nesne olarak kodlanmasını normalleştirdiğine işaret eden güçlü tezler üretmektedir. Burada önemli olan, bu tezlerin yüzde yüz kanıtlanmış olup olmaması değil; ceza hukuku açısından belirli bir soyut tehlike eşiğinin var olup olmadığıdır. Eğer sentetik çocuk yüzlü pornografi, çocuk bedeninin cinsel nesne olarak temsil edildiği bir fantezi evrenini genişletiyor, bunu ucuz, erişilebilir ve yaygın hâle getiriyorsa, bu temsil rejiminin gelecekteki gerçek çocuk mağduriyetleriyle bağlantısını tamamen koparmak, “zarar” kavramını gereğinden fazla daraltmak anlamına gelir. “Hiç var olmamış çocuk”, bu açıdan bakıldığında, gelecekte var olacak ve bu temsil rejiminin gölgesinde büyüyecek sayısız gerçek çocuğun risk profilini değiştiren bir gölge figür hâline gelir.

Bir başka boyut, sentetik çocuk suretlerinin çocukların kendisi üzerindeki öznel algı ve güvenlik hissiyle ilgilidir. Çocuklar ve ergenler, belirli bir yaşın üzerinde interneti yoğun biçimde kullanmakta; kendi görüntülerinin, arkadaşlarının fotoğraflarının, okul ortamlarının dijital dolaşımını günlük hayatın sıradan bir parçası olarak deneyimlemektedir. Bu ortamda, yapay zekâ ile üretilmiş sentetik çocuk pornografisinin varlığının bilinir hâle gelmesi, çocuk ve gençlerin “benim yüzüm de bir gün böyle bir şeye dönüştürülebilir” kaygısını yoğunlaştırır. “Hiç var olmamış çocuk”, bu bakış açısından, her çocuk için potansiyel benlik hâline gelir: İçerikteki figür somut olarak o çocuk olmasa bile, o çocuk kendi yüzü ile bu suret arasında kolayca bir özdeşlik kurabilir. Bu durum, çocukların dijital alanda ifade ve görünürlük özgürlüğünü daraltan, dijital paranoyayı güçlendiren, mahremiyet algısını patolojik hale getiren bir atmosfere neden olabilir. İhlâl edilen hukuki değer, burada yalnızca soyut çocukluk dokunulmazlığı değil, aynı zamanda her çocuğun kendi suretiyle barışık, tehdit altında hissetmediği bir dijital varoluş hakkıdır.

Hiç var olmamış çocuk paradoksu, sentetik çocuk yüzlü pornografi karşısında ceza hukukunun önüne şu ikili soruyu bırakır: Çocuk pornografisinin suç sayılmasının gerekçesini yalnızca somut çocuğun bedensel istismarına indirgemeye devam mı edeceğiz, yoksa çocukluğun sembolik dokunulmazlığını, soyut ama gerçek bir hukuki değer olarak ciddiye alıp, tam sentetik yüzler için de “belirli eşikler ve güvencelerle” ceza hukuku koruması mı tesis edeceğiz? Birinci yol, “hiç var olmamış çocuk”u hukuken hiç var olmamış sayar ve sentetik çocuk pornografisini gri bir ifade alanına terk eder; ikinci yol ise, soyut/kolektif mağduriyet kavramını çocukluk alanına da açıkça uygulayarak, “çocuk sureti”nin kendisini korunması gereken bir statü olarak tanır. Bu çalışma, önceki bölümlerle birlikte okunduğunda, ikinci yolun “ölçülülük ve belirlilik ilkeleriyle sınırlandırılmış hâliyle” daha tutarlı bir ceza hukuku politikası olduğunu savunmaktadır: Hiç var olmamış çocuk, hukuken “hiç mağdur yok” demek değildir; tersine, çocukluğun ve çocukların, bedensel varoluşlarının ötesinde de korunmaya değer bir temsil statüsüne sahip olduğunu hatırlatan kavramsal bir alarmdır. Bundan sonraki adım, tam sentetik çocuk suretleri için hangi eşikte ve hangi sınırlayıcı kriterlerle ceza hukukunun devreye gireceğini belirleyen somut normatif testlerin inşası olacaktır.

“Hiç var olmamış çocuk” paradoksunu derinleştiren boyutlardan biri, aslında üç farklı normatif modelin çatışmasıdır: Birinci model, çocuk pornografisini yalnızca somut çocuğun bedensel istismarı üzerinden meşrulaştırır ve tam sentetik yüzleri bu çemberin dışına iter; ikinci model, tam sentetik yüzleri de gerçek çocuk görüntüleriyle aynı kategoriye yerleştirerek radikal bir eşitleme yapar; üçüncü model ise, sentetik çocuk suretini, çocukluğun soyut/kolektif dokunulmazlığı ve gelecekteki çocuklara yönelik riskler üzerinden ama daha dar ve ölçülü bir ceza hukuku korumasına tabi kılmayı dener. Paradoks, birinci ve ikinci modelin uçlarında keskinleşir: İlkinde “bu sadece piksel, suç yok” denirken, ikincisinde herhangi bir çizim, manga veya kaba bir karikatür bile potansiyel suç alanı sayılır. Çalışmanın hedefi, bu iki uç arasında, “hiç var olmamış çocuk”un hukuken tamamen görünmezleşmediği ama ceza hukukunun da sınırsız bir soyut ahlak korumasına dönüşmediği bir orta eksen inşa edebilmektir. Bunun için de, çocukluğun hukuki statüsünü yalnızca bedenle değil, temsille ve riskle birlikte düşünen bir çerçeve kaçınılmaz hâle gelir.

Bu tartışmanın en kritik kavşaklarından biri, kanunilik (nullum crimen sine lege) ve öngörülebilirlik ilkeleridir. Tam sentetik çocuk suretlerinin cezalandırılması, ancak “çocuk”un ne olduğuna (yaş, beden özellikleri, bedensel gelişim, bağlam), “pornografik” nitelendirmesinin sınırlarına (cinsel edim, cinsel organ vurgusu, açık erotik bağlam) ve “sentetik/gerçekçi” ayrımının teknik kriterlerine dair yeterince belirli normatif eşikler konulduğunda, hukuki güvenlik ile bağdaşabilir. Aksi hâlde, çocuk figürü içeren her çizimi, her animasyonu, her sanat eserini potansiyel suç alanına yaklaştıran, ifade özgürlüğünü boğucu bir yapı ortaya çıkar. “Hiç var olmamış çocuk” paradoksuna verilecek cevap, bu yüzden yalın bir “evet, suçtur” ya da “hayır, hiç değildir” cümlesi olamaz; hangi tür sentetik çocuk temsillerinin, hangi yoğunlukta ve hangi amaçla üretildiğinde çocukluğun hukuki statüsünü ihlâl ettiği, hangi hallerde ise rahatsız edici ama cezalandırma eşiğini aşmayan ifade biçimleri olarak kalacağı, normatif olarak ayrıştırılmalıdır. Bu ayrıştırma yapılmadan getirilen genel yasaklar, paradoksu çözmek yerine, sadece kanunilik ilkesiyle yeni bir çatışma üretir.

Buradan bakıldığında, “hiç var olmamış çocuk” için öngörülebilecek ceza hukuku koruması, üç düzeyde eşiklendirilmiş bir yapı gerektirir. Birinci düzeyde, fotogerçekçi ve gerçek çocuk görüntüsünden ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi sentetik yüzler, çocuk pornografisinin klasik gerekçesiyle neredeyse aynı risk profilini taşır: Fail açısından, bu içeriklerin “gerçek mi sentetik mi” olduğunun psikolojik olarak ikincil bir önemi vardır; esas olan, çocuk suretinin cinsel fantezi nesnesi olarak kullanılmasının normalleşmesidir. Bu sahneler, gerçek çocuk görüntüsünden ayırt edilemediği için, dolaşımda olan içeriğin kaynağına dair belirsizlik de yaratır; böylece gerçek çocuk istismarı materyali, sentetik içerik perdesi altında daha da rahat dolaşabilir. Bu nedenle, fotogerçekçi ve ayırt edilemeyecek düzeydeki sentetik çocuk görüntülerinin, normatif olarak gerçek görüntüye en yakın halkada yer alması ve çocuk pornografisi suçu bakımından ciddi şekilde gündeme alınması gerektiği savunulabilir.

İkinci düzeyde, daha stilize ama yine de belirgin biçimde “çocuk sureti” olduğu anlaşılan, özellikle de cinsel eylem, cinsel organ vurgusu veya şiddet/itaat temaları içeren sentetik içerikler yer alır. Burada risk, fotogerçekçi görüntü kadar doğrudan olmayabilir; fakat temsil edilen figürün “çocuk” olarak okunması, çocukluğun cinsel nesne hâline getirilmesi, fail adaylarının zihninde “çocukla cinsellik tahayyülünün” sürekli beslenmesi bakımından hâlâ oldukça yüksektir. Bu tip içerikler, çoğu zaman “sanat”, “fantezi”, “anime/manga estetiği” gibi etiketlerle meşrulaştırılmaya çalışılır; ancak bu etiketler, yapısal temsil etkisini ortadan kaldırmaz. Normatif olarak burada yapılması gereken, her türlü çocuk figürlü çizimi suç saymak değil, pornografik bağlamın yoğunluğunu, şiddetle birleşip birleşmediğini, içerikteki çocuk benzerliğinin belirginliğini esas alan daraltıcı kriterler belirlemektir. Böylece, çocuk temsili içeren tüm yaratıcı üretimler değil, belirli bir risk ve nesneleştirme eşiğini aşan sentetik pornografik temsiller ceza hukukunun hedefi hâline gelebilir.

Üçüncü düzeyde ise, düşük gerçeklik düzeyine sahip, karikatürize, alegorik, sembolik çocuk figürleri yer alır. Bu alan, paradoksun en kaygan kısmıdır; çünkü burada “çocuk” figürü, bazen yalnızca masumiyet, güçsüzlük, safiyet gibi sembolleri taşıyan temsili bir figür olabilir. Bu tür temsillerin otomatik olarak cezalandırılması, yalnızca kanunilik değil, sanat özgürlüğü ve ifade özgürlüğü ile de ciddi çatışmalar doğurur. Bu nedenle, çalışmanın savunduğu çizgi, bu üçüncü düzeyi ceza hukuku alanından büyük ölçüde dışarıda bırakmak; ancak nefret söylemiyle, şiddet istencini kışkırtan, doğrudan çocuklara yönelik fiili çağrışımlar yapan ve yaygınlık/sistematiklik kazanan istisnai örnekler için başka hukuki mekanizmaları (idari yaptırım, içerik kaldırma, platform sorumluluğu, tazminat gibi) devreye sokmaktır. Böyle bir modelde, “hiç var olmamış çocuk” paradoksu, ceza hukuku açısından iki iç halka ile sınırlanmış olur: Fotogerçekçi ve belirgin pornografik sentetik yüzler. Dış halkadaysa, ceza hukukundan ziyade ifade özgürlüğü ve diğer hukuk alanları arasındaki denge mekanizmaları çalışır.

Paradoksun bir başka katmanı, “hiç var olmamış çocuk” ifadesinin aslında failin söylemi olmasıdır. Fail, “gerçek çocuğa dokunmadım, sadece sentetik ürettim” diyerek, kendi eylemini ahlaken ve hukuken hafifletmeye çalışır; kimi zaman da “belki bu tür içerikler gerçek istismarın yerine geçer, böylece zarar azalır” tarzı tartışmalı “deşarj teorileri”ne sığınır. Bu söylem, zarar kavramını yalnızca fiilî bedensel temasla özdeşleştiren indirgemeci bir bakışa dayanır. Oysa çocuk pornografisi yasağının derin gerekçesi, çocuğun bedeni kadar, çocukluğun bir fantezi nesnesi hâline getirilmesine duyulan radikal tepki ve çocuk-öznelerin toplumsal statüsünün korunmasıdır. Sentetik içeriklerin bu statüye zarar verip vermediği, yalnızca “dokunma” üzerinden değil, çocukların ve yetişkinlerin zihninde çocukla cinsellik arasındaki bağlantının nasıl normalleştirildiği üzerinden değerlendirilmelidir. Bu perspektifle bakıldığında, “hiç var olmamış çocuk” söylemi, aslında “çocukluğun sembolik dokunulmazlığını görmezden gelme” söylemidir; ceza hukuku politikasının da bu söylemi otomatik olarak kabul etmek yerine, sorgulayan bir pozisyona yerleşmesi gerekir.

“Hiç var olmamış çocuk” paradoksu, bir tür ayna testi gibi düşünülebilir: Hukuk, çocukları gerçekten “beden” olarak mı, yoksa “bedeni aşan bir statü” olarak mı koruyor? Eğer çocuk koruması yalnızca fiili istismar anına indirgenirse, sentetik yüzler rahatlıkla gri bir alana itilebilir; fakat çocukluğun korunmasını, çocuğun gelecekteki özneliği, toplumun çocuklara bakışı, çocukların kendi suretleriyle kurdukları güven ilişkisi ve potansiyel fail davranışlarıyla birlikte düşündüğümüzde, “hiç var olmamış çocuk”un aslında hukuken görmezden gelinemeyecek kadar gerçek bir kavramsal figür olduğu ortaya çıkar. Bu figür, bedensel anlamda hiç yaşamamış olabilir; ama çocukluk statüsünün üzerine projekte edilen tüm riskleri, önyargıları ve fantezileri taşıyan bir “boş beden” olarak vardır. Çalışmanın bu bölümündeki iddia, işte bu yüzden, cesur ama ölçülü bir biçimde formüle edilmelidir: Tam sentetik çocuk suretleri, belirli bir gerçekçilik ve pornografik yoğunluk eşiğini aştıkları anda, artık yalnızca “rahatsız edici piksel kompozisyonları” değil, çocukluğun hukuki statüsüne yönelen somut saldırılar olarak görülmeli; “hiç var olmamış çocuk” ifadesi de, ceza hukukuna “hiç mağdur yok” diye fısıldayan bir kaçış cümlesi olmaktan çıkarılmalıdır.

Çocuk pornografisine ilişkin klasik argüman, suçun varlığını neredeyse mekanik bir zincire bağlar: Bir görüntü “çocuk pornografisi” sayılacaksa, o görüntünün üretimi sırasında en az bir gerçek çocuğun cinsel istismara uğramış olması gerekir; aksi hâlde ortada ceza hukuku anlamında korunması gereken somut bir mağdur bulunmadığı, dolayısıyla suçun da oluşmadığı ileri sürülür. Bu yaklaşım, ilk bakışta güçlü bir zarar teorisine dayanıyor gibi görünür: Çocuk pornografisi yasağı, sadece soyut ahlakın değil, doğrudan fiilî çocuğa yönelik seksüel sömürü ve güç istismarının önlenmesine hizmet etmektedir; çekim sırasında çocuğun rızası hukuken geçersizdir, bedensel ve ruhsal bütünlüğü ağır şekilde zedelenmiştir ve üretilen materyalin her yeniden dolaşıma girişi, bu travmayı tekrar tekrar tetikleyen bir “yeniden mağduriyet” yaratır. Dolayısıyla korunan hukuki değer, oldukça somut ve “bedenle bağlı” bir yapıdadır: belirli, yaşayan, nüfus kaydı olan, kimliği tespit edilebilen bir çocuğun bedensel dokunulmazlığı, cinsel özgürlüğü ve kişilik bütünlüğü. Klasik argüman, bu somut mağdur figürünü, çocuk pornografisi yasağının tek ya da en azından baskın meşruiyet temeli olarak kabul eder; ortaya gerçek bir çocuk istismarı koyamadığınız sürece, yasağın ceza hukuku mantığı zayıflar, geri kalan her şey “ahlaki hoşnutsuzluk” düzeyine iner.

Bu argüman, tarihsel olarak çocuk pornografisi yasağının ilk dalgalarında işlevsel bir rol oynamıştır; çünkü toplumun geniş kesimlerini ikna etmek için “sadece müstehcen görüntülerden” değil, bizzat çocuğun maruz kaldığı travmatik üretim sürecinden söz etmek gerekmiştir. Nitekim birçok yargı kararında, yasağın gerekçesi şöyle formüle edilir: Çocuk pornografisi, aslında çocuk istismarı suçunun delilidir; görüntü, çocuğun cinsel olarak istismar edildiğini kanıtlayan bir kayıt olduğu için kriminalize edilir; bu kayıtların üretilmesi, çoğaltılması, satılması, bulundurulması, bu istismar zincirini sürdürdüğü için cezalandırılır. Bu çerçevede bakıldığında, “en az bir gerçek çocuğun istismarı” şartı, sadece teorik bir spekülasyon değil; bizzat normların sistem içi gerekçesidir. Ancak sorun şudur ki: Bu gerekçelendirme tarzı, çocuk pornografisini salt delil düzeyine indirger; görüntünün, çocukluk kategorisinin toplumsal statüsü, failin zihinsel yapılandırması, diğer fail adaylarının eşiği, çocuklara dair kültürel normlar ve risk iklimi üzerindeki etkilerini ikincil plana iter. Yani yasağın ağırlık merkezini üretim anındaki fiilî istismara kilitler; temsili, dolaşımı, tüketimi, sembolik düzeyi “ikincil” görür.

Tam sentetik ve hatta bazı çizim/animasyon türü çocuk temsilleri tartışmaya girdiğinde, bu klasik argümanın sınırları ve kör noktaları sert biçimde açığa çıkar. Zira deepfake dışı sentetik görüntülerde “özellikle tam sentetik ve sahne arkası “çekim süreci” olmayan üretimlerde” fail, “ben hiçbir gerçek çocuğu istismar etmedim, sadece algoritma ile hayalî bir çocuk yüzü ürettim” diyebilmekte; klasik argüman da bu savunmaya istemeden zemin hazırlamaktadır. “En az bir gerçek çocuk istismarı” şartını katı biçimde uyguladığınızda, sentetik çocuk pornografisi neredeyse otomatik olarak “mağdursuz alan” ilan edilir: Ortada istismar zincirini başlatan somut çekim yoktur, kameranın önünde zorlanmış bir çocuk yoktur, dolayısıyla suçun en temel zararı da yoktur. Bu yaklaşım, çocuk pornografisi yasağının ikinci hattını “çocukluğun soyut/cemaat halinde korunması, çocuk bedeninin cinsel nesne hâline getirilmesinin normatif olarak reddi ve gelecekteki istismar riskinin önlenmesi” tamamen görmezden gelir. Klasik argüman, böylece, teknolojik üretim biçimleri değiştiğinde yasağın içini boşaltan, sadece eski tip istismar biçimlerine karşı etkili olabilen, yeni risk rejimlerini “hukuken görünmez” kılan bir noktaya sürüklenir.

Bu nedenle, “en az bir gerçek çocuk istismarı” şartı, tarihsel bağlamı ve ilk meşrulaştırıcı gücü teslim edilmekle birlikte, yapay zekâ ile üretilen sentetik yüzler karşısında eleştirel bir revizyona tabi tutulmak zorundadır. Sorunun özü, bu şartın tamamen terk edilip edilmemesinde değil; çocuk pornografisinin koruduğu hukuki değerin yalnızca somut üretim istismarı ile sınırlı olup olmadığında yatmaktadır. Eğer korunan hukuki değeri, “çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğü” ile birlikte “çocukluğun sembolik dokunulmazlığı”, “çocuk bedeninin cinsel fantezi rejiminde metalaştırılmaması”, “çocuk-öznelerin bugün ve gelecekte güvenli ve nesneleştirilmemiş bir simgesel alanda yaşama hakkı” gibi katmanlarla genişletirsek, tam sentetik yüzlü çocuk pornografisinin de belirli eşikler aşıldığında ceza hukuku radarına girmesi gerektiğini görmek zor olmayacaktır. Bu durumda “en az bir gerçek çocuk” şartı, yasağın asgari eşiği olmaktan çıkıp, yalnızca klasik istismar senaryoları bakımından açıklayıcı olan tarihsel bir kayıt haline gelir; sentetik içeriklerde ise, soyut/kolektif mağduriyet ve risk teorileri devreye girer.

Çocuk pornografisine ilişkin klasik argüman, suçun meşruiyetini neredeyse tek bir cümlede özetler: “Bu içerik varsa, en az bir gerçek çocuk, bu içeriğin üretimi sırasında cinsel istismara uğramış demektir.” Bu formül, uzun yıllar boyunca hem yasama organları hem yargı hem de kamuoyu açısından son derece ikna edici olmuştur; zira ceza yasağı, doğrudan somut, bedenli, geri döndürülemez bir zarara bağlanmaktadır. Kamera karşısına zorla çıkarılan, ikna edilen, manipüle edilen çocuk, hem çekim anında maruz kaldığı fiillerle hem de o görüntünün dolaşımı nedeniyle “ömür boyu süren bir istismar zincirinin” taşıyıcısı hâline gelir. Böyle okunduğunda, çocuk pornografisi yasağı, soyut ahlakın değil, ete kemiğe bürünmüş, adı ve bedeni olan, “burada ve şimdi” zarar gören bir mağdurun korunmasıdır. Bu klasik argüman, aynı zamanda ceza hukukunun “bireysel zarar” merkezli liberal anlatısıyla da uyum içindedir: Yasak, belirli bir çocuğun bedensel dokunulmazlığının, ruhsal bütünlüğünün ve mahremiyetinin ağır biçimde ihlâl edilmesine dayanır; dolayısıyla suçun varlığı, bu somut istismar olgusuna endekslenir.

Ne var ki bu argüman, ilk bakıştaki cazibesine rağmen, çocuk pornografisi fenomeninin yalnızca üretim anına odaklanan dar bir kesitini yakalar; içeriklerin dolaşımı, tüketimi, yeniden üretimi ve temsil rejimi boyutlarını ikincilleştirir. “En az bir gerçek çocuk istismara uğramıştır” cümlesi, sanki tüm zarar, çekim anında tamamlanıyormuş ve sonraki aşamalar yalnızca bu ilk zararın yankısıymış gibi bir izlenim yaratır. Oysa çocuk pornografisi materyallerinin tekrar tekrar izlenmesi, paylaşılması, karanlık ağlarda arşivlenmesi, şantaj ve tehdit aracı olarak kullanılması, aynı görüntünün aynı çocuk üzerinde defalarca ve giderek ağırlaşan bir ikincil istismar etkisi yaratır. Çocuk, ne kadar büyürse büyüsün, görüntü ne kadar eski olursa olsun, her yeni paylaşım, her yeni platform, her yeni izleyici dalgası, ona karşı işlenen ihlâli yeniden üretir. Klasik argüman, “en az bir çocuğun istismarı” ifadesiyle bu süreklilik boyutunu görünmezleştirme riski taşır: Sanki tek bir “istismar anı” vardır ve bütün tartışma onun etrafında dönmelidir.

Bu klasik formül, aynı zamanda çocuk pornografisinin tüketici tarafını da görece steril bir pozisyona yerleştirir. Üretimde yer alan fail açıkça “istismar eden”dir; tüketici ise “istismar edilmiş içeriği izleyen” biri olarak kodlanır. Böyle olunca, çocuğa karşı fiili eylemde bulunmanın, sadece görüntü izlemekten daha ağır bir suç olduğu yönündeki sezgi, normatif düzene doğrudan taşınır. Fakat bu ayrım, izleyicinin rolünü küçümseyen, hatta çoğu zaman masumlaştıran bir yan etkiye sahiptir: Çocuğa dokunmamış, kameranın arkasında veya önünde yer almamış tüketici, sadece “piyasada var olan bir ürünü kullanmış” gibi görülür. Oysa çocuk pornografisi pazarını ayakta tutan, doğrudan tüketim talebidir; her yeni izleme, her yeni indirme, her yeni satın alma, bir sonraki çekim için ekonomik ve psikolojik motivasyon üretir. Dolayısıyla çocuk pornografisinin zararını yalnızca üretim anına, yalnızca “en az bir gerçek çocuğun istismarı”na bağlamak, bu piyasayı sürekli besleyen talep zincirini ceza hukuku radarında tali bir kategoriye itmek anlamına gelir.

Klasik argümanın bir diğer kör noktası, çocuk pornografisinin temsil rejimi boyutudur. Bu argüman, “gerçek çocuk istismarı”nı merkeze alarak, çocuğun bedenini doğrudan içermeyen, fakat çocukluğun suretini, imgesini veya statüsünü cinsel nesne hâline getiren temsilleri tali kılar. Gerçek çocuk görüntüsünün bulunduğu materyaller hiç şüphesiz suçun çekirdeğini oluşturur; buna söz yok. Ancak yalnızca bu çekirdeğe odaklanan bir bakış, çocuğu sadece “kameranın önünde duran beden” olarak görmeye başlar; çocukluğun sembolik dokunulmazlığını, çocukların kolektif statüsünü, toplumun “çocuğa bakışını” şekillendiren temsilleri ikinci plana iter. Bu da, çizim, animasyon, kurgusal veya sentetik çocuk suretlerinin, sanki çocuk pornografisiyle ilgisi olmayan “soyut fantezi alanları” gibi algılanmasına yol açar. Klasik argüman, böylece “çocukluğun temsil alanı”ndaki ihlâllere karşı ceza hukukunun tepki kapasitesini zayıflatır; “hiç var olmamış çocuk” söylemine kapı aralar.

Öte yandan, klasik argüman, kanıta erişim ve ispat yükü bakımından da pratik sorunlar doğurur. “En az bir gerçek çocuk istismar edilmiştir” cümlesinin yargılama düzeyinde anlamlı olabilmesi için, çoğu zaman bu çocuğun kim olduğunun, nerede bulunduğunun, istismarın ne zaman gerçekleştiğinin, görüntüyle ilişkisinin tespit edilebilmesi beklenir. Ancak dijital dolaşımın geldiği noktada, materyal ile üretim arasındaki bağın çoğu kez kopuk olduğunu biliyoruz: Kolluk ve yargı çoğu zaman sadece bir dosya, bir link, bir arşiv parçasıyla karşılaşır; görüntüdeki çocuğun kim olduğunu, hangi ülkede yaşadığını, hâlâ hayatta olup olmadığını, istismarcısıyla ilişkisinin ne olduğunu belirlemek mümkün olmayabilir. Buna rağmen pek çok hukuk düzeni, çocuk pornografisi materyallerinin bulundurulmasını veya paylaşılmasını suç sayarken, “somut mağduru” tek tek tespit etmeyi aramaz; görüntünün niteliği, çocuğun varlığı için karine kabul edilir. Bu pratik, klasik argümanın “somut çocuğa” yaptığı vurguyla teorik olarak çelişir: Bir yandan “en az bir çocuk istismar edilmiştir” denir, öte yandan bu çocuk ismen gösterilemediğinde bile suç var sayılır. Bu çelişki, zaten fiilî düzeyde kabul edilen soyut/kolektif mağduriyet mantığının teorik olarak da görünür kılınması gerektiğine işaret eder.

Dahası, klasik argüman, yapay zekâ ile üretilen sentetik çocuk yüzleri tartışması karşısında, fail lehine konforlu bir açılma noktası haline gelir. Fail, “ben hiç gerçek çocuk kullanmadım, kimseyi kameranın önüne sürüklemedim, sadece modelle oynadım” dediğinde, argüman onun eline güçlü bir retorik verir: “O hâlde gerçek mağdur da yoktur.” Bu, çocuk pornografisi yasağının en güçlü dayanağının “somut beden istismarı” yine aynı yasağı delmek için kullanılması gibi ironik bir tablo yaratır. Klasik formül, teknoloji çağında, çocuk pornografisini dar bir çekirdek alana hapseden ve geri kalan tüm sentetik/temsili alanları “gri bölge”ye iten bir işlev görmeye başlar. Böylece, fotogerçekçi sentetik çocuk suretleri, “hiç var olmamış çocuk” söylemiyle suç tipinin dışına kaçırılmaya çalışılır; oysa toplumsal algı düzeyinde bu görüntüler, gerçek çocuk görüntülerinden ayırt edilemeyecek kadar güçlü bir temsil etkisi yaratmaktadır.

Bu nedenle, klasik argümanı bütünüyle reddetmek değil, yerini ve ağırlığını yeniden tanımlamak gerekir. Elbette çocuk pornografisi yasağının çekirdeğinde, en az bir gerçek çocuğun cinsel istismara uğradığı gerçeği vardır; bu, yasağın tarihsel, ahlaki ve hukuki meşruiyetini sağlayan temel unsurdur. Ancak bu çekirdeği, sanki suçun tek zorunlu koşuluymuş gibi formüle etmek, hem pratik yargılama gerçekliğiyle hem de sentetik/temsili alanın yarattığı risklerle çelişir. Klasik argüman, bugün ancak şu şekilde yeniden kurulabilir: Çocuk pornografisi yasağı, (i) üretim aşamasında en az bir çocuğun fiilen istismar edildiği materyalleri ve (ii) bu istismarın zorunlu olmadığı hâlde çocukluğun sembolik dokunulmazlığını, çocukların kolektif güvenliğini ve potansiyel mağdurların risk profilini ağır biçimde zedeleyen temsilleri kapsar. Birinci durumda somut bireysel mağdur, ikinci durumda ise soyut/kolektif mağduriyet söz konusudur; ama her ikisinde de korunan hukuki değer, çocuğun yalnızca bedeni değil, çocukluk statüsünün topyekûn dokunulmazlığıdır.

Klasik “en az bir gerçek çocuk istismarı” argümanına karşı gelişen eğilim, tam da bu kör noktaya müdahale eder: gerçek çocuk içermese dahi çocuk imgesinin sistematik biçimde cinsel nesneleştirilmesinin, kendi başına ağır bir toplumsal tehlike ve potansiyel istismar üretmesi. Bu yaklaşım, zarar kavramını çekim anındaki bedensel fiille sınırlamaz; çocuğun temsil edildiği, kodlandığı ve tahayyül edildiği sembolik alanı da hukuki korumanın konusu hâline getirir. Argümanın omurgası kısaca şudur: Çocuk pornografisi salt bir “geçmişte yaşanmış istismar kaydı” değildir; aynı zamanda gelecekteki istismarların zihinsel altyapısını kuran, fail adaylarının fantezi dünyasını besleyen, çocuk bedenini ve çocukluğun kendisini cinsel nesne statüsüne yerleştiren bir görsel rejimdir. Gerçek çocuk görüntüsü içeren materyal, bu rejimin en çıplak biçimidir; ama aynı rejim, gerçek çocuk içermeyen çizim, animasyon, manga, sentetik ve tam sentetik görüntülerde de aynı cinsel kodlarla, aynı nesneleştirme kalıplarıyla kendini tekrar eder. Bu nedenle, yalnızca üretim anındaki somut çocuğu değil, çocukluk imgesini hedef alan cinsel temsilin kendisi de, ceza hukukunun “korunmaya değer hukuki değerler” alanına dâhil edilmek istenir.

Bu eğilim, çocuk pornografisi yasağının gerekçesini “fiilî istismar → erişkin faile verilen haz → çocuğun bireysel zararı” hattından çekip, daha geniş bir nedensellik zincirine taşır: “çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesi → çocukluğun normatif statüsünün aşınması → potansiyel faillerin eşiklerinin düşmesi → gerçek çocuklara yönelik istismar riskinin artması.” Burada zarar, tek bir istismar anında yoğunlaşmak yerine, zamana yayılmış, kültürel ve yapısal bir biçimde kavranır. Çocuğun sureti “ister gerçek görüntü, ister çizim, ister tam sentetik yüz olsun” cinsel haz ekonomisinin merkezî öğesine dönüştürüldüğünde, çocuklara ilişkin kolektif algı da sessizce yeniden şekillenir: Çocuk artık “mutlak korunması gereken kırılgan özne” değil, belirli fantezilerin, tabuların, “yasak arzu”nun sürekli üretildiği bir nesne olarak kodlanır. Ceza hukuku, bu yaklaşımda, yalnızca gerçekleşmiş istismara değil; çocuk imgesine yönelen bu temsil rejiminin gelecekteki somut istismarları daha olası kılan risk üretimine de müdahale eder. Böyle bakıldığında, gerçek çocuk içermeyen pornografik çocuk tasvirleri, salt “zararsız fantezi” değil, çocukların fiilî istismarı ile bu istismarı mümkün kılan kültürel altyapı arasında ara halkalar olarak görülmeye başlar.

Bu eğilim aynı zamanda çocuk pornografisini soyut tehlike suçu mantığına yaklaştırır. Klasik modelde suç, “gerçek çocuk istismarı”nın gerçekleşmiş olmasıyla gerekçelendirilirken; yeni yaklaşımda suçun konusu, çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesiyle yaratılan soyut ama yoğun tehlikedir. Çocuk suretinin pornografik bağlamda varlığı, tek başına gelecekteki istismarların kesin kanıtı değildir; fakat çocukların güvenliğine, cinsel dokunulmazlığına ve toplumun çocuklara bakışına ilişkin öngörülebilir bir risk yaratır. Bu risk, tek tek dosyalarda ölçülmesi güç bir “zarar” olarak kalabilir; ancak ceza hukuku, belli alanlarda “örneğin çevre suçlarında, insan sağlığını tehdit eden fiillerde, terör hazırlığı suçlarında” soyut tehlikeyi cezalandırmayı zaten benimsemiştir. Çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesi de, bu perspektife göre, çocukların insan onuruna uygun bir biçimde algılanma ve temsil edilme hakkını tehdit eden, gelecekteki istismarları istatistiksel olarak daha olası kılan bir soyut tehlike alanıdır. Tam sentetik yüzler, bu bağlamda, “gerçek çocuk yok” şerhiyle değil, “çocukluğun kolektif dokunulmazlığına yönelmiş temsil saldırıları” üzerinden okunur.

Bu yeni yönelim, kaçınılmaz olarak önleyici ceza hukuku tartışmalarını da beraberinde getirir. Eleştirmenler, çocuk içermeyen her türlü temsile ceza hukuku müdahalesinin, “düşünce ve fantezinin cezalandırılması” riskini taşıdığını, devletin kişilerin zihinsel dünyasına aşırı müdahil olabileceğini, sanatsal ve ifade özgürlüğünün boğulacağını savunur. Bu uyarılar hafife alınamaz; zira soyut tehlike kavramının sınırlarının çizilmediği her durumda, ceza hukuku kolaylıkla paternalist ve otoriter bir araca dönüşebilir. Ancak çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesi bağlamında geliştirilen eğilim, tam da bu eleştirilere karşı, katmanlı ve eşikli bir model önerir: Her çocuk figürlü çizimin, her manga sahnesinin veya her sembolik temsili değil; belirli ölçütleri (fotogerçekçilik, açık pornografik içerik, istikrarlı cinsel odak, şiddet/itaat teması, yaygın dolaşım vb.) sağlayan, çocukluk statüsünü çıplak cinsel tüketim nesnesine indirgeyen içerikleri ceza hukuku radarına alır. Böylece “çocuk imgesi = suç” gibi kaba bir denklem kurulmaz; suç, çocuk imgesinin belirli bir yoğunlukta ve bağlamda cinsel nesneleştirilmesine bağlanır.

Bu eğilim, çocuk pornografisi suçunun meşruiyetini tek bir gerçek çocuğun bedensel istismarı ile sınırlı görmeyip, çocukluğun kendisine atfedilen hukuki statüyü merkeze alır. Gerçek çocuk içermeyen temsillerin, çocuk imgesini erotize ederek, seks piyasasının bir parçası hâline getirerek, fail adaylarının fantezi ekonomisine sınırsız malzeme sunarak, hem bugünkü çocukların güvenlik hissini zedelediğini hem de yarının somut istismarlarına zemin hazırladığını ileri sürer. Bu nedenle “hiç var olmamış çocuk”, bu yeni modelde, hukuken tamamen kayıtsız kalınabilecek bir boş siluet değildir; tam tersine, toplumun çocuklara bakışını, çocukların kendilerini nasıl gördüklerini ve potansiyel faillerin dünyayı nasıl kurduklarını dönüştüren, son derece gerçek bir normatif figürdür. Tartışmanın bundan sonraki adımı, çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesinin hangi somut koşullarda ceza hukuku müdahalesini haklı kılacağını; hangi eşiklerin altında ise etik olarak tartışmalı ama hukuken cezalandırılmaması gereken bir alan olarak kalacağını belirleyen ayrıntılı ölçütlerin geliştirilmesi olacaktır. Bu da, çocuk korumasını bedene indirgemeyen, fakat soyut tehlike ve kolektif mağduriyet kavramlarını da keyfî genişlemeye izin vermeyecek şekilde kalibre eden ince ayarlı bir ceza siyaseti gerektirir.

Tam sentetik çocuk yüzleri içeren pornografik içerikleri tartışırken, klasik çocuk pornografisi dogmatiğinin merkezindeki “gerçek çocuk” figürünün artık tek başına yeterli bir referans noktası olup olmadığı sorusu kaçınılmaz biçimde karşımıza çıkar. Zira senin de işaret ettiğin gibi, bu içeriklerde görüntüde teşhis edilebilir somut bir çocuk bedeninin bulunmaması, teknik anlamda “gerçek mağdur yok” savunusuna zemin sağlıyor; fakat aynı anda, çocuk bedeni imgesinin normalleşmesi, failin fantezi dünyasının beslenmesi, talebin genişlemesi ve çocuklara yönelik genel risk ikliminin ağırlaşması gibi inkârı zor bir zarar kümesi varlığını sürdürüyor. Bu gerilim, bizi basit bir terminoloji tartışmasının ötesine taşıyor ve şu temel soruyu normatif düzeyde cevaplamaya zorluyor: Ceza hukuku açısından korunması gereken hukuki değer gerçekten yalnızca “somut çocuk” mudur, yoksa “çocukluk kavramı” ve “çocukların kolektif güvenliği” de bağımsız ve öncelikli korunma değeri olarak tanınmak zorunda mıdır?

Bu soruya verilecek cevap, çocuk pornografisi alanında yeni bir mağduriyet teorisinin kapısını aralar. “Gerçek çocuk” merkezli klasik model, mağduru esasen bedensel istismara uğramış birey olarak kurgular: Kamera önünde, belirli bir zamanda, belirli bir mekânda, somut fiile maruz kalan, adı ve yüzü olan çocuk. Bu modelde hukuki değer, çocuğun bedensel dokunulmazlığı, ruhsal bütünlüğü ve mahremiyetidir; suçun gerekçesi de bu çekirdeğe bağlanır. Oysa tam sentetik çocuk yüzlerinde, teknik olarak böyle bir bireysel beden yok; ama aynı içerik, “çocuk bedeni”ni ya da en azından onun semantik gölgesini cinsel tüketim nesnesi haline getirerek, çocukların kendi bedenlerine, başkalarının bedenlerine ve toplumun çocuklara bakışına ilişkin algısını dönüştürüyor. Dolayısıyla yeni model, mağdur kavramını yalnızca “şu çocuk” ile değil, “çocukluğun hukuki statüsü” ve “çocukların kolektif güvenlik menfaati” ile kurmaya yönelmelidir: Mağdur, hem var olmuş hem henüz doğmamış tüm çocuklar adına, “çocukluk” denen yaş ve kırılganlık halidir.

Bu çerçevede, “korunması gereken hukuki değer nedir?” sorusu iki katmanlı bir yapı kazanır. Birinci katmanda, elbette, klasik anlamda somut çocuk mağduriyeti yer alır; üretim sürecinde istismara uğrayan çocuk, bu modelde hâlâ çekirdek mağdur figürüdür. Fakat ikinci katmanda, sentetik ve tam sentetik yüzlerin devreye girdiği alanda, korunması gereken hukuki değer, çocukluğun cinsel dokunulmazlığı ve çocukların kolektif güvenliği olarak yeniden tanımlanır. Buradaki mağdur, tek tek kimlik numarasıyla tespit edilebilir çocuklar değil; çocukluk statüsünün taşıyıcısı olan tüm çocuklardır. Tam sentetik çocuk yüzlü pornografi, hiçbir somut çocuğun bedenine temas etmese bile, “çocuk” figürünü cinsel haz ekonomisinin kalıcı bir unsuru haline getirerek, bu statüyü zayıflatır. Böylelikle, yeni mağduriyet teorisi, bireysel mağduriyet ile kolektif mağduriyeti aynı normatif haritada yan yana oturtur: Bir yanda kamera önündeki çocuk, diğer yanda o görüntüleri hiç görmemiş olsa bile onlar adına risk üretilen tüm çocuklar.

Bu teori, ceza hukukunun zarar kavramını da yeniden kalibre etmeyi gerektirir. Klasik model, zararı geçmişte yaşanmış fiilî istismar üzerinden tanımlar; yeni model ise zararı geçmiş + şimdi + gelecek ekseninde, süreğen bir temsil ve risk mimarisi olarak kavrar. Tam sentetik çocuk yüzlü içeriklerde zarar, tek bir çocuğun anına sıkışmaz; “çocuk bedeni” imgesinin pornografik bağlamda tekrar tekrar üretilmesiyle, (i) potansiyel fail adaylarının zihninde çocukla cinsellik arasındaki bariyerin aşınması, (ii) çocukların kendi bedenlerinin güvenliğine ve dokunulmazlığına dair algılarının zedelenmesi, (iii) toplumun çocuklara dair koruyucu eşiğinin gevşemesi şeklinde kümülatif bir risk alanı doğar. Burada mağduriyet, artık tekil bir travma değil, çocukların kolektif varoluşunu tehdit eden, dalga dalga büyüyen bir normatif erozyondur. Yeni mağduriyet teorisi, bu erozyonu hukuki değer ihlali olarak tanımayı teklif eder.

Bu noktada, “çocukluk kavramı ve çocukların kolektif güvenliği”ni korunacak hukuki değer olarak merkeze almak, kaçınılmaz biçimde soyut / kolektif mağduriyet kavramını da teorinin içine yerleştirir. Çocukluk, burada bir soyutlama değil; somut bedenleri olan milyonlarca çocuğun paylaştığı hukuki bir statüdür. Bu statü, yalnızca bedensel dokunulmazlığı değil, aynı zamanda “cinsel nesne haline getirilmemiş, şiddetle erotize edilmemiş, ticari ve pornografik pazarın dışına itilmiş bir çocuk imgesi”ni de içerir. Tam sentetik yüzlü içerikler, gerçek çocuk olmasa bile, tam da bu statüye saldırır: Çocukları, doğrudan adlarıyla hedef almadan, “çocuk bedeni”ni genel ve soyut bir zevk nesnesine indirerek, çocukluğun kolektif onurunu aşındırır. Bu nedenle yeni mağduriyet teorisi, somut çocuğun yanı sıra “çocukluğun kendisini” de ceza hukuku açısından mağdur olabilen bir hukuki özne olarak kabul eder; tıpkı insanlığa karşı suçlar bağlamında “insanlık”ın soyut ama gerçek bir mağdur figürü olarak tanınması gibi.

Elbette ki bu genişletilmiş mağduriyet anlayışı, haklı olarak “önleyici ceza hukuku”, “düşüncenin cezalandırılması”, “ifade özgürlüğü” gibi alanlarda birtakım riskler de taşır. Tam da bu yüzden, yeni mağduriyet teorisi, çocukluk kavramını korunan hukuki değer haline getirirken, her çocuk temsili içeren içeriği suç saymayı değil; belirli eşiğin üzerindeki temsilleri hedef almayı önerir. Fotogerçekçi ve ayırt edilmesi güç sentetik çocuk yüzleri, açık cinsel edimler, cinsel organ vurgusu, şiddet/itaat dinamikleri, pornografik platformlarda sistematik dolaşım gibi kriterler, çocukluğun kolektif güvenliğini “soyut tehlike” olmaktan çıkarıp yüksek yoğunluklu bir risk rejimine dönüştüren unsurlar olarak normatif eşiğin içine yazılabilir. Böylece, çocukluğun statüsünü koruyan yeni mağduriyet teorisi, bir yandan “hiç var olmamış çocuk” bahanesiyle oluşan boşluğu doldurur; diğer yandan kanunilik ve ölçülülük ilkelerini gözeten, eşikli bir ceza siyaseti çerçevesi sağlar.

Tam sentetik çocuk yüzleri içeren pornografik içerikler tam da bu nedenle ceza hukuku açısından bir “boşluk testi” işlevi görür: Eğer korunan hukuki değeri hâlâ yalnızca “gerçek, somut, bedensel çocuk mağdur” ile özdeşleştirirsek, bu içerikler teknik olarak otomatik biçimde suç tanımının dışına düşer; çünkü klasik mantıkla sorulduğunda ortada “istismar edilmiş bir beden” yoktur. Ancak aynı içeriğe, çocukluk statüsü, çocukların kolektif güvenliği ve toplumsal temsil rejimi perspektifinden bakıldığında, ortada yalnızca “rahatsız edici bir fantezi” değil, çocuk imgesinin cinsel nesne olarak normalleştirilmesi, failin fantezi dünyasının sürekli beslenmesi ve gelecekteki istismarlar için talep yaratılması gibi son derece somut riskler bulunmaktadır. Bu ikili okuma, şu soruyu kaçınılmaz kılar: Ceza hukuku, çocuk pornografisinde aslında neyi korumaktadır – belirli bir gerçek çocuğun bedensel bütünlüğünü mü, yoksa çocukluk kavramının kendisini ve çocukların kolektif güvenliğini mi? Tam sentetik çocuk yüzleri bu soruyu soyut bir teorik tartışma olmaktan çıkarıp, normatif bir tercih zorunluluğuna dönüştürür.

Bu noktadan itibaren, yeni bir mağduriyet teorisi kurmak mümkündür; bu teori, mağduru yalnızca “görüntüde yer alan birey” olarak değil, aynı zamanda “çocukluk”u taşıyan kolektif özne olarak kurgular. Birinci düzeyde, klasik anlamda somut mağduriyet vardır: Gerçek bir çocuğun görüntüsünün kullanıldığı, çekim sürecinde istismara uğradığı materyallerde, mağdur bedenli ve isimlendirilebilir bir özne olarak karşımızdadır. İkinci düzeyde, potansiyel mağduriyet yer alır: Çocuk pornografisi içeriğiyle beslenen fail adaylarının ileride somut çocuklara yönelme riskinin artması, henüz kim olduğu belli olmayan ama “geleceğin çocuk mağdurları”nı ilgilendirir. Üçüncü düzeyde ise, normatif mağduriyet söz konusudur: Çocuk imgesinin pornografik bağlamda sistematik olarak yeniden üretildiği her durumda, çocukluğun kendisi “yani belirli bir döneme ait kırılganlık, korunma ihtiyacı ve rıza ehliyetsizliği” soyut bir hukuki değer olarak zedelenir. Tam sentetik çocuk yüzleri, bu üçüncü düzeydeki normatif mağduriyeti özellikle görünür kılar; çünkü beden yokluğunu öne sürerek ilk iki düzeyi perdelemeye çalışır ama çocukluğun sembolik bedenini tüm ağırlığıyla sahneye taşır.

Bu yeni mağduriyet teorisi, korunan hukuki değeri yeniden formüle etmeyi gerektirir. Geleneksel anlatıda “korunan hukuki değer” çoğu kez “çocuğun cinsel dokunulmazlığı” olarak ifade edilir; bu ifadenin pratikte neredeyse yalnızca bedensel temasa indirgenmesi ise, tam sentetik yüzler karşısında ciddi bir normatif daralma yaratır. Oysa çocukların cinsel dokunulmazlığını, “çocuk bedenine fiilî temas olmaması” ile sınırlamak zorunda değiliz; aksine, bu dokunulmazlığı üç katmanlı olarak kurmak mümkündür: (i) Bedenine doğrudan veya dolaylı cinsel fiil yöneltilmemesi, (ii) suretinin “gerçek veya sentetik” cinsel haz nesnesi olarak kullanılmaması, (iii) çocukluğun, toplumun ortak zihninde, cinsel fantezi alanının “meşru” bir segmenti hâline getirilmemesi. Tam sentetik çocuk pornografisi, bu üçüncü katmanda, çocukluğun “mutlak korunma statüsü”nü aşındıran bir temsil rejimi üretir; böylece hukukun korumayı amaçladığı değer, yalnızca bedensel bütünlük değil, çocukluğun cinsellikten radikal biçimde ayrılmış bir yaşam evresi olarak kalabilmesi haline gelir.

Bu çerçevede “mağdur” kavramı da katmanlı bir yapıya bürünür. Yeni teoride, üç tür mağdurdan söz edilebilir: (1) Somut mağdur, yani gerçek görüntüde yer alan ve bedeni istismara uğrayan çocuk; (2) kolektif mağdur, yani çocukluk statüsünü fiilen taşıyan ve bu statünün aşınmasından doğrudan etkilenen tüm çocuklar; (3) normatif mağdur, yani hukukun “çocuğun üstün yararı” ilkesinde cisimleştirdiği, çocukluğun bizzat kendisi. Tam sentetik çocuk yüzlü pornografide, birinci tip mağdur teknik olarak yoktur; fakat ikinci ve üçüncü tip mağdur tüm yoğunluğuyla mevcuttur: Çocukların yaşadıkları toplumda nasıl algılandıkları, kendilerini nasıl güvende hissedecekleri, yetişkinlerin zihinlerinde çocukla cinsellik arasındaki bağın ne kadar “makul” veya “çekici” bulunduğu, doğrudan bu içerik rejimi tarafından şekillendirilir. Dolayısıyla, “gerçek bir çocuk mağdur yok” cümlesi, bu teorik modellerin yalnızca ilkini dikkate alıp, diğer ikisini yok sayan indirgemeci bir okuma olur.

Yeni mağduriyet teorisinin ayırt edici noktası, çocukluk kavramını başlı başına bir hukuki statü olarak merkeze almasıdır. Çocukluk, burada sadece belirli bir yaş aralığı değil, belirli bir koruma rejiminin, belirli bir asimetri bilincinin ve belirli bir “dokunulmazlık alanı”nın adı olarak düşünülür. Çocukluk kavramına yönelen saldırı, bu statünün parçalanması, sulandırılması, cinsel haz ekonomisinin serbestçe kullanılabilir bir segmentine dönüştürülmesi anlamına gelir. Tam sentetik çocuk pornografisi, bilhassa fotogerçekçi üretim teknikleriyle, “çocukluk” ile “arzu nesnesi” arasındaki duvarı pixeller üzerinden sistematik biçimde inceltir. Bu noktada mağdur, yalnızca o görüntüdeki hayali çocuk değil; çocukluk statüsünü taşıyan her gerçek çocuktur; çünkü hepsi, bu temsillerin gölgesinde büyümek, bu temsillerin ürettiği risk ve tehdit atmosferi içinde kimlik geliştirmek zorunda kalır.

Elbette bu teorinin, ceza hukuku açısından ölçülülük ve kanunilik filtrelerinden geçirilmesi gerekir. Çocukluk kavramını soyut bir hukuki değer olarak kabul etmek, tek başına her türlü çocuk figürlü çizimi veya anlatımı cezalandırmayı haklı kılmaz. Yeni mağduriyet teorisinin güçlü olması için, korunan hukuki değeri genişletirken, müdahele eşiğini de netleştiren kriterler ortaya konmalıdır: Fotogerçekçilik düzeyi, pornografik içeriğin yoğunluğu, cinsel fiilin açık ve merkezî temsili, çocuk figürünün yalnızca soyut veya alegorik değil, doğrudan erotize edilmiş bir nesne olarak kurgulanması, içerik üretiminin ve dolaşımının sistematik ve ticari karakteri gibi. Böylece, çocukluğun statüsünü zedeleyen ağır temsiller ceza hukuku kapsamına alınırken, çocuk imgesinin sembolik, sanatsal veya eleştirel kullanımları “rahatsızlık verici de olsalar” suç tipinin dışında kalır. Yeni mağduriyet teorisi, bu ayrımı yapabildiği ölçüde hem çocukların kolektif güvenliğini ciddiye alır hem de ceza hukukunun keyfî genişleme riskini kontrol altında tutar.

Tam sentetik çocuk yüzlü pornografiyi yalnızca “gerçek çocuk yok, o hâlde mağdur da yok” mantığıyla okumak, çocuk korumasını 20. yüzyılın başındaki dar bedensel zarar paradigmasına geri çekmek anlamına gelir. Bu çalışma, bunun yerine, şu normatif cevabı teklif eder: Evet, bu içerikte somut bir beden mağduru yoktur; fakat çocukluk kavramının kendisi, çocukların kolektif güvenliği ve gelecekteki mağdurların risk profili, doğrudan zarar gören hukuki değerlerdir. Yeni mağduriyet teorisi, bu nedenle “korunması gereken hukuki değer gerçek çocuk mu, yoksa çocukluk kavramı ve çocukların kolektif güvenliği mi?” sorusunu ikili bir seçenek olarak değil, iç içe geçmiş iki halka olarak görür: Çekirdekte gerçek çocuk, onu çevreleyen halkada ise çocukluk statüsü ve çocukların kolektif güvenliği yer alır. Tam sentetik çocuk yüzleri, birinci halkayı atlayarak doğrudan ikincisine saldırır; ceza hukuku da bu saldırıyı, artık görmezden gelinemez bir normatif mağduriyet biçimi olarak tanımak zorundadır.

VII. DİJİTAL ŞAHSİYET VE “YÜZÜN EGEMENLİĞİ”: YENİ BİR KİŞİLİK HAKKI MODELİ

Dijital çağda “şahsiyet”, artık sadece nüfus kütüğüne kayıtlı, bedeni olan, hukuken hak ve borç ehliyetine sahip bireyden ibaret değil; onunla birlikte yaşayan, onu temsil eden, kimi zaman ondan bağımsızlaşan dijital ikizlerin toplamından oluşan çok katmanlı bir yapı hâline gelmiştir. Sosyal medya profilleri, arama motoru sonuçları, veri tabanlarındaki kayıtlar, algoritmaların kişi hakkında ürettiği tahminler ve nihayet generative AI modellerinin ürettiği yüzler, hepsi birlikte “dijital şahsiyet”in parçalarıdır. Bu çerçevede yüz, yalnızca biyolojik bedende taşınan bir anatomik özellik değil, dijital şahsiyetin hem giriş kapısı hem de taşıyıcı sembolü hâline gelmiştir. Bir kişinin yüzü, artık kameralar, gözetim sistemleri, biyometrik kimlik doğrulama araçları, sosyal ağlar ve üretici yapay zekâ modelleri için anahtar veri noktasıdır; dolayısıyla yüz üzerindeki egemenlik, klasik anlamda “kişilik hakkı”nın alt alanlarından biri olmaktan çıkıp, dijital şahsiyetin merkezî egemenlik alanı olarak yeniden düşünülmek zorundadır. “Yüzün egemenliği” kavramı, tam da bu nedenle, yalnızca fotoğrafın izinsiz kullanılmasına karşı bir koruma değil; yüzün veri olarak işlenmesi, modele dönüştürülmesi, sentetik olarak yeniden üretilmesi ve özellikle cinsel içerikte dolaşıma sokulmasına karşı, bütüncül bir kişilik hakkı modeli olarak inşa edilmelidir.

Dijital şahsiyetin bu yeni modelinde yüz, üç düzeyde işler: ontolojik, fonksiyonel ve normatif. Ontolojik düzeyde yüz, kişinin biyografisiyle, geçmişiyle, kültürel ve sosyal kimliğiyle iç içe geçen bir varlık formudur; birey, kendi yüzü üzerinden tanınır, hatırlanır, etiketlenir. Fonksiyonel düzeyde yüz, dijital sistemler için adeta bir “erişim anahtarı”dır: Telefon kilidini açar, sınır kapısından geçirir, banka uygulamasında işlem yaptırır, sosyal medya algoritmalarına “kimin kim olduğu”nu öğretir. Normatif düzeyde ise yüz, insan onurunun en yoğun taşındığı, kişinin kendisini “kim” olarak hissettiği sembolik merkezdir; aşağılanma, teşhir, mahremiyet ihlâli çoğu zaman yüz üzerinden anlam kazanır. Yapay zekâ pornografisi, bu üç düzeyi aynı anda hedef alır: Ontolojik düzeyde kişiye benzeyen veya onu çağrıştıran bir yüz üretir; fonksiyonel düzeyde bu yüzü, veri ekosisteminde yeniden dolaşıma sokar; normatif düzeyde ise yüzü, cinsel nesne statüsüne indirger. Bu nedenle “yüzün egemenliği”ni, yalnızca görüntünün izinsiz kullanımına karşı bir telif benzeri hak olarak görmek yetersizdir; burada söz konusu olan, dijital şahsiyetin ontolojik, fonksiyonel ve normatif bütünlüğü üzerindeki egemenlik hakkıdır.

Klasik kişilik hakkı modelleri, yüzü çoğu zaman “resim, portre, fotoğraf” kavramları içinde, daha çok yayın ve teşhir bağlamında ele alır: Bir kişinin fotoğrafının rızası dışında basılması, afişlere konulması, reklamda kullanılması, özel hayatın gizliliği ve onur hakkı çerçevesinde değerlendirilir. Ancak generative AI döneminde yüz, artık yalnızca “görüntülenen şey” değil, aynı zamanda üretilen şeydir. Bir yüz, fotoğraftan yola çıkarak deepfake ile manipüle edilebilir; ama daha da önemlisi, eğitim verilerinden türetilen latent temsiller üzerinden, o kişinin yüzüne benzeyen hibrit veya tam sentetik yüzler tekrar tekrar üretilebilir. Bu durumda kişilik hakkının konusu, sadece “mevcut görüntü” değil, yüzün olası tüm dijital türevleridir. “Yüzün egemenliği” kavramı, bu yüzden, kişiye sadece mevcut fotoğrafları üzerinde tasarruf hakkı tanıyan bir model olmaktan ziyade, yüzünün veri olarak işlenmesi, modele katılması, modelden tekrar tekrar üretilmesi ve özellikle cinsel bağlamda kullanılması üzerinde önceden belirleme, sınırlama ve geri alma yetkisi tanıyan bir üst hak olarak kurgulanmalıdır.

Bu yeni modelde dijital şahsiyet, basitçe “kişisel verilerin toplamı” değildir; daha çok, üç halka hâlinde düşünülebilecek bir yapıdır. En iç halkada klasik fizikî kişi yer alır: beden, biyografi, hukuki statü. İkinci halkada verisel kişi bulunur: Bütün kayıtlar, profil verileri, davranış izleri, yüzün biyometrik kodları, algoritmaların kişi hakkında oluşturduğu tahminler. Üçüncü halkada ise temsili kişi yer alır: Medyada, sosyal ağlarda, sanat eserlerinde, reklamda ve “çalışmanın odağında olduğu üzere” pornografide üretilen, gerçek veya sentetik tüm suretler. Kişilik hakkının geleneksel doktrini esasen ilk halkaya odaklanırken, veri koruma hukuku ikinci halka için spesifik kurallar getirmiştir. Oysa yapay zekâ destekli pornografi, özellikle üçüncü halkayı patlatmaktadır: Kişi, ya doğrudan yüzü kullanılarak deepfake ile, ya da yüzüne benzeyen hibrit/sentetik suretlerle pornografide temsil edilmekte; böylece temsili kişi üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde yitirmektedir. Yeni kişilik hakkı modeli, bu üç halkayı birbirinden kopuk değil, geçişli ve birbirine referans veren hak katmanları olarak görmeli; “yüzün egemenliği”ni, hem verisel kişi hem temsili kişi üzerinde birleşik bir kontrol yetkisi olarak tanımlamalıdır.

“Yüzün egemenliği”ni kurmaya yönelik normatif gerekçe, yalnızca onur ve mahremiyet gibi klasik başlıklara dayanmaz; aynı zamanda özneleşme hakkına, yani kişinin kendi bedeni, yüzü ve cinselliği hakkında kendi hikâyesini kurabilme hakkına dayanır. Yapay zekâ pornografisinde kişi, çoğu zaman hiç haberi olmadan, kendi hayatının tamamen dışındaki mizansenlere yüzüyle “rol verilmiş” bir figür olarak yerleştirilir. Bu durum, sadece itibarını zedelemekle kalmaz; kişinin kendi cinselliği, ilişkileri ve gelecekteki yaşam tercihleri üzerinde derin bir yabancılaşma etkisi yaratır. Kişi, kendi yüzünü başkalarının fantazilerinde, rızası dışında konumlandırılmış halde bulur; bu, basit bir “resim hakkı ihlâli” değil, kendi öznelliği üzerindeki egemenliğin parçalanmasıdır. Yüzün egemenliği doktrini, bu nedenle, kişiye sadece “yayın durdurma” veya “tazminat” imkânı tanımakla yetinmez; aynı zamanda yüzünün hangi bağlamlarda, hangi temsillerde, özellikle cinsel içeriklerde asla yer alamayacağına dair ex ante bir veto yetkisi tanımayı gerektirir. Bu veto, hem veri işleme (eğitim setine dâhil olma) hem de generatif çıktı düzeyinde düşünülmelidir.

Bu yeni kişilik hakkı modelinin, verisel düzeyde de radikal sonuçları vardır. Eğer yüz, dijital şahsiyetin egemenlik alanı olarak kabul edilirse, kişinin yüzüne ilişkin verilerin yalnızca toplanması ve saklanması değil, “model eğitimi” adı altında soyut latent uzamlara dönüştürülmesi de kişilik hakkına dokunan bir işlem olarak görülmelidir. Burada gündeme gelen hak, klasik KVKK/GDPR dilindeki “veri işleme izni”nden daha ileri bir şeydir: Yüzün egemenliği, kişiye yalnızca verisinin işlenip işlenmeyeceğini değil, hangi tür modellere hangi amaçlarla beden olacağını belirleme imkânı verir. Özellikle pornografi üreten, erotik içerik odaklı veya generatif çıktıları kolayca bu alanla kesişebilen modeller bakımından, “yüz verisinin bu tür modellere katılmasına bütünüyle itiraz hakkı”, yeni kişilik hakları rejiminin merkezî bir unsuru olmalıdır. Bu, gelecekte “unlearning/right to be untaught” benzeri hakların tartışılmasının da kapısını aralar: Kişi, bir modelin eğitimine yüzüyle katkı verdiğini sonradan öğrendiğinde, bu katkının geri çekilmesini ve modelin bu veriyi “unutmasını” talep edebilmelidir.

Temsili düzeyde ise, yüzün egemenliği, “benzerlik tabanlı istismara” karşı özel bir koruma sağlar. Kişilik hakkı, yalnızca birebir aynı yüzün kullanılmasını değil, marka hukukundaki “karıştırılma ihtimali” ve “ilişkilendirme” testlerine benzer biçimde, kişinin ayırt edici çekirdeğini taşıyan hibrit ve sentetik yüzlerin, özellikle cinsel ve aşağılayıcı içerikte kullanılmasını da kapsamalıdır. Dijital şahsiyet modelinde, kişi sadece kendi somut fotoğrafı değil, yüzüne benzetilerek üretilmiş tüm dijital suretler üzerinde de tanınma ve tanınmama hakkına sahiptir. Tanınma hakkı, kişinin rızasıyla, kendi yüzünü belirli bağlamlarda kamusal görünürlüğe sokmasını; tanınmama hakkı ise, yüzünün (ve yüzünü çağrıştıran sentetik türevlerin) rızası dışında, özellikle cinsellik ve şiddet bağlamında kullanılmamasını güvence altına alır. Böylece, “tam sentetik, kimseye ait değil” savunması, yüzün egemenliği doktrini karşısında güç kaybeder; çünkü hukuken korunmak istenen, yalnızca somut fotoğraf değil, kişinin yüzüne ve suretine dair istatistiksel gölge alanının tümüdür.

Dijital şahsiyet ve yüzün egemenliği doktrini, yapay zekâ pornografisi tartışmasını yalnızca ceza hukuku ve mağdurbilim düzeyinden çıkarıp, genel kişilik hakkı teorisinin merkezine taşır. Bu yeni model, kişiyi beden-veri-temsiliyet üçgeninde, her bir düzeyde egemenlik iddia edebilen bir özne olarak yeniden kurar. Bu çerçevede savunulabilecek tez, özetle şudur: Dijital çağda kişilik hakkının çekirdeği, “dijital şahsiyet üzerinde egemenlik”tir; bu egemenliğin en görünür ve kırılgan alanı ise, yüzdür. Yüzün egemenliği, kişiye hem verisel hem temsili düzeyde, yüzünden türeyen bütün dijital ikizler üzerinde söz söyleme, sınır çizme ve gerekirse onları hukuken geri çağırma yetkisi tanıyan yeni bir kişilik hakkı modelidir. Yapay zekâ ile üretilen pornografide sentetik yüzlerin “gerçek mağdur” yaratıp yaratmadığı tartışması, bu model içinde yeniden formüle edildiğinde, soru artık şuna dönüşür: Bu içerik, bu kişinin dijital şahsiyeti ve yüz egemenliği üzerinde hangi düzeyde bir ihlâl oluşturuyor? Cevap çoğu durumda, “gerçek mağdur yok” diyen teknik savunmalardan çok daha ikna edici ve derin bir hak ihlâli manzarasına işaret edecektir.

Dijital şahsiyet ve “yüzün egemenliği” modelinin yerleştirileceği normatif zemin, klasik özel hukuk ve anayasa hukuku kategorilerini de yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Medenî hukukta kişilik hakları çoğu zaman “şeref ve haysiyet”, “özel hayatın gizliliği”, “ad ve resim üzerindeki hak” gibi başlıklar altında, birbirinden görece bağımsız alt menfaatler şeklinde sınıflandırılmıştır. Oysa dijital şahsiyet, bu alt başlıkları birbirinden ayırarak değil, tam tersine, bunların bir arada nasıl hedef alındığı üzerinden kavranabilir: Bir yapay zekâ pornografisi vakasında kişinin yüzü hem resim hakkı bağlamında izinsiz kullanılır, hem cinsel içerik nedeniyle onur ve cinsel dokunulmazlık alanı zedelenir, hem de görüntünün internet dolaşımı yüzünden özel hayatı fiilen çöker. “Yüzün egemenliği” doktrini, bu nedenle, kişilik haklarını tek tek menfaatler şeklinde üst üste koymak yerine, yüz merkezinde birleşen üst bir kişilik menfaati olarak tasarlanmalıdır: Kişinin, bedeniyle, yüzüyle ve dijital suretleriyle hukuken tanınma ve tanınmama biçimlerini kendisinin belirleme hakkı. Bu üst menfaat, anayasal düzeyde insan onuru, maddi-manevi varlığını geliştirme hakkı, kimlik ve kişisel veri üzerinde tasarruf hakkı gibi hükümlerle irtibatlandırılarak, sadece tali bir “resim hakkı” değil, dijital çağın temel kişilik özgürlüklerinden biri olarak konumlandırılabilir.

Bu modelin veri koruma hukuku ile ilişkisi de kritik önemdedir. KVKK/GDPR benzeri rejimler, yüz verisini “özel nitelikli biyometrik veri” olarak kabul etmekte; işlenmesi için ağırlaştırılmış şartlar ve açık rıza yükümlülükleri öngörmektedir. Ancak pratikte bu rejim, çoğu zaman yalnızca verinin toplanması ve saklanması aşamasına odaklanır; verinin bir makine öğrenmesi modeline katılması, o modelden sınırsız sayıda sentetik yüz üretilmesi ve bu yüzlerin cinsel içerikte kullanılması, “ikincil” ve çoğu kez görünmez bir katman olarak kalır. Yüzün egemenliği doktrini, veri koruma hukukunu bu ikinci katmana doğru genişletir: Biyometrik verinin işlenmesi, yalnızca veri tabanına kaydedilmek değil, temsil kapasitesi olan modellere hammadde yapılmak anlamına gelir. Dolayısıyla yüz verisinin “pornografi üreten veya bu alana kolayca kayan” modellere katılması, sıradan bir veri işleme değil, kişilik hakkının çekirdeğine yönelik yüksek riskli bir müdahale olarak nitelendirilmelidir. Bunun sonucu, veri hukukunda klasik “açık rıza”nın ötesinde, yüz verisi için amaç-temelli veto mekanizmalarının tanınmasıdır: Kişi, “yüzüm hiçbir şekilde cinsel içerik üretme kapasitesine sahip sistemlerin eğitiminde kullanılamaz” diyebilmeli; bu tercih, veri sorumluları ve geliştiriciler için bağlayıcı hale getirilmelidir.

Dijital şahsiyet modelinin içinden baktığımızda, yüzün egemenliği sadece haklar kataloğunu genişletmekle kalmaz, aynı zamanda sorumluluk mimarisini de yeniden dağıtır. Geleneksel yapı, hukuka aykırı kullanımda çoğu zaman tekil bir faili “fotoğrafı paylaşanı, videoyu montajlayanı” hedef alır; platformlar ve model geliştiriciler “nötr aracı” statüsüne sığınır. Oysa yüzün egemenliği doktrini, dijital şahsiyet üzerindeki ihlâlleri üretim zinciri boyunca izlemek gerektiğini söyler: Yüz verisini izinsiz kazıyan platform, bu verileri ticari amaçla satan veri simsarı, bu verilerle pornografiye açık bir model eğiten geliştirici ve nihayet çıktıyı cinsel içerikte kullanan son kullanıcı, hepsi farklı düzeylerde ihlâlin parçasıdır. Kişilik hakkının yeni modeli, yalnızca son kullanıcının cezalandırılmasıyla yetinemez; veriyi toplayan, işleyen ve generatif sistemleri tasarlayan aktörlere karşı da özel hukuk sorumluluğu (tazminat, men, düzeltme) ve belirli durumlarda idari ve cezai yaptırımlar öngören çok aktörlü bir rejim gerektirir. Yüzün egemenliği bu anlamda, “iyi niyetli teknoloji şirketi-kötü niyetli kullanıcı” ikiliğini kırarak, yüzün dijital kaderini belirleyen her halkayı hukuki denetime açan bir çerçeve sunar.

Bu model, kaçınılmaz olarak ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile de çarpışır; bu çarpışma, doktrinin ciddiyetinin bir göstergesi olduğu kadar, sınırlarının özenle çizilmesini de zorunlu kılar. Her yüz temsili, her parodi, her karikatür, her kurgu içerik, yüzün egemenliğine dayanarak yasaklanamaz; aksi hâlde dijital şahsiyet doktrini, kısa sürede sansür mekanizmasına dönüşür. Bu nedenle model, en baştan şu ayrımı netleştirmelidir: Yüzün egemenliği, özellikle cinsel içerik, şiddet, aşağılama ve ticari sömürü bağlamlarındaki temsilleri yoğun koruma altına alır; buna karşın kamusal tartışma, eleştiri, hiciv ve sanatsal ifade alanlarındaki kullanımlar için daha esnek ve ifade lehine yorumlanan bir denge testi öngörür. Deepfake yoluyla bir siyasetçinin konuşmasının parodileştirilmesi ile aynı kişinin yüzü kullanılarak üretilmiş pornografik içerik, yüzün egemenliği doktrini açısından aynı risk seviyesinde değildir; doktrin, bağlama duyarlı bir hak modeli kurmayı zorunlu kılar. Cinsel içerikte, özellikle pornografide, yüzü özne dışılaştırıp “serbestçe malzeme” hâline getiren temsiller başlangıç noktasında hukuken şüpheli kabul edilir; ifade özgürlüğü burada daha dar bir koruma görür.

Yüzün egemenliği, aynı zamanda zaman boyutuna yayılan bir hak olarak düşünülmelidir. Kişi, bugün belirli bir içerik için rıza vermiş olsa dahi, dijital şahsiyetin kalıcılığı ve kopyalanabilirliği nedeniyle, bu rızayı geleceğe doğru sınırsız biçimde genişletemez. Özellikle pornografik içeriklerde “görüntü paylaşımına rıza” ile “sınırsız dijital türevlerin üretilmesine rıza” arasında keskin bir ayrım yapılmalıdır. Yeni kişilik hakkı modeli, rızanın hem konu bakımından spesifik olmasını (örneğin yalnızca şu platformda, şu içerikte) hem de zamansal olarak sınırlandırılabilir ve geri alınabilir nitelikte olmasını gerektirir. Yüzün egemenliği, bu anlamda, sadece “başlangıçta rıza verdim/vermedim” tartışması değil; “dijital şahsiyetim bugün ve yarın ne kadar benim kontrolümde kalacak?” sorusuna verilen kurumsal cevaptır. Rızanın geri alınması, yalnızca yeni içerik üretimini durdurmakla kalmamalı; mümkün olduğu ölçüde, mevcut içeriklerin kaldırılması, indekslerden silinmesi, modelden unutturulması gibi pozitif yükümlülükleri de beraberinde getirmelidir.

Bu yeni modelin gelişebilmesi için, kanun koyucuya olduğu kadar yargıya da önemli bir rol düşer. Mevcut pozitif düzenlemeler, çoğu zaman “resim hakkı”, “kişisel veri”, “özel hayat”, “hakaret” gibi dağınık normlarla sınırlıdır; mahkemeler, bu normları dijital şahsiyet gerçekliğine uyarlamakta zorlandığında, yüzün egemenliği fiilen korunmamış olur. Oysa yüksek mahkeme içtihadı, sistematik bir yorumla, yüzü insan onurunun merkezî taşıyıcısı olarak tanımlayan, dijital şahsiyeti anayasal kişilik hakkının doğal uzantısı sayan bir çizgi geliştirebilir. Böyle bir çizgide, örneğin deepfake pornografi vakalarında, mahkemeler sadece “özel hayatın gizliliği” veya “hakaret” kalıplarıyla yetinmeyip, “şiirsel” dahi olsa şu yönde tespitler yapabilir: “Kişinin yüzü, kendi cinsel özneliğini belirleme hakkının, dijital şahsiyet üzerindeki egemenliğinin ayrılmaz parçasıdır; rızası dışında pornografik bağlamda kullanılması, kişilik hakkının çekirdeğine yönelen ağır bir ihlâldir.” Bu tür tespitler, zamanla yeni bir doktrin inşasına, hatta müstakil bir “dijital şahsiyet ve yüz hakkı” düzenlemesine zemin hazırlayabilir.

Elbette yüzün egemenliği doktrininin gerçek gücü, yalnızca iç hukuk sınırları içinde değil, sınır ötesi veri akışları ve küresel platformlar bağlamında test edilecektir. Yapay zekâ modelleri ve içerik platformları, çoğu zaman birden çok ülkenin hukukuna aynı anda tabi; kişilik hakkı ihlâli, sınır ötesi bir siber mekânda gerçekleşiyor. Bu durum, yeni modelin yalnızca ulusal düzenlemelerle sınırlı kalmaması gerektiğine işaret eder. Uluslararası insan hakları rejimi, dijital çağda kişilik hakkı, veri koruma ve ifade özgürlüğü dengesini yeniden tartışırken, “yüzün egemenliği”ni de transnasyonel bir standart olarak geliştirebilir: Kişinin yüzüne dayalı dijital şahsiyeti, ulusal sınırları aşan bir insan onuru meselesi olarak tanınabilir. Bu, ileride, örneğin Avrupa Konseyi veya BM düzeyinde, derin sahte ve sentetik pornografi konusunda asgari koruma standartlarını belirleyen, yüz temelli kişilik haklarını açıkça zikreden yeni sözleşme ya da protokollerle somutlaşabilir.

Bu model, mağdurun konumunu da klasik “pasif hak taşıyıcı” rolünden çıkarıp, aktif dijital özne düzeyine taşır. Yüzün egemenliği, yalnızca bir korunma hakkı değil, aynı zamanda bir öz-yönetim ve öz-düzenleme hakkıdır: Kişi, kendi dijital şahsiyetini nasıl kuracağını, yüzünü hangi bağlamlarda görünür kılacağını, hangi alanlarda görünmez kılmak istediğini, hukuken tanınmış araçlar üzerinden planlayabilir. Bu, pratikte “yüz kullanım tercihi panelleri”, “AI modelleri için yüz rıza-veto arayüzleri”, “profil ayarlarıyla entegre hukuki tercihler” gibi teknik yansımalar da bulabilir. Böyle bir gelecekte mağdur, yalnızca ihlâl olduktan sonra mahkemeye giden değil; yüzü ve dijital şahsiyeti üzerinde önceden strateji kuran, hakkını proaktif biçimde kullanan bir aktör hâline gelir. Yapay zekâ pornografisi tartışmasında sorulan “sentetik yüzler gerçek mağdur yaratır mı?” sorusu da, bu çerçevede, çok daha net bir cevaba kavuşur: Evet; çünkü yüzün egemenliği elinden alınan her kişi, ister deepfake, ister hibrit, ister tam sentetik olsun, dijital şahsiyetinin kalbinde gerçek bir hak kaybı yaşar. Bu hak kaybını sistematik biçimde tanımlayıp, koruma altına almak, yeni kişilik hakkı modelinin hem teorik hem pratik hedefidir.

Klasik kişilik hakkı teorileri, kişiliği çoğu zaman parçalı ve tipik “objeler” üzerinden kavrar: ad (isim hakkı), resim (suret hakkı), ses, şeref ve haysiyet ile özel hayatın gizliliği. Bu modelde kişilik, tek bir bütünsel egemenlik alanı olarak değil, hukuken tanınmış birkaç ayrı menfaat demeti olarak inşa edilir; her bir demet için ayrı koruma rejimleri, dava türleri ve ispat kriterleri geliştirilir. İsim hakkı, kişinin ad ve soyadının izinsiz veya yanıltıcı biçimde kullanılmasına; resim hakkı, fotoğraf ve görüntüsünün rıza dışı yayılmasına; ses hakkı, ses kaydının izinsiz alınması ve çoğaltılmasına; şeref ve haysiyet, aşağılayıcı veya küçük düşürücü ifadelerle kişilik değerinin zedelenmesine; özel hayatın gizliliği ise, kişiye ilişkin mahrem bilgilerin rıza dışında ifşa edilmesine karşı koruma sağlar. Bu çerçevede yüz, esasen “resim hakkı” başlığı altında, çoğu zaman yalnızca iki boyutlu bir imge “fotoğraf, video karesi, portre” olarak ele alınır; ad ve ses ondan bağımsız ayrı hak kategorileri olarak düşünülür. Model, baskı teknolojileri ve kitle iletişimin analog dönemine uygun, görece statik bir kişilik tasavvuruna dayanır: Kişilik unsurları, hukuken tek tek “tespit edilebilir” ve her biri için ayrı bir ihlal senaryosu kurgulanabilir.

Ne var ki bu parçalı yapı, yapay zekâ destekli içerik üretimi ve veri odaklı gözetim rejimleri karşısında hızla yetersiz kalmaktadır. Ad, resim ve ses artık birbirinden kopuk nesneler değil; tek bir dijital şahsiyet kümesinin iç içe geçmiş vektörleridir. Bir yüz, biyometrik veri olarak hem kimlik tespitinde kullanılır, hem sosyal medyada “resim”, hem de generative modellerde sonsuz sayıda sentetik suretin çekirdeği hâline gelir. Ses, tek başına kayıt olmaktan çıkar; metinden sese (TTS) ve ses klonlama teknolojileriyle, ad ve yüzle birleştirilmiş bütüncül bir dijital persona’nın parçası hâline gelir. Şeref ve haysiyet ile özel hayatın gizliliği, artık ayrı ayrı ihlal edilen iki menfaat değil; çoğu zaman tek bir görsel-işitsel manipülasyon (örneğin derin sahte bir pornografik video) ile aynı anda parçalanan kişilik katmanlarıdır. Buna rağmen klasik teori, hâlâ “bu resim hakkı ihlalidir”, “hayır, hakaret ağırlıklı, şeref ve haysiyet ihlalidir”, “aynı zamanda kişisel veri ihlalidir” gibi kategorik ayrımlar üzerinden düşünmeye çalışır. Bu da, tam da en ağır saldırıların gerçekleştiği dijital alanda, kişilik hakkının dağınık, reaksiyoner ve zayıf görünmesine yol açar: Hak sahibi için deneyim bütündür ama hukuk onu hâlâ ad, resim, ses, şeref ve mahremiyet kalıplarına bölerek kavramaya çalışır.

Daha önemlisi, klasik modelde “resim hakkı”nın koruma nesnesi, kural olarak zaten var olan bir görüntüdür: Çekilmiş bir fotoğraf, kaydedilmiş bir video, belirli bir kare. Oysa yapay zekâ çağında asıl sorun, var olan görüntünün izinsiz dolaşımından çok, var olmayan ama kişiye benzeyen, onu çağrıştıran veya ondan türeyen yeni dijital yüzlerin kitlesel üretimidir. Klasik kişilik hakkı teorisi, ad-resim-ses-şeref-mahremiyet ayrımını tek tek hak başlıkları olarak korurken, bu başlıkların ardında ortak bir “dijital şahsiyet” çekirdeği olduğunu normatif olarak adlandırmaz; yüzü de, veri ve temsil katmanlarıyla birlikte düşünülmesi gereken bir egemenlik alanı yerine, basit bir “fotoğraf nesnesi” olarak ele alma eğilimindedir. Tam da bu nedenle, çalışmanın bir önceki alt bölümünde önerilen “dijital şahsiyet” ve “yüzün egemenliği” kavramları, klasik teorinin bu dağınık menfaatler kataloğunu aşan, bütüncül bir kişilik hakkı modeline ihtiyaç olduğunu ortaya koyar: Ad, resim, ses, şeref, mahremiyet artık yan yana duran özerk haklar değil; kişinin dijital varlığının farklı tezahürleri olarak, tek bir egemenlik hakkının “dijital şahsiyet ve yüz üzerindeki egemenliğin” alt unsurları olarak yeniden okunmak zorundadır.

Yapay zekâ çağında “yüz”ün anlamı, klasik resim hakkı doktrinini çoktan aşmış durumda. Artık yüz, sadece iki boyutlu bir görüntü, “fotoğraf” değildir; kameralara, sensörlere, derin öğrenme modellerine göre yüz, tekil bir biyometrik imza, istikrarlı bir tanıma anahtarıdır. Yüz geometrisi, deri dokusu, mikro mimikler, bakış yönü, hatta ışık altında gölgenin düşme biçimi, bir araya gelerek kişinin tekrar tekrar tanınmasını, diğer herkes arasından ayrışmasını sağlayan benzersiz bir veri seti üretir. Bu nedenle modern veri ekosisteminde yüz, “görüntü” olmaktan çok, kimlik doğrulama aracıdır: Telefonun kilidini açar, havaalanı kapısından geçirir, bankacılık uygulamasında kimlik yerine geçer, kamu otoritesinin gözetim sistemlerine “bu kişi budur” dedirtir. Böyle bir ortamda yüz üzerinde egemenlik, artık sadece “fotoğrafımın izinsiz yayımlanması”yla sınırlı bir resim hakkı meselesi değil; kim olduğunu kanıtlama ve kim olmadığını ispatlayabilme yeteneği üzerinde tasarruf hakkıdır.

Bu biyometrik boyuta, ikinci bir katman olarak davranışsal veri eklenir. Yüz tanıma ve analiz sistemleri, artık yalnızca “kimin kim olduğu”nu değil, aynı zamanda “ne hissettiğini, nereye baktığını, ne kadar süre baktığını, hangi uyaranlara nasıl tepki verdiğini” de ölçer. Mimik analizi, duygu çıkarımı (emotion recognition), dikkat izleme (gaze tracking), yorgunluk ve stres tespiti gibi uygulamalar, yüzü bir kimlik kartından çok, davranışsal profil çıkarım aracına dönüştürür. Böylece yüz, sabit bir kimlik işareti olmaktan çıkar, kişinin zamana yayılan duygulanımlarının, tercih eğilimlerinin ve bilişsel tepkilerinin veri kaynağına dönüşür. Bir başka deyişle sistem açısından yüz, “bu X kişisidir” bilgisinden önce “bu kişi şu reklamla daha çok etkileşir, şu içerikte daha uzun kalır, şu risk davranışına yatkındır” gibi tahminlerin hammaddesidir. Bu durumda yüz üzerinde kişilik hakkı, sadece “beni teşhis etme” yetkisine karşı değil, benim duygu ve davranış kalıplarımı yüzüm üzerinden okuma, ölçme ve sınıflandırma yetkisine karşı da kurulmak zorundadır.

Üçüncü katmanda ise, yüz algoritmik profil hâline gelir. Toplanan biyometrik ve davranışsal veriler, makine öğrenmesi modellerine aktarılır; bu modeller, kişinin yalnızca kimliğini ve anlık davranışını değil, aynı zamanda gelecekte ne yapabileceğini, hangi ürünlere, siyasi mesajlara, ilişki biçimlerine daha açık olduğunu tahmin etmeye başlar. Bu noktada yüz, artık “statik bir veri” değil, dinamik bir olasılık dağılımı hâlindedir: Bir algoritma, yüz özelliklerini belli kişilik tipleri, risk skorları, tüketim segmentleri, hatta “suç işleme eğilimi” veya “uyumlu çalışan profili” ile eşleştirebilir. Yani yüz, hukuken hâlâ “resim” olarak anılırken, teknik düzeyde kişisel kaderin algoritmik taslağına dönüştürülmektedir. Yapay zekâ çağında kişilik hakkı tartışması, bu yüzden sadece “fotoğrafım izinsiz kullanıldı mı?” sorusuna değil, “yüzümden üretilen bu profil, benim hakkımda hangi kararlarda kullanılıyor, hangi önyargıları sistemleştiriyor?” sorusuna da cevap aramak zorundadır.

Bu çok katmanlı dönüşüm, yüzü klasik kişilik hakkı kataloğundaki “resim” kategorisine sıkıştırmayı dogmatik olarak imkânsız hâle getirir. Artık yüz, aynı anda hem veri, hem anahtar, hem etiketi taşıyan bir düğüm noktasıdır: Biyometrik kimlik olarak kim olduğum, davranışsal veri olarak nasıl tepki verdiğim, algoritmik profil olarak neye dönüştürüldüğüm yüz üzerinden belirlenir. Bu koşullarda “yüzün egemenliği” dediğimiz yeni hak modeli, bu üç düzeyi birlikte kavramalıdır. Kişi, yalnızca yüzünün görüntüsünün izinsiz yayılmasına değil, yüzünden türetilen biyometrik kodların model eğitiminde kullanılmasına, yüzünün duygusal analizde istismar edilmesine, yüzünün algoritmik profilleme süreçlerinde risk skoru üretmek için kullanılmasına da toplu bir irade beyanıyla “evet” ya da “hayır” diyebilmelidir. Aksi hâlde, hukuk, hâlâ fotoğraf basımını konuşurken, yüzün asıl sömürüldüğü veri ve profil katmanını fiilen serbest bırakmış olur.

Yapay zekâ çağında “yüz” artık hukuken tek boyutlu bir “resim hakkı nesnesi” olarak düşünülemez; yüz, dijital şahsiyetin çok katmanlı çekirdeğidir. Bu çekirdek, biyometrik kimlik, davranışsal iz ve algoritmik profil olarak üç farklı hukuk alanına (kişilik hakkı, veri koruma hukuku, ayrımcılık ve gözetim hukuku) aynı anda temas eder. Bu nedenle çalışmanın teklif ettiği yeni kişilik hakkı modeli, yüzü bu üç alan arasında gidip gelen “tesadüfi bir imge” değil, üzerinde egemenlik kurulması gereken stratejik bir alan olarak konumlandırır. Yapay zekâ pornografisi bağlamında sentetik yüzlerin yarattığı ihlaller de, tam bu nedenle sadece “görüntü manipülasyonu” değil, yüzün bu çoklu anlamlarının “kimlik, davranış, profil” hepsini aynı anda zedeleyen bir dijital şahsiyet saldırısı olarak okunmalıdır.

“Yüzün egemenliği” teorisi, tam da bu çok katmanlı dönüşümü hukuken kavranabilir kılmak için, bireyin kendi yüzü üzerinde mülkiyet benzeri, fakat salt malvarlığı mantığına indirgenmeyen bir egemenlik hakkı önerir: Kişi, yalnızca bedeninde taşıdığı biyolojik yüzün değil, bu yüzden türeyen tüm dijital versiyonların “fotoğraf, video, deepfake, hibrit ve tam sentetik üretimler, biyometrik kodlar, davranışsal yüz verisi, algoritmik yüz profilleri” üzerinde “istemediğim bağlamda kullanılamaz, istemediğim modele konu edilemez, istemediğim temsil rejimine malzeme olamaz” diyebileceği bir veto yetkisine sahiptir. Bu egemenlik, klasik mülkiyet hakkındaki tasarruf yetkisine benzer biçimde, üç yönlü işler: (i) Kullanıma izin verme (pozitif tasarruf) – kişi, yüzünün belirli bir fotoğraf çekiminde, sanatsal projede, kamu kampanyasında, hatta rızaya dayalı erotik içerik üretiminde kullanılmasına açık ve spesifik rıza verebilir; (ii) Kullanımı reddetme (negatif tasarruf) – yüzünün, veri madenciliği, model eğitimi, reklamlaştırma, gözetim, pornografi gibi belirli alanlara hiçbir şekilde dahil edilmemesini talep edebilir; (iii) Verilen izni geri alma ve dijital türevleri geri çağırma (geri alma tasarrufu) – geçmişte verilen rızanın kapsamını daraltabilir, tamamen geri çekebilir ve buna bağlı olarak yüzünden üretilmiş dijital türevlerin yayından kaldırılmasını, indekslerden silinmesini ve teknik olarak mümkün olduğu ölçüde” modellerden “öğrenilmemiş” sayılmasını isteyebilir. “Egemenlik” söylemi, bu üç düzeyi, basit bir “izin-yasak” ikiliğinin ötesine taşıyarak, bireyin yüzü üzerindeki karar yetkisini başlangıçta, süreç içinde ve sonrasında sürekli işleyen bir hâkimiyet alanı olarak kurgular; böylece yüzü, piyasaya bırakılmış serbest bir ham madde değil, sahibinin iradesine bağlı, dokunuldukça hukuki sonuç doğuran bir kişilik alanı olarak tanımlar. Bu egemenliğin “mülkiyet benzeri” oluşu, yüzün kişilikten koparılarak satılabilir bir meta hâline gelmesi anlamına değil, hukuki sistemin yüzle ilgili her işlemde otomatik olarak “önce sahibine sorulmalıdır” ilkesini esas alması anlamına gelir; veto yetkisi ise, özellikle yapay zekâ destekli pornografi ve gözetim ekosisteminde, “teknik olarak mümkün olan her şey hukuken meşru değildir” cümlesini, bireyin yüzü üzerinden somutlaştıran normatif fren mekanizmasıdır.

Henüz pozitif hukukta adı konmamış olmakla birlikte, bu çalışmanın teklif ettiği “dijital suret hakkı” / “dijital şahsiyet hakkı”, klasik kişilik hakkı kataloğuna eklemlenen tali bir hak değil; dijital çağda kişiliğin korunmasına ilişkin üst şemsiye kategori olarak düşünülmelidir. Klasik modelde “resim hakkı”, “ad hakkı”, “ses hakkı”, “şeref ve haysiyet”, “özel hayatın gizliliği” yan yana duran, dosya bazında sırayla işletilen normatif alanlardı. Oysa yapay zekâ destekli üretim ve dağıtım rejiminde saldırı, bu menfaatlerin her birine ayrı ayrı değil, hepsinin birleştiği dijital personaya yönelmektedir. “Dijital suret hakkı” tam da bu noktada, bireyin hem biyolojik yüzü hem de ondan türetilen tüm dijital temsilleri (fotoğraf, video, avatar, deepfake, hibrit ve tam sentetik yüzler, biyometrik kodlar, profil çıktıları) üzerinde bütünsel bir egemenlik iddiası olarak tanımlanabilir. “Dijital şahsiyet hakkı” ise, bunu yüzle sınırlamadan; ad, ses, beden fragmanları, çevrimiçi davranış izleri ve algoritmik profillerin bir aradalığından oluşan daha geniş bir “dijital benlik alanı” üzerinde kurulan çatı hak kategorisi olarak kavramsallaştırılabilir. Bu iki kavram arasında, dijital suret hakkı dijital şahsiyet hakkının çekirdeği, yüz odaklı “dar ama derin” halkasıdır; her ikisi de pozitif hukukta henüz açık isim bulmamış bir kişilik egemenliği rejiminin normatif adaylarıdır.

Bu yeni hak kategorisinin yapısal unsurları, klasik “resim hakkı” ile veri koruma hukuku arasındaki “boşlukları” dolduracak şekilde üç sacayağı üzerinde yükselir. Birincisi, konu unsuru: Dijital suret hakkının konusu, yalnızca zaten var olan görüntüler değil, kişiden türeyen ve ona atfedilebilir tüm dijital temsiller ve üretilebilir türevlerdir. Yani hak, hem mevcut fotoğraf ve videoları, hem de yapay zekâ modelleri aracılığıyla gelecekte üretilebilecek hibrit/sentetik yüzleri kapsar. İkincisi, yetki unsuru: Bu hak, salt “yayının durdurulmasını isteme” imkânından ibaret değildir; bireye, yüzünün ve dijital suretinin hangi bağlamlarda hiç kullanılamayacağı (örneğin pornografik içerik, erotik reklam, şiddet fantezisi, nefret temsili), hangi amaçlarla işlenemeyeceği (örneğin cinsel içerik üreten model eğitimi) ve rıza verilmiş kullanımların ne zaman ve nasıl geri çekilebileceği üzerinde mülkiyet benzeri bir veto ve geri alma yetkisi tanır. Üçüncüsü, zamansal unsur: Dijital suret hakkı, bir defalık rıza beyanıyla tükenmez; rızanın kapsamı, süresi ve bağlamı sınırlanabilir, ilerleyen zamanda değiştirilip geri alınabilir. Bu, özellikle pornografik içeriklerde “bir kere rıza verdin, artık her şey serbest” mantığını hukuken geçersiz kılan, dijital şahsiyeti sürekli denetime tabi bir alan olarak tanıyan bir anlayışı gerektirir.

Pornografik içerikler bakımından dijital suret hakkının uygulanışı, bu hakkın “en sert çekirdek” alanını oluşturur; zira yüz ile cinsellik arasındaki bağ, kişiliğin en kırılgan katmanlarına temas eder. Hukuki model şu şekilde kurulabilir: Bireyin dijital sureti, cinsel içerik üretimi ve dağıtımı söz konusu olduğunda, kural olarak özel koruma rejimi altına alınır; bu alanda her türlü kullanım, “olağan ifade” değil, baştan itibaren şüpheli ve yüksek riskli kabul edilir. Deepfake pornografi, hibrit/sentetik yüzlü erotik videolar, tam sentetik çocuk yüzlü pornografi gibi içeriklerde, dijital suret hakkının ihlali için “birebir benzerlik” şartı aranmaz; marka hukukundaki “karıştırılma ihtimali” ve “ilişkilendirme” testlerine benzer biçimde, kişiyi çağrıştırma, ima etme, onunla bağlantı kurma kapasitesi yeterli görülür. Ayrıca, tam sentetik ama “çocuk sureti”ni taşıyan içeriklerde, hak yalnızca varsayılan bireysel mağdurları değil, çocukluk statüsünü taşıyan tüm gerçek çocukları kapsayan kolektif dijital suret olarak işler; bu durumda dijital suret hakkı ile çocukluğun soyut/kolektif mağduriyet rejimi birbirine eklemlenir.

Dijital şahsiyet hakkının pornografi bağlamındaki en kritik işlevi, yalnızca bireysel ihlâl dosyalarında tazminat ve erişim engeli üretmek değil, sistemik sorumluluk mimarisini yeniden dağıtmaktır. Yeni hak kategorisi, dijital suretin yalnızca “kullanan” son kullanıcıya değil; bu sureti üretilebilir kılan tüm zincir halkalarına “veri toplayan platforma, bu verilerle model eğiten geliştiriciye, modeli pornografiye açan ara yüz sağlayıcıya, içeriği barındıran ve algoritmik olarak yaygınlaştıran platforma” yöneltilebileceğini kabul eder. Böylece, yapay zekâ pornografisinde dijital suret hakkının ihlali, sadece “tekil kötü niyetli kullanıcının suçu” olarak değil, dijital şahsiyetin altyapısal sömürüsü olarak kavramsallaştırılır. Bu da, hem özel hukuk düzeyinde genişletilmiş tazminat ve men taleplerini (örneğin “modelden unutturulma”, “eğitim setinden çıkarılma”, “içeriklerin algoritmik görünürlüğünün azaltılması”) hem de idari ve cezai düzeyde yeni sorumluluk türlerini (örn. “rızasız dijital suret işleme”, “pornografik içerikte rızasız dijital suret üretimi” gibi müstakil suç tipleri) gündeme getirebilir.

Bu yeni hak kategorisinin teorik meşruiyeti, yalnızca mahremiyet ve onur gibi klasik kişilik menfaatlerine değil, aynı zamanda cinsel özerklik ve dijital özyönetim ilkelerine dayanır. Birey, kendi cinselliğini, beden algısını ve kimliğini kurarken, yüzünün ve dijital suretinin hangi erotik anlatılarda yer alacağına kendisi karar verme hakkına sahiptir; rıza dışı her pornografik temsil, bu özyönetim hakkını parçalar. Dijital suret hakkı, bu yüzden yalnızca “kötü şöhret”ten korunma aracı değil, temelde “kendi hikâyesini kurma hakkı”nın dijital izdüşümüdür. Bir kişinin yüzü, yapay zekâ tarafından üretilmiş pornografide, onun hiç seçmediği, hatta nefret ettiği rollerde yeniden bedenlendirildiğinde, ihlâl edilen yalnızca resim hakkı değil; kişinin kendi benliğini, cinselliğini ve geleceğini tasarlama hakkıdır. Bu da, dijital şahsiyet hakkını, insan onuru ve kişiliğin serbestçe geliştirilmesi hakkı ile doğrudan ilişkilendiren güçlü bir anayasal dayanak yaratır.

Son aşamada, “dijital suret hakkı / dijital şahsiyet hakkı”nın pozitif hukuka nasıl tercüme edileceği sorusu doğar. Bu çalışmanın iddiası, bu hak kategorisinin tek başına yeni bir “kodifikasyon fetişizmi” ile değil; mevcut normların sistematik yeniden yorumlanması ve eksik kalan yerlerde hedefli yeni düzenlemelerle inşa edilebileceği yönündedir. Bir yandan, kişilik haklarına ilişkin genel hükümler ve veri koruma rejimi, “suret” kavramını geniş yorumlayarak dijital türevleri ve generatif çıktıları kapsayacak şekilde doldurulabilir; diğer yandan, özellikle rızasız dijital suret üretimi ve pornografik bağlamda kullanımı için, açık ve öngörülebilir özel hükümlere “müstakil suç tipleri, ağırlaştırıcı nedenler, platform ve geliştirici sorumluluğu” ihtiyaç vardır. Böyle bir normatif tasarımda “dijital suret hakkı”, hem kavramsal hem pratik düzeyde, yapay zekâ çağında sentetik yüzlü pornografinin “mağdursuz suç” retoriğini boşa çıkaran anahtar kategoriye dönüşür: Artık soru “gerçek mağdur var mı?” değil, “bu içerik bireyin ve grupların dijital sureti üzerinde hangi egemenlik ihlâllerini üretiyor?” sorusudur; cevap da, çoğu durumda, ceza hukuku ve özel hukukun birlikte işlemesini gerektiren çok katmanlı bir hak ihlâli manzarasını ortaya çıkaracaktır.

VIII. İNSAN HAKLARI, VERİ KORUMA VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ DENGESİ

Yapay zekâ ile üretilen pornografik içerikler, insan hakları hukukunun üç temel sütununu aynı anda zorlayan hibrit bir alan yaratır: (i) insan onuru, özel hayat ve kişilik hakkı; (ii) kişisel verilerin korunması ve bilişsel/bedensel özerklik; (iii) ifade özgürlüğü, sanat özgürlüğü ve cinsel ifade alanı. Klasik doktrinde bu üç alan çoğu zaman ayrı normatif odacıklarda tartışılırken, sentetik yüzlü pornografi, hepsini tek bir vakada üst üste bindirir: Bir yandan kişinin yüzü, bedeni, cinsiyeti ve cinselliği, rızası dışında dijital olarak yeniden üretilmekte; diğer yandan bu üretim, “ifade”, “sanat”, “fantezi”, “teknolojik inovasyon” gibi özgürlük diskurlarıyla meşrulaştırılmakta; tüm bunlar da kişisel verilerin gizli ve derin katmanlarda işlendiği, model eğitim setlerine gömüldüğü bir veri rejimi içerisinde gerçekleşmektedir. Bu tablo, insan hakları hukukunun alışık olduğu ikili denge şemasını (“özel hayat vs. ifade özgürlüğü”) aşan, üçlü bir denge mimarisi talep eder: Onur ve mahremiyetin korunması, veri koruma hakkı ve ifade özgürlüğü, aynı anda ve birbirine eklemlenmiş biçimde düşünülmek zorundadır.

İnsan hakları hukuku açısından bakıldığında, ilk sütun onur ve özel hayat ekseninde şekillenir. Kişinin yüzü ve cinselliği üzerinde kendi kaderini belirleme yetkisi, hem klasik kişilik hakkının hem de “özel ve aile hayatına saygı” ilkesinin çekirdeğine aittir. Rızası dışında pornografik içerikte temsile zorlanan bir yüz “ister deepfake, ister hibrit, ister tam sentetik benzerlik yoluyla” yalnızca “resim hakkı”nın ihlâline değil, aynı zamanda kişinin kendi cinsel özneliğini, ilişkilerini, sosyal ve mesleki statüsünü kurma hakkına yönelik ağır bir müdahaleye işaret eder. Bu bağlamda, sentetik yüzlü pornografide mağduriyet, salt ifşa veya teşhir değil; bireyin kendi hakkında anlatı kurma hakkının gasp edilmesidir. İnsan hakları hukuku, demokratik toplumun temeline yerleştirdiği “insan onuru” kavramını, tam da bu tür vakalarda test eder: Devlet, bireyin dijital şahsiyeti ve cinselliği üzerinde bu denli ağır bir tasarrufu görmezden geldiğinde, yalnızca negatif yükümlülüğünü (müdahale etmeme yükümlülüğü) değil, aynı zamanda pozitif yükümlülüğünü “bireyi üçüncü kişilerin ağır saldırılarına karşı koruma yükümlülüğünü” de ihlâl eder hale gelir.

İkinci sütun, veri koruma ve bilişsel/bedensel özerklik düzeyinde karşımıza çıkar. Yüzün biyometrik veriye, davranışsal izlere ve algoritmik profile dönüştüğü bir çağda, kişinin “dijital sureti” aynı zamanda kişisel veri statüsündedir. Bu veri, yalnızca tanıma ve kimlik doğrulama süreçlerinde değil, generatif modellere eğitim materyali olarak beslendiğinde de işlenmektedir. Dolayısıyla, sentetik yüzlü pornografi, yalnızca görüntünün manipülasyonu değil; yüz verisinin, rıza dışı ve amacı aşıcı biçimde “cinsel içerik üretme kapasitesi olan modellere” gömülmesi anlamına gelir. Veri koruma hukuku, burada sadece “hukuka uygun işleme şartları”nı değil, aynı zamanda amaçla sınırlılık, veri minimizasyonu ve silinme/unutulma hakkı gibi ilkeleri devreye sokar. Kişinin yüzü, hiçbir zaman pornografik içerik üretme amacıyla toplanmamış ve işlenmemişse, daha sonra bu amaçla kullanılması, veri koruma ekseninde başlı başına bir hak ihlâlidir. Üstelik bu ihlâl, yalnızca “bilgi sızması” değil, kişinin bilişsel ve bedensel özerkliği üzerinde derin bir müdahaledir: Birey, hangi fantezilere, hangi temsil evrenlerine “beden” olacağına dair kontrolünü kaybeder.

Üçüncü sütun ise, kaçınılmaz olarak ifade özgürlüğü ve sanat özgürlüğüdür. Pornografik içerik, demokratik toplumlarda bütünüyle dışlanan bir ifade alanı değildir; yetişkinler arası rızaya dayalı pornografi, çoğu hukuk düzeninde meşru kabul edilen, ifade ve girişim özgürlüğüyle bağlantılı bir faaliyet olarak görülür. Ayrıca fantezi, kurgu, erotizm, beden politikası gibi temalar, sanatsal üretimin de vazgeçilmez alanları arasındadır. Bu anlamda, yapay zekâ destekli erotik içerikler, soyut olarak “ifade özgürlüğünün kapsamı dışındadır” denilerek otomatik biçimde yasaklanamaz. İnsan hakları hukuku, bu alanda her zaman “meşru amaç – kanunla öngörülmüş olma – demokratik toplumda zorunluluk ve ölçülülük” testlerini kullanır; yani ifade özgürlüğüne getirilen her sınırlama, açık, öngörülebilir ve haklı gösterilebilir olmalıdır. Dolayısıyla, sentetik yüzlü pornografiye müdahale talepleri, yalnızca ahlaki bir hoşnutsuzluğa değil, somut hak ihlâli ve ağır risk argümanlarına dayanmak zorundadır: Onurun, özel hayatın ve veri koruma hakkının ciddi biçimde zedelenmesi; çocukluğun kolektif dokunulmazlığının aşınması; belirli gruplara yönelik nefret ve şiddet çağrılarının üretimi gibi.

Sorun tam da burada keskinleşir: Aynı içerik, fail açısından “fantezi ve ifade” olarak; mağdur açısından “dijital şahsiyetim ve cinsel özneliğim üzerinde ağır bir tecavüz” olarak deneyimlenmektedir. İnsan hakları hukuku, bu tür çatışmalarda bir hakkı diğerinin üzerinde “hiyerarşik” biçimde mutlaklaştırmaktan ziyade, denge ve ölçülülük ilkeleriyle hareket eder. Ne onur ve mahremiyet gerekçesi, ifade özgürlüğünü tamamen boğacak sınırsız bir yasaklama yetkisine dönüşebilir; ne de ifade özgürlüğü, başkalarının insan onuru ve veri özerkliğini yok sayan “sınırsız bir yaratıcılık lisansı” olarak okunabilir. Bu nedenle, yapay zekâ pornografisi bağlamında önerilen yeni hak kategorileri “dijital suret hakkı”, “dijital şahsiyet hakkı”, “yüzün egemenliği” yalnızca kişilik tarafını güçlendiren kavramlar değil; aynı zamanda ifade özgürlüğüyle kurumsal bir denge testi kurmayı zorunlu kılan normatif araçlardır.

Bu denge testinin somutlaşabilmesi için, en az dört parametrenin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Birincisi, müdahalenin ağırlığı: İçerik, gerçek bir kişiyi (veya tanınabilir bir grubu) ne ölçüde işaret ediyor? Benzerlik düzeyi, ilişkilendirme kapasitesi, mağdurun sosyal çevresinde fiilî atıf ve damgalama var mı? Çocuk sureti söz konusuysa, fotogerçekçilik ve pornografik yoğunluk hangi seviyede? İkincisi, mağdurun kırılganlığı: Çocuklar, gençler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, etnik/dini azınlıklar gibi zaten yüksek risk altında olan gruplar söz konusuysa, onur ve güvenlik menfaati daha yüksek hassasiyetle korunmalıdır. Üçüncüsü, ifadenin niteliği ve katkısı: İçerik salt ticari pornografi mi, yoksa kamusal tartışmaya, sanatsal üretime, eleştirel söyleme bir katkı iddiası taşıyor mu? Basit tıklanma ekonomisi ile gerçek anlamda sanatsal ifade arasında aynı koruma düzeyinin uygulanması, ölçülülük ilkesine aykırıdır. Dördüncüsü, alternatif ifade kanallarının mevcudiyeti: Belirli bir pornografik format yasaklandığında ya da sınırlandığında, failin ifade özgürlüğü tamamen ortadan kalkıyor mu, yoksa aynı düşünceyi başka yollarla (örneğin anonim, gerçek kişilere benzemeyen avatarlarla) ortaya koyması hâlâ mümkün mü? İnsan hakları hukuku, ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaları, her zaman bu dört parametre üzerinden kalibre eder.

Veri koruma boyutu, bu dengeyi daha da incelikli hâle getirir. Kişisel verilerin korunması, günümüzde giderek bağımsız bir temel hak olarak kabul edilmekte; ancak ifade özgürlüğü lehine getirilen istisnalarla (örneğin gazetecilik ve akademik faaliyetler için) sınırlanabilmektedir. Yapay zekâ pornografisi bağlamında ise, üretim ve dolaşım çoğu zaman gazetecilik veya kamusal tartışma kapsamına girmez; ticari ya da “saf eğlence/fantezi” alanında kalır. Bu durum, veri koruma lehine yapılabilecek argümanı güçlendirir: Biyometrik yüz verisinin, pornografik model ve içerik üretiminde kullanılmasını, “ifade özgürlüğü istisnası” şemsiyesi altına yerleştirmek normatif olarak oldukça zordur. Buna karşılık, sanatsal üretim, politik performans, eleştirel parodi gibi alanlarda, veri koruma hukuku ile ifade özgürlüğü arasındaki denge daha ziyade ifadeden yana kurulabilir. Böylece, dijital suret hakkı ve veri koruma, pornografide yüksek, sanatta ve kamusal tartışmada nispeten düşük yoğunlukta müdahale öngören bağlama duyarlı bir hak rejimi olarak tasarlanabilir.

Devletin bu üçlü denge mimarisindeki rolü, yalnızca “yasak koymak” veya “yasak koymamak” ikileminden ibaret değildir; asıl kritik olan, pozitif yükümlülüklerin kapsamıdır. İnsan hakları hukuku, özellikle özel aktörlerin güçlü olduğu dijital alanlarda, devletten sadece müdahale etmeme değil, ayrıca koruma ve düzenleme bekler. Yapay zekâ pornografisi bakımından bu, en az üç düzeyde somutlaşır: Birincisi, açık ve öngörülebilir yasa çerçeveleri – rızasız dijital suret üretimi, deepfake pornografi, tam sentetik çocuk pornografisi gibi alanlarda belirsiz, muğlak ve keyfî müdahaleye açık düzenlemeler yerine, açık tanımlar ve ölçütler gerekir. İkincisi, platform ve geliştirici sorumluluğu – modelleri eğiten, arayüzleri sağlayan ve içeriği dağıtan şirketler için risk değerlendirmesi, uyarı sistemleri, şikâyet mekanizmaları, hızlı kaldırma prosedürleri ve belirli durumlarda proaktif engelleme yükümlülükleri öngörülmelidir. Üçüncüsü, etkin başvuru yolları – mağdurların hem içerik kaldırma hem tazminat hem de ceza takibi yönünden hızlı, erişilebilir ve etkili araçlara sahip olması gerekir; aksi hâlde haklar kâğıt üzerinde kalır.

İfade özgürlüğü perspektifinden bakıldığında, getirilmesi önerilen bu tür müdahalelerin “sansür”e dönüşmesi tehlikesi de ciddiye alınmalıdır. Dijital suret hakkı ve yüzün egemenliği söylemi, kötü tasarlandığında, devlete ve platformlara, beğenilmeyen her yüz temsiline müdahale etme yetkisi sağlayan lastikli kavramlara dönüşebilir. Bu nedenle, insan hakları hukuku, her zaman şu fren mekanizmalarını vurgulamak zorundadır: (i) müdahale alanı açıkça tanımlanmalıdır (örneğin yalnızca pornografik ve şiddet içerikli, rızasız, tanınabilir kişilere yönelik temsiller); (ii) içerik kaldırma ve erişim engeli kararları, yargısal veya bağımsız bir merci denetimine tabi olmalı; (iii) algoritmik sınırlamalar, şeffaf kriterlere dayanmalı ve keyfî filtreleme mekanizmalarına dönüşmemelidir. Aksi takdirde, tam da kişiliği koruma adına, eleştirel, politik veya sanatsal temsillerin de boğulduğu bir dijital otosansür rejimi ortaya çıkabilir.

İnsan hakları, veri koruma ve ifade özgürlüğü dengesini yapay zekâ pornografisi bağlamında kurmak, basit bir “haklar hiyerarşisi” ilanı değil, değerler arasındaki gerilimi şeffaf biçimde yönetme meselesidir. Bu çalışmanın önerdiği çerçeve, üç temel iddiayı aynı anda taşır: Birincisi, rızasız dijital suret ve sentetik yüzlü pornografi, insan onuru ve dijital şahsiyet üzerinde öylesine ağır bir yük oluşturur ki, ifade özgürlüğü testinde “ağır hak ihlâli” kategorisine yerleştirilmelidir; bu alanda müdahale eşiği, sıradan fikir ve sanat eserlerine kıyasla daha düşük olabilir. İkincisi, kişisel verilerin korunması ve yüzün egemenliği, bu müdahaleleri keyfî olmaktan çıkaran, net ve öngörülebilir sınırlar koyan hak kategorileri olarak kurumsallaştırılmalıdır. Üçüncüsü, ifade özgürlüğü, çocukluk statüsünü, kırılgan grupların onurunu ve bireyin dijital şahsiyetini ortadan kaldıran içerikler için “sığınak” işlevi görmemeli; ama kamusal tartışma, eleştiri ve sanatsal üretim alanlarında güçlü şekilde korunmaya devam etmelidir.

Bu üç iddia bir araya geldiğinde, yapay zekâ çağında sentetik yüzlü pornografiyle mücadele, ahlakçı ve yasaklayıcı bir tepki olmaktan çıkar; dijital anayasal düzen tartışmasının bir parçası hâline gelir. Korunan şey, soyut bir “ahlak” değil, somut ve çok katmanlı bir değerler bütünü: insan onuru, çocukların ve kırılgan grupların kolektif güvenliği, dijital şahsiyet üzerindeki egemenlik ve çoğulcu kamusal tartışmayı mümkün kılan ifade özgürlüğü. Denge, bu değerlerden herhangi birini feda ederek değil, her birinin meşru çekirdeğini tanıyıp, çatışma anlarında orantılı, bağlama duyarlı, şeffaf müdahale teknikleri geliştirilerek kurulabilir. Yapay zekâ ile üretilen pornografide sentetik yüzlerin “gerçek mağdur” yaratıp yaratmadığı sorusu da, bu çerçevede, yalnızca ceza hukuku değil; insan hakları, veri koruma ve ifade özgürlüğü eksenlerinin birlikte cevapladığı çok boyutlu bir anayasal soruya dönüşür.

İnsan hakları, veri koruma ve ifade özgürlüğü dengesinin bir başka boyutu, yatay etki ve “özel kişiler arası insan hakları” tartışmasıdır. Yapay zekâ destekli pornografik içerikler çoğu kez devletin doğrudan ürettiği veya yayımladığı içerikler değildir; bireyler, platformlar, şirketler, geliştiriciler ve anonim topluluklar tarafından üretilen ve dolaşıma sokulan materyaller söz konusudur. Buna rağmen ortaya çıkan zarar, klasik anlamda bir “özel hukuk uyuşmazlığı”ndan çok daha fazlasıdır; mağdurun insan onuru, özel hayatı, veri özerkliği ve kimi zaman da ayrımcılık yasağı ihlal edilmektedir. İnsan hakları hukukunda geliştirilmiş olan pozitif yükümlülük doktrini, tam da bu noktada devreye girer: Devlet, yalnızca kendisinin bu tür içerikleri üretmekten kaçınmasıyla sorumluluktan kurtulamaz; aynı zamanda, özel kişilerin ağır hak ihlallerine karşı mağduru koruyacak etkili bir normatif ve kurumsal çerçeve kurmakla yükümlüdür. Sentetik yüzlü pornografi bağlamında bu, “devlet ifade özgürlüğüne karışmasın” söylemiyle “devlet beni bu saldırılara karşı korumalı” talebinin çatıştığı alanı tarif eder. İnsan hakları hukuku, bu çatışmayı, devletin özel aktörlere karşı ne kadar, ne tür ve hangi araçlarla müdahil olması gerektiği sorusuna dönüştürür; bu da veri koruma otoriteleri, içerik denetim mekanizmaları, hızlı erişim engeli prosedürleri ve sadece mağduru değil, geliştirici ve platformları da kapsayan bir sorumluluk mimarisi gerektirir.

Bu denge tartışmasının kaçınılmaz uzantılarından biri, “dijital anayasalcılık” bağlamında platformların ve yapay zekâ geliştiricilerinin rolüdür. Büyük platformlar, fiilen “özel anayasal düzenler” üretmekte; kendi topluluk kuralları, sivil yaptırım mekanizmaları, içerik kaldırma ve hesap kapatma süreçleriyle, klasik anlamda devlet olmayan ama kamu gücü benzeri etki doğuran aktörlere dönüşmektedir. Yapay zekâ modellerini geliştiren şirketler ise, hangi içeriklerin üretilebilir olacağı, hangi istemlerin reddedileceği, modellerin pornografik içeriklere ne kadar açık bırakılacağı gibi kararlarda, insan hakları dengesini fiilen belirleyen “teknik anayasa koyucular” haline gelmektedir. Bu durumda, ulusal ve uluslararası insan hakları rejimlerinin, yalnızca devletlere değil, bu özel aktörlere de yönelen “soft law” ve sert normlar geliştirmesi kaçınılmazdır. Dijital şahsiyet hakkı, yüzün egemenliği ve dijital suret hakkı gibi kavramlar, yargı kararlarının ötesinde, platformların ve modellerin kendi politika belgelerine, kabul edilebilir kullanım şartlarına ve teknik filtreleme mimarilerine de yansıtılmak zorundadır. Aksi halde, hukuken tanınan haklar, fiilen platformun “kullanım koşulları” menüsünde eriyip giden soyut temennilere dönüşür.

Dengenin bir başka kritik boyutu, yapısal eşitsizlikler ve ayrımcılık meselesidir. Sentetik yüzlü pornografi ve rızasız dijital suret istismarı vakaları, pratikte büyük ölçüde belirli grupları hedef alır: Kadınlar, gençler, LGBTİ+ bireyler, göçmenler, etnik ve dini azınlık mensupları, halihazırda toplumsal cinsiyet eşitsizliği, nefret söylemi ve yapısal ayrımcılıkla karşı karşıya olan kesimler, bu tür saldırıların orantısız yükünü taşır. Bu durum, ifade özgürlüğü ” kişilik hakları dengesini soyut ve “nötr” bir haklar çatışması olmaktan çıkarır; somut, tarihsel ve toplumsal bağlamı olan bir güç ilişkileri alanına dönüştürür. İnsan hakları hukuku, bu noktada, sadece bireysel ihlalleri değil, yapısal şiddet ve sistematik ayrımcılık boyutunu da dikkate almak zorundadır. Rızasız yapay zekâ pornografisini, örneğin kadınlara yönelik çevrim içi cinsiyetçi şiddetin bir uzantısı, etnik/dini azınlıklar söz konusu olduğunda nefret ve aşağılama rejiminin bir parçası olarak görmek; müdahale eşiğini ve yaptırım yoğunluğunu buna göre kalibre etmeyi gerektirir. Böylece, “herkes için aynı ifade özgürlüğü sınırı” değil, kırılgan grupların korunmasını önceleyen asimetrik koruma rejimi inşa edilir.

Aynı zamanda, bu denge mimarisinin prosedürel haklar boyutu da göz ardı edilemez. Mağdurun, kendi dijital şahsiyetine ilişkin ihlallere karşı sadece teorik bir koruma değil; pratikte işler, hızlı ve adil mekanizmalara erişim hakkı vardır. Bu, içerik kaldırma ve erişim engeli süreçlerinde “due process” ilkelerinin uygulanmasını gerektirir: Mağdurun kimlik doğrulaması ve talebinin incelenmesi süreci eziyete dönüşmemeli, fail lehine korumacı bir bürokrasi doğmamalıdır; fakat diğer yandan, yalnızca ismi geçen her kişinin keyfî talepleriyle içeriklerin otomatik olarak kaldırıldığı, kamusal tartışma alanlarının daraldığı bir otosansür rejimi de yaratılmamalıdır. Burada insan hakları hukuku, iki düzeyli bir prosedürel denge önerir: Birincisi, açık hak ihlâli barındıran (örneğin açıkça tanınabilir kişinin pornografik montajı) vakalarda hızlı ve tercihen geçici erişim engeli; ikincisi, tartışmalı sınır vakalarında, kullanıcıya ve içerik üreticiye dinlenme hakkı tanıyan, tarafsız bir merci önünde itiraz olanağı sağlayan, gerekçeli kararlarla yürüyen daha ağır bir inceleme süreci. Böylece, hem mağdurun hızlı korunması, hem ifadeye müdahalenin yargısal veya bağımsız denetime açık olması sağlanır.

Dengenin geleceğe yönelik en zorlu sorularından biri, öngörülemez teknolojik gelişmeler karşısında insan hakları normlarının nasıl esnek kalacağıdır. Bugün tartışma, büyük ölçüde görsel derin sahte ve sentetik yüzler üzerinden yürümektedir; oysa ses klonlama, metin tabanlı kişilik simülasyonları, tam beden animasyonları, hatta “duygu ve niyet” tahmininde bulunan sistemler hızla gündelik hayatın parçası haline gelmektedir. Bu teknolojilerin pornografi ve şiddet temsilleriyle kesişmesi, bugünkünden çok daha karmaşık ihlal senaryoları yaratacaktır. İnsan hakları hukuku, her yeni teknoloji için tek tek özel norm üretmek yerine, teknoloji nötr ama prensip yoğun bir çerçeve kurmak zorundadır: Dijital şahsiyet hakkı, yüzün egemenliği, veri özerkliği, çocukluğun kolektif dokunulmazlığı, ifade özgürlüğünün demokratik işlevi gibi ilkeler, hangi teknolojik araç kullanılırsa kullanılsın, asgari koruma standartlarını belirleyen üst normlar olarak çalışmalıdır. Böyle bir çerçevede, yeni çıkan her araç için temel soru aynı olur: “Bu teknoloji, bireyin ve grupların dijital şahsiyeti üzerinde ne tür bir güç asimetrisi yaratıyor ve hangi insan hakları fren mekanizmaları devreye sokulmalı?”

Bu üçlü dengenin inşasında etik ve kendi kendini düzenleme mekanizmalarının da rolü küçümsenmemelidir. Hukuk, her zaman geriden gelir; mahkeme kararları ve mevzuat, teknolojinin ve piyasanın hızına yetişemez. Bu nedenle, yapay zekâ geliştiricilerinin, platformların, meslek örgütlerinin ve sivil toplumun katılımıyla şekillenen etik kodlar, denetim standartları, şeffaflık taahhütleri de insan hakları dengesinin bir parçası olarak görülmelidir. Örneğin, pornografik içerik üreten veya barındıran platformlar için “dijital suret hakkına saygı”nın somut kriterlere bağlanması; yüz verisiyle çalışan geliştiriciler için, modellerin pornografik üretim kapasitesini sınırlayan teknik bariyerler ve denetimler getirilmesi; çevrim içi topluluklar için rızasız dijital suret istismarına karşı kolektif normların güçlendirilmesi, hukukun yanı sıra kültürel ve kurumsal frenler oluşturabilir. Böylece, insan hakları-veri koruma-ifade özgürlüğü dengesi, yalnızca mahkeme salonlarında değil, kod satırlarında, platform kurallarında ve kullanıcı kültüründe de somut karşılık bulur.

Bütün bu katmanlar bir araya geldiğinde, yapay zekâ ile üretilen pornografide sentetik yüzlerin “gerçek mağdur” yaratıp yaratmadığı sorusu, klasik anlamda tekil mağdur-fail ilişkisini aşan, dijital kamusallığın nasıl bir haklar rejimiyle yönetileceği sorusuna dönüşür. İnsan hakları, veri koruma ve ifade özgürlüğü dengesini yeniden kurmak, aynı anda üç hedefi gözetmeyi gerektirir: (i) bireyin dijital şahsiyetini ve yüzün egemenliğini ciddiye alan güçlü bir kişilik koruması, (ii) veri işleme ve yapay zekâ geliştirme süreçlerini denetleyen ama inovasyonu tamamen boğmayan bir veri özerkliği rejimi, (iii) nefret, şiddet ve istismar üretmeyen ama çoğulcu tartışma ve sanatsal ifade alanını canlı tutan bir ifade özgürlüğü zemini. Bu çalışma, önerdiği kavramsal çerçeveyle, tam da bu üç hedefin bir arada düşünülebileceğini; sentetik yüzlü pornografi gibi görünüşte “sınır vakalar”ın ise, aslında dijital çağın insan hakları mimarisini yeniden kurmak için birer laboratuvar işlevi gördüğünü ileri sürmektedir.

AİHS m. 8 ile m. 10’un çatışması, yapay zekâ çağında sentetik pornografi ve dijital suret tartışmasının tam “insan hakları hukukî zemini”ni oluşturuyor; çünkü aynı içerik, bir yanda “sanatsal ifade / erotik ifade” olarak savunulurken, diğer yanda kişinin özel hayatı, aile hayatı ve dijital şahsiyeti üzerinde ağır bir ihlâl yaratabiliyor. Mahkeme’nin klasik yaklaşımında m. 8 ve m. 10 arasında bir hiyerarşi yok; iki madde de aynı seviyede temel hak ve özgürlük olarak tanınıyor ve somut olayda “adil denge” aranıyor. Ancak, bu dengenin kurulma biçimi, pornografik içerik ve cinsellik söz konusu olduğunda farklılaşıyor: Handyside/İngiltere çizgisinde ifade özgürlüğü “şoke eden, rahatsız eden, inciten” ifadeleri dahi kapsayacak kadar geniş tutulurken, cinsel içerik ve pornografi alanında devletlere geniş bir takdir marjı tanınıyor; buna karşılık, belirli bireylerin özel hayatı ve onuru söz konusu olduğunda, özellikle “tanınabilir kişi + cinsel içerik + zorlayıcı teşhir etkisi” kombinasyonunda m. 8 lehine ağırlık artıyor. Sanatsal ifade alanındaki müstehcenlik davaları (Müller/İsviçre, Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya vb.) Mahkeme’nin pornografik veya cinsel açıdan rahatsız edici sanatsal içeriklere doğrudan yasak getiren devlet müdahalelerine çoğu zaman m. 10 perspektifinden mesafeli yaklaştığını; buna karşılık, spesifik bireylerin çıplak bedenleri, cinsel hayatları veya fantezi temsilleri söz konusu olduğunda, Von Hannover ve Axel Springer hattında geliştirdiği kriterlerle özel hayat lehine korumayı güçlendirdiğini gösteriyor. Yani teorik formül basit: anonim veya soyut cinsel sanat söz konusuysa m. 10 ağır basabilir; fakat bireye bağlanmış cinsel içerik, özellikle de rızasız ve aşağılayıcı bağlamda ise, m. 8’in çekirdeğine yönelik bir saldırı olarak değerlendirilmeye çok daha yakın.

Sanatsal ifade bağlamında AİHM, pornografik veya sert erotik içeriği kategorik olarak m. 10 koruması dışına itmez; ancak bu korumayı, bağlam ve işlev üzerinden inceler. Bir yandan, Müller/İsviçre ve Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya gibi kararlarda, cinsel birleşme ve çıplaklık içeren resim ve tabloların kamusal sergilenmesi nedeniyle getirilen kısıtlamaların, ahlak ve başkalarının haklarının korunması gerekçesiyle meşru görülebileceğini kabul eder; fakat aynı zamanda bu tür müdahalelerin, eserin sanatsal niteliği, sergilenme bağlamı (galeri, müze, sınırlı erişim vb.) ve izleyicinin seçme özgürlüğü dikkate alınarak ölçülü olması gerektiğini vurgular. Diğer yandan, belirli bir kişinin yüzü, adı veya kolayca tanınabilir özellikleri kullanılarak üretilmiş pornografik/fantezi içerik, Mahkeme’nin Von Hannover (I-II), Axel Springer, Couderc & Hachette Filipacchi gibi içtihatlarında geliştirdiği ölçütler çerçevesinde değerlendirilir: içerik kamusal tartışmaya katkı sağlıyor mu, yoksa sadece merak ve teşhir mi? Kişi kamusal figür mü, yoksa sıradan birey mi? İçerik, kişiyi “mesleki ve toplumsal rolü” üzerinden mi, yoksa “salt beden/cinsellik” ekseninde mi hedef alıyor? Bilgiler daha önce ilgili kişinin iradesiyle mi açıklanmış, yoksa ilk kez mı ortaya konuluyor? Bu kriterler, pornografik içerik örneklerine uyarlandığında çoğunlukla şunu gösterir: rızasız, tanınabilir yüzle üretilmiş pornografik veya erotik içerik neredeyse hiçbir zaman “kamusal tartışmaya katkı” iddiasını taşımaz; bu nedenle m. 10 lehine argümanlar zayıflar, m. 8’in koruma ağırlığı radikal biçimde artar.

Özel hayatın gizliliği ve aile hayatına saygı perspektifinden, rızasız pornografik içerik “deepfake, hibrit ya da sentetik” Mahkeme’nin dilinde giderek “özel hayatın çekirdeğine yönelik ağır müdahale” kategorisine yaklaşmaktadır. AİHS m. 8 yalnızca klasik anlamda “ev içi, yatak odası” mahremiyetini değil; bir kimsenin dijital ortamda cinsel kimliği, mahrem ilişkileri, beden algısı ve aile içi saygınlığını da kapsar. Von Hannover kararlarında geliştirilmiş olan “bireyin günlük hayatında rahatsız edilmeden yaşama hakkı” prensibi, pornografik içeriklerde daha da keskinleşir: kişinin yüzünün ve bedeninin, kendi rızası dışında, cinsel bir anlatının nesnesi haline getirilmesi, yalnızca dışarıya karşı bir teşhir değil, kişinin kendi ailesi, çocukları, yakın çevresi ve mesleki itibarıyla ilişkisini de tahrip eder. Mahkeme, özel hayatı korurken, bu tür istismarların mağdur üzerinde yarattığı kalıcı dijital iz ve “silinememe” olgusunu da giderek daha fazla dikkate almaya başlamıştır: İçerik bir kez yayıldığında, arama motorları ve sosyal medya üzerinden potansiyel olarak sınırsız süre ve mekânda çoğalır; bu da m. 8 kapsamındaki “kişisel gelişim”, “kimlik inşası” ve “itibar” boyutlarını halen ve geleceğe dönük olarak etkiler. Bu nedenle, rızasız pornografik içeriklerin ve sentetik yüzlü pornografinin mağdurları açısından, m. 8 yalnızca bir “gizlilik” değil, aynı zamanda onur, kimlik ve dijital şahsiyet hakkının da taşıyıcısıdır; devletler bu tür içeriklere karşı etkili yasal çerçeve kurmakta başarısız olduğunda, yalnızca özel hukuk meselesi değil, doğrudan m. 8 ihlâli doğabilir.

İfade özgürlüğü cephesinden bakıldığında m. 10, özellikle sanatsal ifade söz konusu olduğunda geniş bir koruma alanı tanır; ancak Mahkeme sanatsal özgürlüğü, norm dışı, rahatsız edici, şok edici içerikleri de kapsayacak şekilde yorumlarken, hiçbir zaman “sınır tanımaz” bir özgürlük olarak görmez. Sınırlar, m. 10/2’de sayılan meşru amaçlar (başkalarının şöhret ve haklarının korunması, ahlak, suç işlenmesinin önlenmesi, ulusal güvenlik vb.) üzerinden çizilir ve her somut olayda “demokratik toplumda gerekli” olup olmadığı test edilir. Pornografik içerik ve erotik sanat, bu testte çoğu zaman “ahlak” ve “başkalarının hakları” gerekçeleriyle karşı karşıya gelir. AİHM, salt yetişkinler arasında, rızaya dayalı erotik içerik üretimi ve tüketimini, genel olarak ifade özgürlüğü alanına dahil edebileceğini kabul ederken; çocuk pornografisi, şiddet içeren cinsellik, nefret ve aşağılamaya dayalı fanteziler ve rızasız kişilik istismarını bu alanın dışına iter. Özellikle, gerçek bir kişiye doğrudan atıf yapan ya da onu tanınabilir kılan pornografik temsillerde, ifade özgürlüğü iddiası, neredeyse otomatik olarak “m. 10 koruması dışı” ya da “çok dar sınırlı” bir ifade alanına dönüşür; çünkü burada ifade edilen şey, kamusal bir fikir veya tartışma değil, belirli bir kişinin cinsel nesne olarak “kullanımı”dır. Sanatsal ifade savunusu da bu tür vakalarda zayıflar; zira Mahkeme’nin sanatsal ifade içtihadı, gerçek kişilerin rızasız ve aşağılayıcı temsillerinin, estetik amaç iddiasıyla meşrulaştırılmasına çok sınırlı tolerans tanır.

AİHS m. 8-10 dengesinde kritik soru, her somut olayda şu şekilde formüle edilebilir: “Bu içerik, kamusal tartışma ve sanatsal çoğulculuk açısından gerçekten vazgeçilmez mi; yoksa yalnızca belirli bir kişinin özel hayatı, cinselliği ve onuru pahasına üretilmiş bir teşhir ve sömürü aracı mı?” Eğer ikinci şık baskınsa, Mahkeme çoğu zaman m. 8 lehine ağırlık verir ve devletin müdahalesini (örneğin içerik yasağı, tazminat, cezai yaptırım) demokratik toplumda gerekli ve ölçülü sayar. Özellikle yapay zekâ destekli sentetik pornografi bağlamında, yüzü tanınabilir bir kişiye ait olan veya o kişiyi yüksek olasılıkla çağrıştıran deepfake içeriklerin, kamusal tartışmaya katkı sunduğunu söylemek oldukça güçtür; bu nedenle m. 10 lehine ileri sürülen “fantezi, sanat, mizah” argümanları, Mahkeme’nin klasik kriterleri (bilgilendirme değeri, katkı, gereksiz incitme) karşısında zayıf kalacaktır. Buna karşılık, tamamen anonim, gerçek kişilere bağlanmayan, politik veya toplumsal eleştiri amacı güden ve belirli bir kamusal tartışmayı hedefleyen erotik/sanatsal anlatımlar söz konusu olduğunda, m. 10’un koruma alanı genişleyebilir; burada da yine ölçülülük (yaş sınırlaması, dağıtımın sınırlandırılması, çocuklara erişimin engellenmesi vb.) ön plandadır.

Bu bağlamda, çalışmanın geliştirdiği “dijital suret hakkı” ve “yüzün egemenliği” kavramları, AİHS m. 8-10 dengesine somut bir hak dili kazandırma amacını taşır. Dijital suret hakkı, bireyin yüzü ve dijital türevleri üzerindeki egemenliğini m. 8’e bağlar; rızasız pornografik temsil, yalnızca soyut bir “ahlak” sorunu değil, doğrudan özel hayatın ve kişilik hakkının ihlâli olarak formüle edilir. Yüzün egemenliği doktrini, mahremiyetle birlikte onur, kimlik ve veri özerkliğini de kapsadığı için, Mahkeme’nin m. 8 yorumuna yeni bir katman ekler: devlet, yalnızca çıplak bedeni ifşa eden içerikleri değil, yapay zekâ aracılığıyla üretilmiş dijital yüz istismarını da önleyici ve giderici mekanizmalarla hedef almak zorundadır. İfade özgürlüğü tarafında ise, m. 10’un korunması gereken çekirdeği, kamusal tartışmaya katkı, sanatsal çoğulculuk ve bireyin kendi cinselliğini ifade özgürlüğü olarak yeniden tanımlanabilir; buna karşın, başkalarının dijital şahsiyetini ve çocukluğun kolektif dokunulmazlığını zedeleyen pornografik temsiller, bu çekirdeğin dışında, daha zayıf bir ifade özgürlüğü halkasında konumlandırılır. Böylece AİHS m. 8-10 dengesi, soyut bir “mahremiyet-ifade” çatışması olmaktan çıkıp, dijital çağın somut güç asimetrilerini ve yapay zekâ destekli istismar biçimlerini hesaba katan dinamik bir insan hakları mimarisine dönüşebilir.

KVKK / GDPR perspektifinden bakıldığında, yapay zekâ modellerinin eğitimi için kullanılan verilerin “özellikle yüz verisinin ve pornografik içerikle bağlantılı görsellerin” hukuka uygun işlenmesi, basit bir “anonimleştirilmiş veri kullandık, sorun yok” söylemiyle geçiştirilemeyecek kadar ağır ve çok katmanlı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Çünkü eğitim verisi dediğimiz şey, teknik literatürde çoğu zaman “ham veri” veya “dataset” gibi nötr terimlerle anılsa da, hukuken bakıldığında çoğu durumda kişisel veri, hatta yüz söz konusu olduğunda özel nitelikli kişisel veri niteliğindedir; KVKK ve GDPR, bu verilerin işlenmesini “model eğitimi” gibi gerekçelerle otomatik olarak meşrulaştırmaz. Tam tersine, her bir veri işleme faaliyetinin; (i) belirli, açık ve meşru bir amaçla bağlantılı olması (amaç sınırlılığı), (ii) bu amaçla orantılı ve gerekli miktarda veriyle yetinmesi (veri minimizasyonu), (iii) ilgili kişinin bilgilendirilmiş rızası veya kanunda öngörülen başka bir hukuki sebebe dayanması (hukuka uygunluk), (iv) şeffaflık, hesap verilebilirlik ve silinebilirlik ilkelerine uygun olması gerekir. Yapay zekâ modellerinin eğitimi bağlamında, bu ilkelerin çoğu sistematik biçimde delinmekte; yüzler, çoğu zaman haber verilmeden, amaç genişletilerek ve ileride pornografik içerik üretme kapasitesi taşıyan sistemlere “hammadde” yapılmaktadır.

GDPR perspektifinde, eğitim verisi işlenirken en temel mesele, işleme amacının ne olduğu ve bu amacın ilgili kişiye ne ölçüde şeffaf biçimde bildirildiğidir. Bir sosyal medya platformu, stok fotoğraf sitesi veya bambaşka bir çevrimiçi hizmet, kullanıcıdan fotoğraf toplarken bunu “profil resmi”, “arkadaşlarınızla paylaşım” veya “ticari stok görsel satışı” gibi amaçlarla gerekçelendirip, ardından bu fotoğrafları üçüncü taraf yapay zekâ şirketlerine model eğitimi için devrettiğinde, işleme amacı fiilen genişletilmiş olur. GDPR’ın “purpose limitation” ve “compatible use” rejimi, böyle bir genişletmeyi ancak çok sıkı şartlar altında tolere eder; hele ki bu veriler, ileride erotik veya pornografik içerik üretebilen modellere girdi olacaksa, işleme amacının, ilk toplanma amacından niteliksel olarak kopmuş olduğu açıktır. KVKK bakımından da benzer şekilde, kişisel verilerin “belirli, açık ve meşru amaçlarla” işlenmesi ve bu amaç ortadan kalktığında veya gerekli süre dolduğunda silinmesi, yok edilmesi veya anonim hale getirilmesi gerekir; oysa fiiliyatta, eğitim setlerine bir kez giren yüz verisi, yıllarca, hatta süresiz biçimde, giderek artan sayıda modelin ve türevin temel malzemesi hâline gelmektedir. Bu durumda “model eğitimi” gerekçesi, veri işleme amacının ucu açık, esnek ve denetlenemez şekilde genişletildiği bir alana dönüşmekte; hukuka uygunluk zemini fiilen aşınmaktadır.

Bir diğer kritik nokta, hukuki sebep (legal basis) meselesidir. GDPR’da açık rıza, sözleşmenin ifası, veri sorumlusunun meşru menfaati gibi farklı hukuki sebepler öngörülmüş olsa da, biyometrik veri söz konusu olduğunda çıta çok daha yükseğe çıkar: Özel nitelikli verilerin işlenmesi, ancak istisnai şartlarda ve çoğu zaman açık rızaya dayalı olarak mümkündür. KVKK’da da benzer biçimde, “sağlık ve cinsel hayata ilişkin veriler” ile biyometrik veriler özel koruma altındadır. Yüz verisinin, yüz tanıma sistemleri için veya sıradan bir kullanıcı profili için işlenmesi zaten ağır bir veri işleme faaliyeti iken, bu verinin, ileride pornografik içerik üretme kapasitesi olan modellere girdi yapılması, açık rıza olmaksızın neredeyse doğrudan hukuka aykırı bir kullanım alanıdır. “Meşru menfaat” veya “teknolojik gelişim” gibi gerekçeler, bu bağlamda ikna edici değildir; zira veri sorumlusunun meşru menfaati ile ilgili kişinin temel hak ve özgürlükleri arasındaki denge testinde, insan onuru, cinsel özerklik ve dijital şahsiyet üzerindeki ağır riskler belirgin biçimde üstün gelir. Hele ki eğitim verisi, açıkça cinsel içerikli görselleri, pornografik materyalleri veya çıplaklık içeren görüntüleri kapsıyorsa, bu verilerin “model eğitimi” adı altında rızasız biçimde işlenmesi, hem KVKK hem GDPR perspektifinde iki katmanlı bir ihlal anlamına gelir: Bir yandan özel nitelikli veri kategorilerinin korunması delinmekte, diğer yandan cinsel hayat ve beden dokunulmazlığına ilişkin hakkın dijital izdüşümü zedelenmektedir.

Bu çerçevede sıkça başvurulan “anonimleştirme” savunusu da, yüz ve dijital suret bağlamında çoğu zaman yetersizdir. Teknik belgelerde “veriler anonim hale getirilmiştir” denilse dahi, fotogerçekçi yüzler, eğitilmiş modeller ve üretilen sentetik suretler üzerinden ilgili kişiye yeniden ulaşma ihtimali tamamen ortadan kalkmamışsa, veri koruma hukuku, bu tür verileri kişisel veri statüsünden çıkmış saymaz. Özellikle yüz gibi biyometrik ögelerde, “gerçek kişiye artık atfedilemez” iddiası, hem teknik olarak tartışmalı hem de hukuken sıkı bir yorumdan geçmek zorundadır. Modellere gömülmüş latent temsil, doğrudan “X kişisinin yüzü” diye çekilemeyebilir; ancak model çıktıları, benzerlik eşikleri, hibrit ve deepfake üretimleri göz önüne alındığında, gerçek kişilere dair öngörülebilir bir yeniden ilişkilendirme riski barındırıyorsa, eğitim verisinin anonim olduğu söylenemez. KVKK ve GDPR, anonimleştirmenin geri döndürülemez olmasını şart koşar; oysa generative modellerin yapısı, tam da bu geri döndürme ihtimalini “en azından “benzetme” düzeyinde” sürekli canlı tutmaktadır. Bu nedenle, “Biz sadece anonimleştirilmiş eğitim verisi kullandık, kişisel veri işlemiş sayılmayız” söylemi, yüz ve pornografik içerik bağlamında, çoğu durumda koruyucu bir hukuk argümanı değil, riskli ve zayıf bir savunma stratejisi olarak değerlendirilmelidir.

Eğitim verilerinin hukuka uygun işlenmesi, yalnızca toplanma ve modele beslenme anıyla sınırlı bir mesele değil; yaşam döngüsü boyunca devam eden bir yükümlülük setidir. GDPR’daki “accountability” (hesap verebilirlik) ilkesi ve KVKK’daki veri güvenliği yükümlülükleri, veri sorumlusuna, modelin mimarisinden, saklama sürelerine, silme/unutma mekanizmalarından, üçüncü taraflarla paylaşım koşullarına kadar uzanan geniş bir sorumluluk yelpazesi yükler. Bir yapay zekâ şirketi, eğitim verisini hukuka uygun topladığını iddia etse bile, bu verinin hangi modellerde, hangi amaçlarla, hangi coğrafi bölgelerde ve hangi içerik kategorileri için kullanıldığını şeffaf biçimde belgelemezse, “hukuka uygun işleme” iddiası kâğıt üzerinde kalır. Üstelik GDPR’da tanınan “silinme hakkı” (right to erasure) ve giderek tartışılan “unlearning” (modelden çıkarılma) talepleri, eğitim verisi işleyen aktörlere, sadece ham veriyi değil, ondan türeyen temsil ve çıktı katmanlarını da belirli ölçüde geri alabilme yükümlülüğü getirir. Bu bağlamda, rızasız olarak pornografik içerik üreten veya üretmeye elverişli modellere yüz verisiyle katkı sağladığını sonradan öğrenen bir kişinin, yalnızca veritabanından değil, eğitilmiş modelden de “silinme” talebi, KVKK/GDPR mantığı içinde tamamen yabancı bir fikir değildir; hukuki doktrin ve teknik pratik bu yönde gelişmektedir.

Son olarak, eğitim verilerinin hukuka uygun işlenmesi, yapay zekâ pornografisi bağlamında sistemik risk yönetimi ile bağlantılıdır. Veri koruma otoriteleri, yalnızca tekil veri ihlallerine idari para cezası kesen kurumlar olmamalı; aynı zamanda, pornografik içerik üreten veya bu alana kolay kayabilen modeller için özel risk kategorileri tanımlayan, yüksek riskli işleme faaliyetleri bakımından önceden etki değerlendirmesi (Data Protection Impact Assessment – DPIA) zorunluluğu getiren aktörler haline gelmelidir. Bir model, yüz verisiyle eğitiliyorsa ve çıktıları cinsel içerik üretiminde kullanılmaya elverişliyse, bunun sıradan bir “genel amaçlı model” işleme faaliyeti değil, KVKK/GDPR perspektifinde özel risk sınıfı olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda, veri sorumlusu; hangi kategoride yüz verisi işlediğini (çocuk, kadın, azınlık gruplar, kamusal figürler vb.), hangi hukuki sebebe dayandığını, eğitim setine hangi filtreleri uyguladığını, pornografik ve şiddet içerikli görselleri nasıl elediğini, model çıktılarında rızasız dijital suret istismarını önlemek için ne tür teknik ve organizasyonel tedbirler aldığını somut biçimde göstermek zorundadır. Aksi hâlde, eğitim verilerinin hukuka uygun işlenmesi söylemi, insan onuru, cinsel özerklik ve dijital şahsiyet üzerinde derin yaralar açan bir teknolojik pratik için şeklen kullanılmış bir kılıf olmaktan öteye geçmez.

IX. UYGULAMADA SORUŞTURMA VE YARGILAMA: MAĞDUR TESPİTİ, TAZMİNAT VE İSPAT

Yapay zekâ ile üretilen pornografik içeriklerin soruşturulması ve yargılanması, klasik ceza muhakemesi sisteminin neredeyse bütün varsayımlarını zorlayan bir pratik tablo ortaya çıkarır. Geleneksel olarak çocuk pornografisi, rızasız ifşa, teşhircilik gibi suç tiplerinde mağdur, görüntüdeki somut kişidir; soruşturma makamları için temel görev, bu kişiyi tespit etmek, beyanını almak, tıbbi/psikolojik raporlarla zararı belgelendirmek ve görüntü ile mağdur arasındaki bağı ispat etmektir. Tam sentetik veya hibrit yüzlü içeriklerde ise, soruşturmanın daha ilk aşamasında “mağdur kim?” sorusu duvara çarpar: Görüntüdeki yüz bir gerçek kişiye benziyor mu; yoksa yalnızca veri setlerinin istatistiksel kombinasyonundan türeyen yeni bir suret mi? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca suçun mağduru olup olmadığını değil, suç tipinin oluşup oluşmadığını, tazminatın kime ödeneceğini, hatta dosyada “katılan” sıfatıyla kimlerin yer alabileceğini belirler. Uygulamada kolluk ve savcılık, çoğu kez teknik olarak son derece karmaşık bu ayrımı basit kategorilere indirgemeye çalışmakta; “gerçek kişiye ait değilse mağdur yoktur” ön kabulüyle soruşturma eşiğini yükseltmekte veya tam tersi, her tür sentetik içeriği de gerçek görüntü gibi değerlendirerek geniş bir ceza tehdidi alanı yaratmaktadır. Her iki uç da dogmatik ve pratik sorunlara yol açar: İlkinde, çocukluğun kolektif dokunulmazlığı ve dijital şahsiyet neredeyse tamamen korumasız kalır; ikincisinde ise ifade özgürlüğü, öngörülebilirlik ve ölçülülük ilkeleri ağır biçimde zedelenir.

Mağdur tespiti bakımından pratik olarak üç kategori öne çıkar: (i) Doğrudan mağdur – yüzü birebir kullanılan veya herkesçe tanınabilir şekilde deepfake’e konu edilen gerçek kişi; (ii) benzerlik yoluyla mağdur – hibrit veya tam sentetik yüzün, belirli bir kişinin yakın çevresi, iş çevresi, sosyal medya takipçileri tarafından o kişiyle özdeşleştirildiği durumlar; (iii) soyut/kolektif mağdur – özellikle tam sentetik çocuk yüzlü pornografide, gerçek bir çocuğun tespit edilemediği; fakat çocukluğun statüsüne ve çocukların kolektif güvenliğine yönelen normatif ihlâlin ağır olduğu dosyalar. Birinci kategoride mağdur tespiti görece “klasik”tir: Görüntüdeki kişi kendisini teşhis eder, çevresinden doğrulama gelir, yüz karşılaştırma analizi ile eşleşme desteklenir. Ancak hibrit ve sentetik yüzlerde ikinci kategori, uygulamada çok daha problemli olacaktır; zira savcılık ve mahkeme, “tanınabilirlik eşiği”ni belirlemek zorundadır: Ortalama bir gözlemci, bağlamdan ve eşlik eden ifadelerden (isim, lakap, profil, konum) hareketle bu yüzü belirli bir kişiye bağlayabilir mi? Bu bağlamda, soruşturma organlarının yalnızca teknik yüz analizi raporlarına değil, mağdurun sosyal çevresinden gelen beyanlara, sosyal medya etkileşimlerine, mesajlara ve hatta mizah/memes kültürüne bakması gerekir; çünkü damgalama çoğu kez resmî kanaldan değil, “grup içi şaka”, dedikodu ve anonim paylaşımlar üzerinden gerçekleşir. Üçüncü kategori ise, klasik CMK mantığıyla neredeyse hiç uyuşmayan bir “kolektif mağduriyet” fikrini gerektirir: Tam sentetik çocuk suretlerinde, soruşturma makamının önünde somut bir çocuk=şikâyetçi olmayacaktır; burada devlet, çocukların üstün yararı ve çocukluğun dokunulmazlığı adına kendisi “mağdur vekili” rolünü üstlenmek zorundadır.

Tazminat boyutunda da yapısal bir kırılma söz konusudur. Rızasız deepfake veya hibrit içeriklerde, mağdurun talep edebileceği zarar kalemleri, klasik kişilik hakkı ihlâli dosyalarından çok daha geniştir: Sadece “manevi tazminat” başlığıyla soyut bir tatmin değil; psikolojik tedavi, mesleki kariyer kaybı, işten çıkarılma, sözleşme feshi, sosyal çevreden dışlanma, dijital itibar onarım maliyetleri (içerik temizleme hizmetleri, hukuki ve teknik danışmanlık ücretleri), hatta ileride doğabilecek risklerin (örneğin ileride yapılacak güvenlik soruşturmalarında bu içeriklerin kullanılma ihtimali) oluşturduğu geleceğe dönük zararlar da gündeme gelir. Mahkemelerin bu zararları somutlaştırırken, geleneksel “manevi tazminat takdiren şu miktar” kalıplarının ötesine geçmesi, psikolojik raporlar, bilirkişi değerlendirmeleri ve dijital izlerin yaygınlığına ilişkin teknik raporlarla desteklenmiş bir hesaplama yapması gerekir. Tam sentetik çocuk yüzlü içeriklerde ise bireysel tazminat talebi çoğu durumda mümkün olmayacaktır; burada çocuk hakları alanında çalışan kamu kurumları, barolar, dernekler veya savcılar aracılığıyla kolektif tazminat mekanizmaları düşünülmelidir: Örneğin, sentetik çocuk pornografisi üreten ve dağıtan platform veya kişilerden, çocuk koruma programlarına aktarılmak üzere fon oluşturulması, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin desteklenmesi gibi “normatif mağduriyet”i telafi etmeyi amaçlayan yaratıcı tazminat modelleri tartışılabilir. Bu, klasik “mağdur-fail arası tazminat” mantığından çok, “toplumsal zarar-toplumsal onarım” modeline işaret eder.

İspat meselesi ise, AI pornografisi dosyalarının en zayıf halkası olma potansiyeli taşıyor. Bir yandan soruşturma makamları, içeriğin kaynağını, üretim sürecini ve failini ispat etmek zorunda; diğer yandan, savunma sıklıkla “bu görüntü zaten yapay zekâ ürünü, gerçek kişiye ait değil, kimse zarar görmedi” argümanına dayanacaktır. Bu nedenle, soruşturmaların erken aşamasında dijital delillerin bütünlüğünün korunması, hash değerleriyle kayıt altına alınması, platform günlüklerine (log), IP kayıtlarına, hesap sahipliği verilerine hızlı erişim önem kazanır. Deepfake ve sentetik içerik analizine ilişkin teknik bilirkişilik, sıradan “bilişim uzmanı” raporunun ötesinde, forensik görsel analiz, model çıktısı tespiti ve metadata okuması gibi spesifik yetkinlikler gerektirir. Delil değerlendirmesinde, “bu gerçek mi, yapay mı?” sorusu kadar, “bu içerik belirli bir kişiyi işaret ediyor mu, etmiyor mu?” sorusu da kritik hale gelir; bu ikinci soru için mahkemelerin, sadece teknik raporlarla yetinmeyip, mağdurun beyanına, yakın çevrenin algısına, sosyal medya ve mesaj trafiğindeki yorumlara da yer vermesi gerekir. Böylece “tanınabilirlik” ve “ilişkilendirilebilirlik” olguları, yalnızca teknik değil, sosyolojik ve psikolojik boyutlarıyla birlikte değerlendirilir.

Ceza yargılamasında ispat yükü, bu tür dosyalarda çift yönlü bir baskı altında kalır. Bir yandan, sanık lehine şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği, “gerçek mağdur yoksa suç yoktur” savunması mahkemenin zihninde yer bulabilir; öte yandan, çocuk pornografisi ve rızasız cinsel içerik gibi suçlarda, toplumun güçlü koruma beklentisi savcıyı daha agresif bir delil stratejisine itebilir. Burada kritik olan, sentetik içeriklerde “mağdur yok, dolayısıyla cezasızlık” ile “her pornografik sentetik içerik cezalandırılır” uçları arasında normatif olarak tanımlanmış ara eşikler inşa edebilmektir. Örneğin, tanınabilir bir yetişkinin yüzünün kullanıldığı deepfake pornografide, mağdurun “ben olduğum açıkça anlaşılıyor, çevrem de böyle okuyor” beyanı ile desteklenmiş teknik benzerlik analizi, suçun ve zararın ispatı için yeterli sayılabilir. Buna karşılık, hiçbir kişiyle ilişkilendirilemeyen, genel bir avatar görünümündeki sentetik yetişkin yüzlü içerikler için ceza hukuku yerine, platform politikaları, 18+ erişim sınırlamaları ve etik düzenlemeler devreye sokulabilir. Çocuk suretleri söz konusu olduğunda ise, fotogerçekçi ve “gerçek çocuk görüntüsünden ayırt edilemeyecek” denetiminden geçen sentetik içerikler, soyut tehlike suçu mantığıyla, “gerçek çocuk var mı?” sorusundan bağımsız olarak cezalandırılabilir; fakat bu noktada da kanunilik ve öngörülebilirlik için açık tip tanımları ve sınır testleri gereklidir.

Soruşturma ve yargılama pratiğinde mağdurun konumunun yeniden tanımlanması gerekir. Klasik modelde mağdur, çoğu zaman olaydan sonra sisteme başvuran, beyanı alınan ve yargılama sürecinde pasif bir tanık haline gelen figürdür. Dijital şahsiyet ve “yüzün egemenliği” modeli kabul edildiğinde, mağdurun soruşturma ve yargılama sürecine aktif özne olarak katılması, stratejik kararların bir kısmında söz sahibi olması (örneğin, hangi içeriklere öncelik verileceği, hangi platformlara karşı hangi taleplerin yöneltileceği, hangi uzlaşma veya tazminat modellerinin kabul edilebilir olduğu) önem kazanır. Ayrıca, rızasız pornografik içerik mağdurlarının çoğu, utanç, damgalanma korkusu, aile ve iş çevresinin tepkisi nedeniyle şikâyet mekanizmalarına başvurmaktan çekinir; bu nedenle, kimlik gizliliği, basından korunma, özel duruşma, psikososyal destek gibi ikincil mağduriyet önleyici tedbirlerin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Aksi takdirde, hukuk düzeni, teorik olarak çok güçlü hak kategorileri inşa ederken, pratikte mağduru yalnız bırakan, soruşturmayı ağırlaştıran ve ispatı neredeyse imkânsız kılan bir yapı üretmiş olur. Bu bölümde geliştirilen çerçevenin amacı, ceza muhakemesi pratiğini, sentetik yüzlü pornografi ve dijital suret ihlâllerinin özgün doğasına uygun hale getiren; mağdur tespiti, tazminat ve ispat sorunlarını, klasik dogmadan kopmadan ama onu güncelleyerek çözen bir yol haritasına dönüştürmektir.

Uygulamada soruşturma ve yargılamanın bir başka kırılma noktası, sınır aşan dijital altyapı ile klasik “yer” ve “yetki” kavramlarının çarpışmasıdır. Yapay zekâ ile üretilen pornografik içeriklerin neredeyse tamamı, bir ülkenin ceza kanunu bakımından suç oluşturup oluşturmadığına, diğer ülkede ise tamamen serbest sayılıp sayılmadığına bakılmaksızın, küresel bir platform mimarisi üzerinde dolaşır: Fail Türkiye’den bir modele istem gönderebilir, model ABD veya AB’deki bir sunucuda çalışabilir, çıktı başka bir kıtadaki anonim platforma yüklenebilir, içerik ise çok farklı ülkelerdeki mağdurlar tarafından fark edilir. Savcı açısından dosyanın ilk sorusu çoğu zaman “fail kim?”den önce “hangi ülke yetkili?” sorusuna dönüşür; çünkü IP kayıtları, oturum log’ları, hesap açma verileri ve hatta modelin kendisi bile çoğunlukla yurtdışında tutulmakta, bu verilere erişim için karşılıklı adli yardım mekanizmalarına, Avrupa Tutuklama Emri benzeri araçlara, Avrupa Soruşturma Emri’ne, Budapeşte Sözleşmesi çerçevesindeki kanallara başvurmak gerekmektedir. Bu ise, teknik olarak son derece dinamik ve hızla çoğalan bir içerik akışını, ağır ve bürokratik bir karşılıklı adli yardım prosedürüne teslim eder. Sonuçta, içeriğin en yoğun zarar verdiği ilk günler ve haftalar kaybedilir; soruşturma ancak aylar sonra anlamlı delile ulaşır. Bu yapısal gecikme, sentetik pornografi dosyalarında “cezasızlık algısını” pekiştirir; mağdur, devlet mekanizmasının hız ve koordinasyon kapasitesine güvenini kaybeder. Bu nedenle, uygulamada yalnızca ulusal CMK hükümlerini değil, sınır aşan dijital suçlar için hızlandırılmış, standartlaştırılmış ve mağdur odaklı yeni işbirliği protokollerini tartışmak kaçınılmaz hale gelir.

Delil rejimi bakımından, yapay zekâ kaynaklı içeriklerde “teknik ispat araçlarına aşırı bağımlılık” ve aynı zamanda bu araçlara duyulan haklı güvensizlik arasındaki gerilim belirleyicidir. Bir yandan, içerik sahte mi, değil mi; hangi model tipik izler bırakıyor; görüntüde “GAN imzası”, “diffusion pattern” vb. saptanabilir mi gibi sorular, ancak ileri düzey adli bilişim uzmanlığı ile cevaplanabilir. Diğer yandan, mahkemenin bu raporları “mutlak doğruluk” atfederek kabul etme tehlikesi vardır: Henüz kendileri de belirli hata paylarına, önyargılara ve eğitim seti sınırlılıklarına sahip olan tespit araçları, ceza yargılamasında “ikinci bir kara kutu” işlevi görebilir. Uygulamada bu risk, özellikle sanık yönünden ortaya çıkar: “Bu video deepfake, ben üretmedim” savunması ile mağdur yönünden ortaya çıkan “Bu içerik beni temsil ediyor, hayatım yıkıldı” beyanı, uzman raporlarıyla karşı karşıya gelir. Bu durumda mahkeme için hayati olan, teknik raporu tek başına hükmün temeli haline getirmemek; tanık anlatımları, sosyal bağlam, benzer vakalar, failin dijital davranış örüntüsü (önceki aramalar, indirmeler, benzer içerik paylaşımları) gibi dolaylı delillerle birlikte değerlendirerek, ancak bu çoklu tablo içinde “her türlü makul şüphenin ötesinde” kanaat oluşturabilmektir. Aksi halde, ya teknik raporların küçük bir hatası, ciddi bir mahkûmiyetin altını oyacak; ya da teknik uzmanlığın sorgulanamaz sayıldığı dosyalarda, sanık ve mağdurun anlatıları hukuken görünmezleşecektir.

İspat sorununu ağırlaştıran bir diğer unsur, “deepfake savunması”nın kötüye kullanımıdır. Klasik dönemlerde fail, çıplak veya cinsel içerikli bir videonun varlığını reddetmekte zorlanırdı; bugün ise özellikle kamuoyu önünde olan kişiler hakkında yayılan cinsel içerikli materyallerde, “Bu gerçek değil, yapay zekâ üretti” söylemi neredeyse otomatikleşmiştir. Bu, bir yandan gerçek deepfake mağdurlarını görünür kılma mücadelesini güçlendirir; diğer yandan gerçekten kendi eylemini kayda almış ve paylaşmış failler için, yeni bir kaçış hattı yaratır. Soruşturma makamları bu nedenle, “deepfake savunmasını” kendiliğinden kabul etmek yerine, yükümlülükleri dengeli dağıtan bir ispat rejimi tasarlamak zorundadır: Elbette suçluluğu ispat yükü devlette kalmalıdır; ancak belirli objektif deliller (cihazda orijinal dosya, yükleme zamanıyla uyumlu log’lar, şifreli hesabın yalnızca failce bilindiğini gösteren veriler vb.) ortaya konulduğunda, failin soyut “deepfake” iddiasını destekleyecek teknik veya olgusal bir temel sunması beklenebilir. Böylece “her şey deepfake olabilir, hiçbir şey ispatlanamaz” gibi hukuku felce uğratan bir total şüphe rejimi yerine, teknik ihtimalleri ciddiye alan ama somut dosyanın delil tablosunu esas alan bir ispat dengesi kurulabilir.

Tazminat ve telafi mekanizmaları yönünden, yapay zekâ pornografisi dosyalarında “zaman faktörü” ayrı bir önem taşır. Klasik kişilik hakkı ihlallerinde, ihlâl eden içerik çoğu zaman belirli bir gazetede, dergide veya sınırlı tirajlı bir yayında yer alır; mahkemenin yıllar sonra verdiği tazminat kararı, en azından ihlâlin artık tekrarlanmadığı, nispeten donmuş bir zemin üzerinde işler. Oysa dijital içerikte ve özellikle sentetik pornografide, mahkeme kararına kadar geçen süre boyunca içerik çoğalır, farklı platformlara kopyalanır, anonim depolama sitelerine yüklenir, ekran görüntüleri alınır, mesajlaşma uygulamalarında dolaşır. Bu nedenle mağdurun zararı statik değil, dinamiktir: Her yeni paylaşım, hem mevcut zararı derinleştirir hem de geleceğe dönük tehdit algısını artırır. Uygulamada bu dinamik zarar yapısını gözeten bir tazminat modeli, salt bir “manevi tatmin bedeli”nden ziyade, devam eden ihlâli durdurmaya yönelik pozitif yükümlülükler içermelidir: Arama motorlarına yönelik indeks kaldırma kararları, hash tabanlı engelleme sistemlerine zorunlu bildirim, platformlara yönelik sürekli içerik tarama yükümlülükleri, teknik içerik temizleme hizmetlerinin masraflarını da kapsayan tazmin hükmü gibi. Böylece, mahkeme kararı yalnızca geçmişteki zararı değil, devam eden ve potansiyel zararı da hedef alan önleyici-telafi edici hibrit bir fonksiyon üstlenir.

Soruşturma ve yargılamanın önemli bir boyutu da, platform ve model geliştiricilerin “delil üretimindeki rolü”dür. Geleneksel ceza muhakemesine göre delil, büyük ölçüde kişi veya devlet eliyle üretilir; özel şirketler ancak tali bilgi kaynaklarıdır. Oysa sentetik pornografi dosyalarında, delil ekosisteminin kalbi, platform logları, hesap açma verileri, model kullanım istatistikleri, istem (prompt) geçmişi gibi, tamamı özel sektörün elinde tutulan kayıtlardır. Bu noktada soruşturmanın kaderi, platformların ve geliştiricilerin ne kadar iş birliğine açık olduğuna, hangi hukuk düzenine tabi olduklarına, log saklama politikalarına ve teknik imkanlarına bağlı hale gelir. Uygulamada, “gizlilik politikası” ve “ticari sır” söylemi, çoğu kez bu iş birliğini sınırlayan bir bariyer olarak öne çıkar. Bu nedenle, ceza muhakemesi hukuku ile veri koruma ve platform regülasyonu alanlarının kesişiminde, delil saklama ve paylaşma yükümlülüklerini açıkça tanımlayan yeni normlara ihtiyaç vardır: Rızasız dijital suret istismarı ve çocuk temsilli sentetik pornografi gibi ağır ihlaller söz konusu olduğunda, belirli kategorideki log’ların belirli süreyle saklanması, yetkili makamların taleplerine makul sürede cevap verilmesi, delilin bütünlüğünün korunması gibi yükümlülükler, sadece sözleşmesel değil, emredici kamu hukuku nitelikli kurallarla güvence altına alınmalıdır. Aksi halde, mağdurun davası, “şirket politikası gereği bu verileri paylaşmıyoruz” cümlesiyle fiilen akamete uğrayacaktır.

Ceza yargılamasına paralel yürüyen özel hukuk ve idari süreçler de, uygulamada ispat ve mağdur tespitiyle doğrudan bağlantılıdır. Bir yandan mağdur, kişilik haklarına saldırı, haksız fiil veya veri ihlâli gerekçesiyle tazminat davası açarken; diğer yandan veri koruma otoritesine şikâyette bulunabilir, içerik kaldırma ve erişim engeli için sulh hukuk/ceza sulh hâkimliklerine başvurabilir. Bu çok kanallı yapı, iyi tasarlanmadığında hem mağdur hem de yargı sistemi için parçalanmış, dağınık ve çelişkili kararlar üretebilir: Ceza soruşturmasında “takipsizlik” kararı verilmiş bir dosyada, hukuk mahkemesi çok yüksek tazminata hükmedebilir; veri otoritesi idari para cezası keserken, içerik engeli talebi reddedilebilir. Bu nedenle, uygulamada delillerin ve tespitlerin dosyalar arası dolaşımını kolaylaştıran, mağdura aynı vakayla ilgili başvurularını tek bir “koordinasyon mekanizması” üzerinden yürütebilme imkânı tanıyan, en azından bilgi paylaşımı ve kararların birbirini dikkate almasını sağlayan bir altyapı kurmak önemlidir. Böyle bir yapı, ispat yükünü mağdurun sırtından kısmen alır; her yeni başvuruda aynı travmatik anlatımı tekrarlamak zorunda kalmasını önler ve yargı organlarının da daha tutarlı bir içtihat örgüsü geliştirmesine katkı sunar.

Soruşturma ve yargılama aşamalarında hukukçuların ve teknik uzmanların ortak dil kuramaması da başlı başına bir ispat engeli olarak ortaya çıkar. Savcı, “model”, “latent space”, “GAN”, “diffusion”, “training data” gibi terimleri çoğu zaman sadece birer siyah kutu kavram olarak duyar; teknik uzman ise, hukukun aradığı “öngörülebilirlik, kasıt, taksir, illiyet bağı, soyut tehlike” gibi kategorileri nasıl somutlaştıracağını bilemez. Bu iletişimsizlik, dosyaların ya tamamen teknik rapora teslim edilmesine ya da teknik boyutun neredeyse hiç anlaşılmadan basit tipik kalıplarla karar verilmesine yol açar. Uygulamada bu açığı kapatmanın yolu, yalnızca daha fazla bilirkişi atamak değil; ortak eğitim programları, uzmanlaşmış savcılık birimleri, dijital suçlar konusunda ihtisas mahkemeleri gibi kurumsal çözümler geliştirmektir. Böylece, mağdur tespiti, tazminat ve ispat tartışmaları, yalnızca teknik jargon ile hukuk jargonu arasında gidip gelen bir çekişme değil; iki alanın da kendi kavramlarını koruyarak, fakat birbirini anlayan bir ortak zemin üzerinde yürüyen bir süreç haline getirilebilir. Ancak o zaman, bu bölüm boyunca anlatılan normatif çerçeve, uygulamada gerçek bir koruma mimarisine dönüşebilir; sentetik yüzlü pornografi ve dijital suret ihlâlleri, “teknoloji çok ilerledi, yapacak bir şey yok” diyerek geçiştirilen “yeni normal” değil, hukuk düzeninin ciddiyetle takip ettiği ve etkili biçimde müdahale ettiği suç alanları olarak konumlanabilir.

Ceza yargılamasında yapay zekâ ile üretilen pornografik içerikler için “mağdurun tespiti” meselesi, aslında iki klasik ceza siyaseti yaklaşımını yeniden karşı karşıya getiriyor: (i) “mağdursuz suç” (victimless crime) paradigması, (ii) “soyut/kolektif mağdur” (toplum, kamu düzeni, çocukluğun statüsü) paradigması. İlk yaklaşım, tam sentetik yüzler “özellikle de “hiç var olmamış çocuk suretleri” söz konusu olduğunda “ortada zarar gören somut bir birey yoksa ceza hukuku devreye girmemelidir” teziyle ortaya çıkar; ceza hukuku araçlarının yalnızca somut bireysel zararın veya en azından bireyle bağlantılı somut tehlikenin kanıtlanabildiği alanlarda kullanılması gerektiğini, aksi hâlde devletin ahlak bekçiliğine ve düşünce/fantezi alanına fazlasıyla sızacağını savunur. İkinci yaklaşım ise, tam tersine, “bu içeriklerin asıl mağduru tekil bir birey değil, çocukluğun kendisi, toplumun cinsel özgürlük ve güvenlik normları, potansiyel mağdurların geleceğidir” diyerek, soyut mağdur kavramını öne çıkarır ve kamu davası mantığının, birey-fail ikilisiyle sınırlı olmaksızın geniş bir normatif koruma alanına yayılmasını talep eder.

Saf anlamda “mağdursuz suç” yaklaşımını benimsemek, ilk bakışta liberal ceza hukuku doktriniyle uyumlu görünse de, yapay zekâ pornografisi bağlamında birkaç ciddi kör noktaya sahiptir. Birincisi, bu yaklaşım, zaten tartışmanın merkezinde olan “zarar” kavramını dar anlamda, sadece bedene yönelen fiilî saldırı ve doğrudan bireysel travma ile özdeşleştirir; temsil rejimi, talep üretimi, fail adaylarının fantezi dünyasının beslenmesi, çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesi gibi yapısal ve zamana yayılmış zarar türlerini ceza hukuku radarının dışına iter. İkincisi, “somut birey yoksa mağdur da yoktur” önermesi, tam sentetik çocuk suretleri üzerinden çocuk pornografisi yasağının içini boşaltma riskini taşır: Fail, “hiçbir gerçek çocuğu kameranın önüne koymadım, sadece model kullandım” dediğinde, mağdursuz suç paradigması devreye girer ve ceza tehdidi önemli ölçüde zayıflar. Bu ise, çocuk pornografisi yasağının tarihsel meşruiyetini sağlayan “çocuğun üstün yararı” ve “çocukluğun mutlak dokunulmazlığı” ilkesini, sırf teknik üretim biçimi değişti diye fiilen kadük hâle getirir. Son olarak, mağdursuz suç söylemi, bu alandaki suç tiplerini “ahlakî tercihlere müdahale” kategorisine iterek, çocuk koruma perspektifinin ceza siyasetinden çekilmesi sonucunu doğurabilir; bu da özellikle dijital ortamda zaten görünmezleşen çocuk istismarını daha da derin bir karanlığa iter.

Öte yandan, ceza yargılamasında her şeyi “soyut mağdur” kategorisine havale etmek ve “toplum”, “kamu düzeni”, “ahlak” gibi son derece elastik kavramları genişletilmiş kamu davası mantığının merkezine yerleştirmek de ciddi sakıncalar taşır. “Toplum mağdurdur” cümlesi, açık sınırlar çizilmediğinde, devletin ceza tehdidini hemen her temsil alanına, her rahatsız edici içeriğe, her norm dışı fanteziye yöneltmesini meşrulaştıran lastikli bir formüle dönüşebilir. Özellikle sanatsal ifade, yetişkinler arası rızaya dayalı erotik içerik, anonim avatarlar üzerinden kurulan kurgusal temsiller gibi alanlarda “soyut mağdur” söyleminin ölçüsüz kullanımı, AİHS m. 10 çerçevesinde ifade özgürlüğünün çekirdeğini zedeleyebilir; ceza hukuku, çocuk koruma ve kişilik hakkı savunusu adına, genel ahlak polisi hâline gelebilir. Dolayısıyla, çözüm ne “mağdursuz suç” diyerek tüm sentetik içerikleri ceza alanından dışlamak, ne de “toplum mağdurdur” diyerek ceza tehdidini sınırsız genişletmektir; her iki uç da ya çocukluğun normatif statüsünü korumasız bırakır ya da ceza hukukunu orantısız bir tahakküm aracına çevirir.

Bu çalışma, bu ikiliyi aşan katmanlı bir mağduriyet modeli öneriyor: Ceza yargılamasında mağdur tespitinde üç halka birlikte düşünülmeli. Birinci halka, klasik anlamda somut mağdurdur: yüzü birebir kullanılan veya tanınabilirlik eşiğini aşan biçimde deepfake’e konu edilen gerçek kişi; burada suç, bireye yönelik kişilik hakkı ve cinsel dokunulmazlık saldırısı olarak yapılandırılır ve bireyin katılımıyla yürüyen kamu davası modeli işler. İkinci halka, soyut/kolektif mağdurdur: özellikle tam sentetik çocuk yüzlü içeriklerde, çocukluğun statüsüne, çocukların kolektif güvenliğine ve toplumun cinsel normlarına yönelen ihlâl; burada devlet, çocukların üstün yararı ve kamu düzeni adına resen harekete geçen “mağdur temsilcisi” olarak konumlanır; ancak suç tipi, net sınırlar ve soyut tehlike mantığıyla sıkı bir kanunilik testinden geçirilir. Üçüncü halka ise, potansiyel mağdurlardır: sentetik çocuk pornografisinin, gelecekteki gerçek çocuk istismarlarını istatistiksel olarak daha olası kılan bir risk alanı olduğu kabul edilerek, bu risk ceza siyaseti gerekçesi olarak tanınır; fakat yine de bu risk argümanı, somut tip tanımları ve ölçülülük ilkesine bağlı kalır. Böylece, ceza yargılamasında ne “tam mağdursuzluk” ne de sınırsız “soyut mağdur” söylemi benimsenir; bunun yerine, somut kişilik ihlallerini ve çocukluğun kolektif dokunulmazlığını aynı anda gören ama her ikisi için de farklı ispat ve müdahale eşikleri öngören bir model kurulur. Bu modelde kamu davası mantığı elbette genişler; ancak genişleme, “toplum böyle istiyor” retoriğiyle değil, açıkça tanımlanmış normatif mağduriyet halkaları ve sıkı kanunilik-ölçülülük filtreleri üzerinden gerçekleşir.

Delil sorunları, yapay zekâ ile üretilen pornografik içeriklere ilişkin ceza yargılamasının en kırılgan omurgasını oluşturur; çünkü klasik ceza muhakemesinin zımnen varsaydığı iki temel öncül “görüntü gerçekliği yansıtır” ve “delilin üreticisi ile delil arasındaki bağ makul çabayla kurulabilir” bu alanda sistematik olarak çöker. İlk sorun, içeriğin gerçekten yapay zekâ ile üretilip üretilmediğinin tespitidir. Deepfake ve difüzyon tabanlı modellerin gelişmesiyle, çıplak gözle yapılan “sahte mi, gerçek mi?” ayrımı neredeyse anlamını yitirmekte; hatta kimi durumlarda uzman olmayan adli bilişim birimleri bile ciddi yanılgılara düşebilmektedir. Bu durumda ceza mahkemesinin, failin “bu görüntü sahte, ben yapmadım” savunması ile mağdurun “hayatım yıkıldı, bu benim yüzüm” iddiası arasında, teknik raporlara adeta mutlak hakem rolü atfetmesi tehlikesi doğar. Oysa bugün kullanılan sahtecilik tespit araçları da belirli bir hata payına, belirli eğitim seti önyargılarına ve güncellik sorunlarına tabidir; üstelik modeller geliştikçe, dün güvenilir sayılan bazı tespit kriterleri (piksel anomalileri, ışık kırılmaları, gölge uyumsuzlukları vb.) giderek daha az işe yarar hâle gelmektedir. Bu şartlarda ceza yargılamasında “içeriğin yapay zekâ ürünü olup olmadığı” sorusu, tek bir bilirkişi raporuna veya otomatik tespit aracına emanet edilemeyecek kadar kritik hâle gelir; mahkeme, hem teknik hem bağlamsal delillerin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılan, çok kaynaklı bir ispat rejimi kurmak zorundadır.

İkinci katman, eğitim verilerinin izlenebilirliği sorunudur. Generative modellerin çoğu, internetten geniş çaplı kazı (scraping) yoluyla toplanan ve sonra çeşitli filtrelerden geçirilen devasa görsel havuzlarla eğitilmektedir; bu havuzların önemli bir kısmı, kullanıcıların rızası olmaksızın toplanmış yüzleri, beden fragmanlarını, bazen de doğrudan pornografik materyalleri içerir. Ceza davasında bu modelin çıktısı bir delil olarak önümüze geldiğinde, savcılık ve mahkemenin şu soruları sorabilmesi gerekir: “Bu görüntünün üretiminde kullanılan eğitim verileri kimlere aitti? Aralarında gerçek çocuklar, rızasız çıplaklık mağdurları, daha önceki ihlâl dosyalarının materyalleri var mıydı? Model, zaten hukuka aykırı biçimde üretilmiş bir veri mirasını yeniden dolaşıma sokuyor mu?” Bugünkü pratikte, çoğu model geliştiricisi, veri setlerinin tam listesini, kaynaklarını ve filtreleme süreçlerini ticari sır gerekçesiyle açıklamamaktadır; eğitim verisine ilişkin log’lar, versiyon kayıtları ve temizleme prosedürleri çoğu zaman iç denetime tabi, dışarıya kapalı kalır. Bu da, ceza yargılamasında “delilin kökeninin araştırılması” ilkesini fiilen hükümsüz hale getirir: Mahkeme, yalnızca çıktıyı görebilmekte, fakat bu çıktının hangi hukuki statüdeki girdilerden beslendiğini inceleyememektedir. Eğitim verisinin izlenebilirliğini zorunlu kılan bir düzen yoksa, modelin zaten baştan hukuka aykırı bir veri ekosistemi üzerine inşa edilmiş olup olmadığını ortaya koymak mümkün olmaz; böylece ceza yargılaması, örtük bir şekilde, daha önceki ihlâllerin üzerine oturan bir “delil üretim fabrikası”nı meşrulaştırmış olur.

Üçüncü sorun alanı, bu modellerin algoritmik şeffaflığı ve açıklanabilirliği ile ilgilidir. Ceza muhakemesi, en azından ideal düzeyde, delillerin kaynağının, elde ediliş yönteminin, doğruluk derecesinin ve hata payının mahkeme ve taraflarca anlaşılabilir olmasını varsayar; oysa derin öğrenme tabanlı generatif modeller, teknik literatürde dahi “kara kutu” olarak adlandırılır. Hangi iç parametrenin, hangi giriş vektörüyle nasıl etkileşerek belirli bir yüz çıktısını ürettiğini, pratikte hiç kimse adım adım açıklayamaz; yalnızca istatistiksel ilişki ağlarından söz edilebilir. Bu, iki yönde delil sorunu yaratır: Birincisi, modelin çıktısının güvenilirliği ve doğruluğu hakkında bilimsel bir konsensüs olmadığı hâlde, mahkemenin bu çıktıya aşırı epistemik ağırlık tanıması; ikincisi, savunmanın “algoritma zaten opak, hiçbir şey ispatlanamaz” diyerek tam bir şüphe rejimi talep etmesi. Algoritmanın şeffaflığı meselesi, bu noktada salt bir “etik” tartışma olmaktan çıkar, doğrudan ceza muhakemesinin kanunilik, öngörülebilirlik ve adil yargılanma ilkelerinin konusu hâline gelir. Eğer mahkeme, nasıl çalıştığını anlamadığı bir modelden çıkan rapora veya çıktıya dayanarak kişi hakkında ağır sonuçlar doğuran kararlar veriyorsa, aslında ispat yükünü görünmez şekilde, denetlenemez bir teknik otoriteye devrediyor demektir. Buna karşılık, algoritmanın tamamen kapalı tutulduğu ve hiçbir şeffaflık sağlanmadığı durumlarda da, savunmanın teknik kara kutuyu istismar ederek her delili “bilinemez” ilan etmesi riski doğar. Dolayısıyla, delil rejimi, algoritmik şeffaflık ile ticari sır, güvenlik ve fikrî haklar arasındaki dengeyi, ceza muhakemesinin asgari şeffaflık standardını garanti altına alacak şekilde yeniden kurmak zorundadır.

Dördüncü boyut, teknik bilirkişilik kurumunun dönüşümü ve sınırlarıdır. Yapay zekâ kaynaklı delillerin değerlendirilmesinde mahkemeler, neredeyse kaçınılmaz biçimde bilirkişilere, adli bilişim uzmanlarına ve zamanla “yapay zekâ adliyesi” diyebileceğimiz yeni bir uzmanlık alanına başvuracaktır. Ancak klasik bilirkişilik mantığı, çoğu zaman tek bir uzman raporunun “bilimsel hakikat” olarak kabul edilmesine, hâkimin ise bu raporu hukuk normlarıyla buluşturan pasif bir hakem rolüne sıkıştırılmasına dayanır. Yapay zekâ delillerinde bu, son derece tehlikelidir; zira uzmanlar arasındaki görüş ayrılıkları, kullanılan tespit araçlarının sürüm farklılıkları, eğitim verisi ve test seti seçimi gibi unsurlar, raporlar arasında ciddi sapmalara yol açabilir. Bu nedenle, ceza yargılamasında teknik bilirkişilik, tarafların çapraz sorgusuna açık, yöntemlerini ve hata paylarını şeffaf biçimde ortaya koyan, mümkünse birden fazla kaynaktan gelen bir delil türü olarak yeniden düşünülmelidir. Hâkimin, bilirkişiye “bu deepfake mi, değil mi?” diye tek cümlelik bir soru sorup, tek cümlelik bir yanıt beklemesi yerine; kullanılan yazılımların türü, sürümü, tespit kriterleri, alternatif açıklamalar, istatistiksel hata olasılığı ve bunların kararın ispat standardıyla ilişkisi hakkında ayrıntılı açıklama talep etmesi gerekir. Aksi halde, bilirkişi, hukuk düzeninde adeta ikinci bir kanun koyucuya dönüşür; “bu model böyle diyor” cümlesi, “bu fiil ispatlandı” sonucunun yerine geçer.

Tüm bu delil sorunları, ceza muhakemesinin ispat standardı ile doğrudan bağlantılıdır. Yapay zekâ delillerinde, hem mağdur hem sanık açısından “makul şüphe” kavramı yeni bir içerik kazanır: Bir yandan, her görüntünün deepfake olabileceği ihtimali, mağdurun lehine olan delilleri değersizleştirme riski taşır; diğer yandan, her yapay zekâ çıktısının “kesin bilimsel gerçek” gibi sunulması, sanık aleyhine şüpheyi ortadan kaldırmadan mahkûmiyet riskini yükseltir. Bu ikili baskı altında makul bir çözüm, delilleri katmanlı bir güvenilirlik hiyerarşisi içinde değerlendirmek olabilir: Görüntünün kaynağı, elde ediliş biçimi, teknik analiz sonuçları, sosyal bağlam delilleri, failin dijital davranış örüntüsü ve mağdur-çevre beyanları birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, “her türlü makul şüphenin ötesinde” bir kanaat oluşturuyorsa mahkûmiyet, aksi hâlde beraat veya suç tipinin daha hafif yorumlanması gündeme gelir. Böyle bir yaklaşımda, ne yapay zekâ kaynaklı deliller tümden reddedilir, ne de bu delillere körü körüne teslim olunur; ceza yargılaması, teknolojinin ürettiği belirsizliği, kendi temel ilkelerini gevşetmeden ama onları somutlaştırarak ve kalibre ederek yönetmeye çalışır. Delil sorunlarının ciddiyeti, aslında tam da buradadır: Yapay zekâ çağında ispat, artık sadece “ne oldu?” sorusunun cevabını aramaz; aynı zamanda “bunu bize kim, hangi araçla ve hangi hata payıyla söylüyor?” sorusunu da merkezî bir yere yerleştirir.

Özel hukuk düzleminde tazminat sorunu, yapay zekâ destekli pornografik içeriklerde “mağdur kimdir?” sorusunu, “kime karşı ve hangi hukuki zeminde talepte bulunabilir?” sorusuyla birlikte yeniden kurmayı gerektirir. Klasik kişilik hakkı doktrininde mağdurun tazminat talebi görece nettir: Yüzü, adı, sesi veya mahrem görüntüsü rızası dışında kullanılan gerçek kişi; sorumlu ise içerik üreticisi, yayımlayıcısı ve kimi durumlarda medya kuruluşu veya platformdur. Yapay zekâ pornografisinde ise bu tablo, en az üç farklı ilişki hattına ayrılır: (i) Gerçek kişiye benzerlik üzerinden doğrudan veya dolaylı olarak zarar gören bireylerin, içeriği üreten, yayan ve barındıran aktörlere karşı kişilik hakkı ihlali ve haksız fiil sorumluluğu temelinde tazminat talebi; (ii) veri setinde yüzü kullanılan kişilerin, kendilerinden habersiz biçimde biyometrik verilerini model eğitiminde kullanan veri sorumlularına ve geliştiricilere karşı, kişilik hakkı ve veri koruma hukukuna dayalı tazmin ve “unutturulma” talepleri; (iii) somut birey tespit edilemediği, ancak “topluluk”un “özellikle çocukluğun kolektif statüsünün” zedelendiği durumlarda, doğrudan bireysel tazminat yerine, kolektif dava ve actio popularis benzeri mekanizmalarla “normatif mağduriyet”in özel hukuk düzleminde temsil edilmesi. Dolayısıyla soru artık yalnızca “mağdurun zararı kaç TL’dir?” değildir; kimlerin hangi hukuki sıfatla dava açabileceği, tazminatın kime ödeneceği ve hangi tür zararların (manevi, ekonomik, kolektif, geleceğe dönük risk) tanınacağı da yeniden tanımlanmak zorundadır.

İlk kategori, yani gerçek kişiye benzerlik üzerinden mağduriyet, klasik kişilik hakkı ihlallerine en yakın alandır ve özel hukukta tazminat için en güçlü zemini sunar. Deepfake veya hibrit içerikte kişinin yüzü doğrudan kullanılıyorsa ya da sentetik yüz, adı, lakabı, sosyal medya profili, mesleği gibi unsurlarla birlikte o kişiyi makul gözlemci açısından tanınabilir kılıyorsa, mağdur klasik anlamda “şahsiyet hakkı ihlali”ne dayanarak içerik üreticisine, paylaşanlara ve belli şartlarda platformlara karşı tazminat talep edebilir. Burada hem manevi zarar (onur, haysiyet, mahremiyet, cinsel özerklik ihlali) hem de maddi zarar (işini kaybetme, sözleşmesinin feshi, müşteri portföyünün dağılması, hukuki danışmanlık ve dijital temizlik masrafları, terapi giderleri vb.) tazmin kapsamına girebilir. Hukuki dayanak, genel haksız fiil sorumluluğu ile kişilik haklarının korunmasına ilişkin genel hükümler; ayrıca veri koruma mevzuatı ve “hukuka aykırı kişisel veri işlenmesi”ne ilişkin tazmin hükümleridir. Yargı, benzerlik ve tanınabilirlik eşiğini belirlerken, sadece teknik yüz analizi raporlarına değil, mağdurun sosyal çevresinden gelen beyanlara, sosyal medya yorumlarına, “herkes seni konuşuyor” türü mesajlara, iş çevresinden gelen tepkilere bakarak, “ortalama üçüncü kişi bu içeriği bu kişiyle ilişkilendirir mi?” sorusuna cevap arar. Bu durumda tazminat davasının muhatapları çok katmanlıdır: İçeriği ilk üreten kişi (fail), paylaşanlar (ikincil fail/yardımcı), içeriği bilerek ve uyarıya rağmen barındıran platform (ihmali sorumluluk) ve belirli eşiklerin aşılması halinde, modeli geliştirip “pornografiye açık” halde pazarlayan şirket (risk sorumluluğuna yaklaşan bir konum).

İkinci kategori olan veri setinde yüzü kullanılan kişiler, görünürde hiç pornografik içeriğe konu edilmemiş olsalar dahi, yapay zekâ pornografisinin “altyapısal mağdurları”dır. Fotoğrafları sosyal medyadan, stok sitelerden, güvenlik kameralarından veya başka kaynaklardan rızaları olmadan kazınıp (scraping) eğitim setlerine dahil edilen bireyler, doğrudan pornografik çıktı üretiminde kullanılmasalar bile, yüzlerinin ve bedenlerinin generatif modeller için hammadde haline getirilmesi nedeniyle kişilik haklarının ve veri özerkliklerinin ihlal edildiğini ileri sürebilirler. Bu durumda tazminat talebinin yöneltileceği birincil muhatap, veri sorumlusu olarak model geliştiricisi ve eğitim verisini derleyen şirkettir; ikincil muhatap ise veriyi ilk etapta hukuka aykırı biçimde toplayan platform veya aracı hizmet sağlayıcılar olabilir. Dayanak, klasik kişilik hakkı ihlali yanında, KVKK/GDPR türü düzenlemelerdeki “açık rıza olmaksızın özel nitelikli veri işlenmesi”, “amaçla bağdaşmayan kullanım” ve “silinme/unutturulma hakkının ihlali”dir. Burada zarar, yalnızca somut bir pornografik içerikle bağlantılı değildir; daha soyut ama hukuken tanınabilir bir formdadır: Kişinin yüzünün, ileride ne tür içeriklerde, hangi bağlamlarda, kimin fantezilerinde beden kazanacağını bilememe hâli, sürekli tehdit ve kontrol kaybı duygusu, kişisel veri üzerindeki egemenliğin kaybı, ileride ortaya çıkabilecek istismar riskleri. Bu tür zararların parasal karşılığını belirlemek güç olsa da, mahkemeler, veri koruma ihlallerine ilişkin içtihatlarda geliştirdikleri ölçütleri (ihlal süresi, verinin niteliği, coğrafi yayılım, şirketin ekonomik gücü, mağdurun kırılganlığı vb.) bu alana uyarlayarak, hem bireysel tazminata hem de caydırıcı nitelikte yüksek meblağlı tazminat ve idari para cezalarına hükmedebilir. Ayrıca bu kategori için, yalnızca para değil, eğitim setinden çıkarılma, modelden “unutulma”, ileride benzer kullanımın yasaklanması gibi eda ve men talepleri de tazminat rejiminin ayrılmaz parçası haline gelmelidir.

Üçüncü kategori, yani yalnızca “topluluk”un veya “soyut mağdurun” zarar gördüğü durumlar, özel hukukun klasik bireysel tazminat mantığını zorlayan ve kolektif dava modellerini gündeme taşıyan alandır. Tam sentetik çocuk yüzlü pornografi iyi bir örnektir: Somut bir çocuk tespit edilemez, görüntü tamamen model çıktısıdır; buna rağmen “çocuk imgesinin pornografik nesneye dönüştürülmesi”, hem tüm çocukların güvenlik hissini, hem de toplumun çocukluk kavramına atfettiği “mutlak korunma” statüsünü zedeler. Benzer şekilde, belirli bir etnik, dini veya toplumsal grubun kadınlarının temsili, sentetik yüzler üzerinden sistematik biçimde aşağılayıcı pornografik anlatılara konu ediliyorsa, hedef alınan grup üyeleri tek tek görüntüde olmasa bile, grubun kolektif onuru ve güvenlik duygusu zedelenir. Bu durumlarda klasik haksız fiil modeli “somut zarar gören birey vs. somut fail” yetersiz kalır; devreye, kolektif dava (class action), topluluk davası, actio popularis gibi mekanizmalar girer. Çocuk haklarıyla ilgili kurumlar, barolar, insan hakları örgütleri, kadın örgütleri veya belirli toplulukları temsil yetkisine sahip dernekler, bu içerikleri üreten ve yayan aktörlere karşı, kendi adlarına değil, temsil ettikleri topluluk adına tazminat ve men talebinde bulunabilirler. Burada talep edilen tazminat, tek tek bireylere dağıtılan bir para olmaktan ziyade, kolektif onarım fonlarına, çocuk koruma programlarına, eğitim projelerine yönlendirilebilir; böylece normatif mağduriyet özel hukuk düzleminde de görünür kılınır.

Bu noktada kritik soru, “kim, hangi sıfatla topluluk adına konuşabilir?” sorusudur. Kolektif dava modelleri, rastgele bir kişinin “toplum adına” dava açmasını değil, belirli temsil kriterlerini karşılayan aktörlerin “örneğin kanunla yetkilendirilmiş kurumların, belirli sayıda üyeye sahip derneklerin, baro ve meslek örgütlerinin” bu rolü üstlenmesini öngörür. Çocuk pornografisi ve çocuk imgesinin sentetik istismarı söz konusu olduğunda, çocuk hakları alanında uzmanlaşmış kamu kurumları ve STK’lar; kadınlara yönelik rızasız yapay zekâ pornografisinde, kadın örgütleri ve barolar; etnik/dini azınlıkların aşağılayıcı temsillerinde, ilgili topluluk dernekleri ve insan hakları örgütleri, “kolektif mağdurun temsilcisi” olarak mahkeme önüne çıkabilir. Hukuki dayanak, haksız fiil ve kişilik hakkı ihlali yanında, dernek ve vakıflara tanınan “amaçlarını ilgilendiren konularda dava açma” yetkisi, tüketici ve çevre hukukunda görülen topluluk davası modelleriyle analoji kurularak genişletilebilir. Talep edilecek tazminat ise, yalnızca “sembolik” bir tutar değil; içeriğin yaygınlığı, failin ekonomik gücü ve topluluk zararının ağırlığı ile orantılı yüksek meblağlı, fon niteliğinde bir tazmin olabilir; bu fon, doğrudan mağdurların psikososyal destek, hukuki yardım ve dijital temizlik süreçlerinde kullanılmak üzere tahsis edilebilir.

Özel hukukta tazminatın etkin olabilmesi için, mağdurun temsil edilmesi ve süreçlere katılımı da yeniden düşünülmelidir. Rızasız yapay zekâ pornografisi mağdurları, çoğu zaman utanç, damgalanma ve güven kaybı nedeniyle dava açmaya isteksizdir; hele çocuklar ve gençler söz konusu olduğunda, doğrudan dava açma kapasitesi zaten sınırlıdır. Bu nedenle, bireysel davalarda da, baroların, insan hakları örgütlerinin ve uzman STK’ların, vekil veya temsilci sıfatıyla devreye girdiği “destekli dava” modelleri önem kazanır. Kolektif dava ve actio popularis türü mekanizmalar ise, mağdurun tek tek sisteme gelmesini beklemeden, yapısal ihlallere karşı stratejik davalar açılmasına imkân tanır: Örneğin, belirli bir platformun sentetik çocuk pornografisi içeriğini sistematik biçimde barındırdığı tespit edildiğinde, tek tek mağdurların ortaya çıkmasını beklemeden, çocuk hakları örgütleri ve ilgili kamu kurumları, platforma karşı yüksek tutarlı tazminat ve içerik temizleme yükümlülükleri içeren davalar açabilirler. Böylece özel hukuk, yalnızca bireysel mağdurun “parasal tatmini” için değil, aynı zamanda dijital ekosistemin davranışını değiştiren, caydırıcı ve dönüştürücü bir araç olarak kullanılır.

Yapay zekâ pornografisi bağlamında özel hukukta tazminat, klasik “bir mağdur – bir fail – bir zarar kalemi” üçlüsünü aşan, çok aktörlü ve çok katmanlı bir sorumluluk mimarisi gerektirir. Gerçek kişiye benzerlik varsa, mağdur doğrudan kişilik hakkı ihlali ve veri hukuku temelinde içerik üreticisi, yayıcı ve kimi platformlara karşı maddi-manevi tazminat isteyebilir. Yüzü eğitim setlerinde kullanılan kişiler, veri sorumlularına ve geliştiricilere karşı, biyometrik verilerinin rızasız kullanımından doğan zararlar ve “modelden çıkarılma” gibi taleplerle gidebilir. Yalnızca topluluk zarar gördüğünde ise, kolektif dava ve actio popularis benzeri modellerle, çocukluğun, kadınların, azınlıkların ve diğer kırılgan grupların kolektif dijital şahsiyeti özel hukuk düzleminde temsil edilebilir. Böyle bir tazminat rejimi, yalnızca mağdurun yaşadığı somut acıyı bir nebze hafifletmekle kalmaz; aynı zamanda, yapay zekâ pornografisi üreten ve bundan ekonomik fayda sağlayan aktörlere, “bu alanın maliyeti var” mesajını güçlü biçimde vererek, dijital suret ihlallerine karşı sistemik bir fren mekanizması kurar.

X. NORMATİF MODEL ÖNERİSİ: DİJİTAL SURET MAĞDURU STATÜSÜ VE MEVZUAT TASLAĞI

“Dijital suret mağduru” statüsü, çalışmanın başından beri parça parça inşa edilen teorik çerçevenin normatif düğüm noktasıdır. Bu statü, klasik ceza ve özel hukukta öngörülen “mağdur” kavramını, yapay zekâ ile üretilen (veya manipüle edilen) yüzler karşısında hem bireysel hem kolektif düzeyde yeniden tanımlamayı amaçlar. Temel öneri, mağdur kavramını yalnızca “biyolojik bedeni görüntüde olan kişi” ile sınırlamaktan çıkarmak; dijital sureti (yüz, yüzün türevleri, hibrit/sentetik yüzler, dijital şahsiyetin diğer görsel bileşenleri) üzerinden saldırıya uğrayan tüm öznelere ve belirli hallerde soyut/kolektif varlıklara hukuken tanınmış özel bir statü tanımlamaktır. Bu statü, ceza hukuku, özel hukuk ve veri koruma hukuku arasında köprü kuran üst bir kategori olarak tasarlanmalıdır: Bir yandan ceza soruşturmalarında “mağdur” sıfatını genişletir; diğer yandan tazminat, veri işleme, içerik kaldırma ve modelden çıkarılma haklarını tek bir şemsiye altında toplar.

Bu çerçevede “dijital suret” kavramı, mevzuat düzeyinde mümkün olduğunca teknolojiden bağımsız ama aynı zamanda üretim tekniklerini kapsayacak genişlikte tanımlanmalıdır. Örneğin bir temel madde şöyle kurgulanabilir:

Madde 2 – Dijital suret: Bir gerçek kişiye ait yüzün veya yüzün ayırt edici unsurlarının, herhangi bir dijital teknik kullanılarak görüntü, video, avatar, animasyon, üç boyutlu model veya benzeri görsel temsil hâline getirilmiş biçimi ile, bu yüzü oluşturan biyometrik verilerden, model çıktılarından veya veri seti kombinasyonlarından türeyen ve gerçek kişiyi tanınabilir kılan sentetik, hibrit veya tam yapay yüz temsilleri.

Buna paralel olarak “dijital suret mağduru” tanımı üç halka içerecek biçimde inşa edilebilir: (i) Dijital sureti doğrudan kullanılan veya yüksek benzerlik ve ilişkilendirme eşiğini aşan şekilde taklit edilen gerçek kişi; (ii) yüz verisi rızası olmaksızın eğitim setlerine dâhil edilen ve bu yolla pornografik üretime altyapı sağlayan kişi (altyapısal mağdur); (iii) tam sentetik yüzler söz konusu olduğunda çocukluk statüsü gibi soyut hukuki değerler bakımından normatif mağdur sayılan grup (örneğin “çocukların kolektif güvenliği” veya belirli bir topluluğun kolektif onuru). Böylece statü, yalnızca “video içindeki kişi” ile sınırlı kalmaz; dijital şahsiyetin her katmanında hedef alınan öznelere hukuki görünürlük kazandırır.

Mevzuat taslağının ceza hukuku ayağında, iki düzeyli bir model öngörülebilir. Birinci düzeyde, mevcut suç tiplerine (örneğin çocuk pornografisi, müstehcenlik, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar) “dijital suret” boyutunu içeren nitelikli hâl hükümleri eklenir. Örneğin: “Suçun, mağdurun dijital suretinin yapay zekâ ile üretilen veya manipüle edilen versiyonu kullanılarak işlenmesi hâlinde ceza yarı oranında artırılır.” İkinci düzeyde ise, özellikle rızasız deepfake pornografi ve tam sentetik çocuk suretleri için müstakil suç tipleri tanımlanır; tip tanımları, kanunilik ilkesini zedelemeyecek açıklıkta ama yapay zekâ tekniklerinin çeşitliliğini kapsayacak esneklikte kaleme alınır. Örnek bir tip:

Madde X – Rızasız dijital suret pornografisi suçu: Bir gerçek kişiye ait dijital sureti veya o kişiyi makul gözlemci nezdinde tanınabilir kılan sentetik/hibrid yüz temsillerini; pornografik nitelikte görüntü, video veya benzeri içerik içerisinde, mağdurun rızası olmaksızın üreten, çoğaltan, yayan veya yayılmasına aracılık eden kişi, … yıldan … yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde Y – Sentetik çocuk suretlerinin pornografik kullanımı: Gerçek bir çocuğu temsil etmese dahi, çocuk sureti izlenimi veren tam sentetik dijital yüz ve beden temsillerini pornografik içerikte üreten, çoğaltan veya yayan kişi, … suçundan dolayı … ceza ile cezalandırılır. Bu suç bakımından çocuklar ve çocukluk statüsü “dijital suret mağduru” sayılır; soruşturma ve kovuşturma resen yapılır.

Bu tipler, çalışmanın önceki bölümlerinde inşa edilen “somut mağdur – soyut/kolektif mağdur” ayrımını ceza hukuku diliyle somutlaştırır; bir yandan bireysel mağduru korurken, diğer yandan çocukluk ve toplumsal cinsel güvenlik gibi soyut değerleri normatif mağdur kategorisine dâhil eder.

Özel hukuk ve tazminat boyutunda, “dijital suret mağduru” statüsü, hem bireysel hem kolektif düzeyde güçlü haklar demeti ile desteklenmelidir. Mevzuat taslağında şu tür hükümler öngörülebilir:

  • Dijital sureti pornografik içerikte rızasız kullanılan kişi, içerik üreticisine, paylaşanlara, barındıran platforma ve hukuka aykırı eğitim seti hazırlayan veri sorumlusuna karşı, manevi tazminat, maddi zararlarının giderilmesi ve dijital izlerin temizlenmesi (arama sonuçlarından çıkarma, hash tabanlı engelleme vb.) talebinde bulunabilir.
  • Veri setlerinde yüzü kullanılan kişiler, “dijital suret mağduru” sıfatıyla, eğitim verisi olarak işlenen görsellerinin tespiti, silinmesi, modelden unutturulması ve gelecekte benzer amaçlarla işlenmesinin yasaklanması için hem veri koruma otoritesine hem de mahkemeye başvurabilir.
  • Tam sentetik çocuk suretleri ve belirli grupları hedef alan aşağılayıcı pornografik içerikler bakımından, çocuk hakları alanında çalışan kurumlar, barolar, kadın ve insan hakları örgütleri gibi belirli temsil kapasitesine sahip aktörlere kolektif dava açma yetkisi tanınır; hükmedilecek tazminat tutarları, doğrudan bireylere değil, çocuk ve topluluk koruma fonlarına aktarılır.

Bu çerçevede Medenî Kanun ve ilgili özel kanunlarda, “dijital suret hakkı”nı doğrudan zikreden bir genel hüküm yer alabilir: “Kişi, dijital sureti üzerinde egemendir; dijital sureti ve türevlerinin rızası dışında, özellikle cinsel içerikte kullanılması hâlinde, kişilik hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek tazminat ve men talebinde bulunabilir.” Bu hüküm, çalışmanın önceki bölümlerinde geliştirdiği yüzün egemenliği doktrininin kodifikasyon düzeyindeki tezahürü olur.

Veri koruma mevzuatı bakımından mevzuat taslağı, “dijital suret mağduru” statüsünü GDPR/KVKK mantığıyla uyumlu fakat ondan daha ileri bir seviyeye taşımalıdır. Örneğin:

  • Yüz verisi, “özel nitelikli biyometrik veri” olarak zaten korunmaktadır; buna ek olarak, “yüz verisinin pornografik veya cinsel içerik üretmeye elverişli modellere eğitim verisi olarak kullanılması, ilgili kişinin açık, özgül ve bilgilendirilmiş rızası olmaksızın yasaktır” hükmü getirilebilir.
  • “Dijital suret mağduru”, silinme hakkına ek olarak modelden çıkarılma/unutturulma hakkına sahiptir; veri sorumlusu, teknik olarak mümkün olduğu ölçüde, ilgili kişinin yüz verisine dayalı temsil ve ağırlıkları model parametrelerinden çıkarmakla yükümlü kılınabilir.
  • Veri koruma otoritesine, sentetik pornografi ve dijital suret ihlalleri bakımından özel yetkiler (yüksek idari para cezaları, model geliştirme faaliyetini durdurma, belirli eğitim setlerinin imhası, etki değerlendirmesi yükümlülüğü) tanınarak, “dijital suret mağduru”nun yalnızca yargı yoluna değil, idari korumaya da erişimi sağlanır.

Mevzuat taslağının usul boyutunda, CMK ve HMK’da “dijital suret mağduru” statüsüne özgü bazı usuli imtiyazlar öngörülmelidir. Örneğin: Kimlik gizliliği, kapalı duruşma, çapraz sorguda sınırlama, ikincil mağduriyetin önlenmesi için psikososyal destek; delil temini açısından platformlara ve model geliştiricilere yönelik hızlandırılmış bilgi verme yükümlülükleri; kolektif dava ve actio popularis modellerinde, temsilcilerin harç ve masraf muafiyetleri. Ayrıca, teknik bilirkişilik konusunda, “yapay zekâ ve dijital suret ihlalleri” alanında uzmanlaşmış bilirkişi havuzlarının oluşturulması, raporların metodolojik şeffaflık standartlarına tabi tutulması ve tarafların raporu sorgulama hakkının güvence altına alınması da, bu statünün pratik işlevselliği için kritik önemdedir.

Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, önerilen normatif model şu cümlede özetlenebilir: “Dijital suret mağduru” statüsü, yapay zekâ çağında kişilik hakkının, veri özerkliğinin ve mağdurbilimin kesişiminde yer alan yeni bir hukuki özne kategorisidir; bu statü, hem bireysel dijital şahsiyeti hem de çocukluk ve topluluk gibi kolektif değerleri, ceza, özel hukuk ve veri koruma rejiminde görünür, tanınmış ve korunur kılmayı amaçlar. Mevzuat taslağı ise, bu statüyü yalnızca deklaratif bir kavram olarak değil, somut suç tipleri, tazminat hükümleri, veri işleme yasakları ve usul güvenceleriyle destekleyen bütüncül bir düzenleme demeti olarak düşünülmelidir. Böyle bir model, sentetik yüzlü pornografinin “mağdursuz suç” retoriğini boşa çıkarır; aynı zamanda devletin ve özel aktörlerin, dijital suret üzerinden üretilen tüm istismar biçimlerine karşı hukuken hesap verir hâle gelmesini sağlar.

“Dijital suret mağduru” statüsünün normatif tasarımında, sadece maddi hukuk hükümlerinin değil, kurumsal mimarinin de yeniden tasarlanması gerekir; aksi hâlde kâğıt üzerindeki hak kategorileri, pratikte etkisiz kalmaya mahkûmdur. Bu bağlamda ilk adım, dağınık alanlara yayılmış yetkileri “ceza soruşturması, veri koruma denetimi, çevrimiçi içerik regülasyonu, çocuk koruma mekanizmaları, nefret suçları birimleri vb.” en azından koordinasyon düzeyinde buluşturacak bir “Dijital Suret ve Şahsiyet Kurulu” veya benzeri bir çatı yapı öngörmektir. Bu kurul, klasik anlamda yeni bir süper otorite olmak zorunda değildir; ancak veri koruma kurumu, çocuk hizmetleri, RTÜK/benzeri medya otoriteleri, Adalet Bakanlığı, barolar ve ilgili STK’lar arasında hem bilgi akışını hem de ortak standart üretimini sağlayan sabit bir masa işlevi görebilir. Kurulun görevi, dijital suret mağduru statüsü kapsamında yürütülen ceza soruşturmaları, idari yaptırımlar ve tazminat davalarına ilişkin verileri toplayarak yıllık raporlar hazırlamak; bu raporlarla hem yasama organına normatif boşlukları ve pratik tıkanmaları göstermek, hem de yargı ve uygulayıcılar için kılavuz ilkeler üretmektir. Böylelikle “dijital suret mağduru” statüsü, yalnızca tekil dosya içtihatlarıyla şekillenen dağınık bir alan değil, düzenli olarak izlenen, öğrenilen ve güncellenen bir hukuk politikası alanı haline gelir.

Bu normatif modelin hayata geçirilebilmesi, aynı zamanda geçiş hükümlerini ve geriye yürümeme ilkesini de hassas biçimde ele almayı gerektirir. Özellikle ceza hukuku bakımından, “sentetik çocuk sureti pornografisi” veya “rızasız dijital suret pornografisi” gibi yeni suç tiplerinin yürürlüğe girmesinden önce üretilmiş içerikler ve eğitilmiş modeller için, kanunilik ve aleyhe geriye yürüme yasağı gereği cezai sorumluluk doğmayacaktır. Ancak bu, aynı içeriklerin ve modellerin özel hukuk ve idari düzlemde mutlak dokunulmazlığa sahip olacağı anlamına gelmez. Mevzuat taslağı, geçiş hükümlerinde şunu açıkça düzenleyebilir: “Bu Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce üretilmiş dijital suret içerikleri ve eğitilmiş modeller bakımından, ceza hükümleri geçmişe yürütülemez; ancak kişilik haklarının korunması, veri koruma ve çocukların korunmasına ilişkin hükümler uyarınca, içerik kaldırma, veri silme, modelden çıkarma, tazminat ve idari yaptırım uygulanabilir.” Böylece, kanunilik ilkesi korunurken, mağdurun koruma talebi tamamen boşa düşürülmemiş olur; eski içerik ve modeller için “onarım ve temizlik odaklı” bir hukuk yolu açık tutulur. Aynı zamanda, veri sorumlularına ve platformlara makul bir uyum süreci tanınabilir: Örneğin, Kanun’un yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl içinde, eğitim setlerinin gözden geçirilmesi, sentetik çocuk sureti üretim kapasitesinin devre dışı bırakılması, rızasız yetişkin yüzü kullanımına karşı filtrelerin devreye alınması gibi yükümlülükler aşamalı olarak uygulanabilir.

Bu modelin kaçınılmaz bir boyutu da, eleştiri ve kötüye kullanım riskleri ile açık şekilde yüzleşmektir. “Dijital suret mağduru” statüsünün, ifade özgürlüğünü bastırmak isteyen siyasi aktörler, aşırı muhafazakâr gruplar veya otoriter eğilimli hükümetler tarafından, “beğenilmeyen yüz temsillerini, karikatürleri, politik deepfake’leri” bastırmak için kullanılma riski göz ardı edilemez. Bu nedenle mevzuat taslağı, hem tanımlarda hem de uygulama kılavuzlarında, pornografik içerik, aşağılayıcı/şiddet içerikli temsil ve kamusal tartışmaya katkı sunan ifade biçimleri arasında kalın çizgiler çizmek zorundadır. Örneğin, rızasız dijital suret suç tipleri, açıkça “pornografik nitelik taşıyan, cinsel haz amacı güden veya ağır aşağılayıcı cinsel temsil içeren” durumlarla sınırlanmalı; politik hiciv, karikatür, parody deepfake gibi içerikler için ise AİHS m. 10 içtihadına paralel bir koruma şerhi konulmalıdır. Ayrıca, idari otoritelerin ve mahkemelerin verdiği içerik kaldırma, erişim engeli ve tazminat kararlarının, gerekçeli ve kamuya açık (kişisel veriler anonimize edilerek) olması; böylece hem şeffaflık sağlanması hem de kötüye kullanımın yargısal ve akademik denetime açık hale getirilmesi gerekir. Normatif modelin kendisi, bu tür fren mekanizmalarını içermezse, dijital suret mağduru statüsü, çok kısa sürede kişilik haklarını koruyan bir araç olmaktan çıkıp, rahatsız edici yüz temsillerini sistematik biçimde bastıran bir sansür rejimine dönüşebilir.

Bir başka kritik mesele, modelin uluslararası uyum ve karşılıklılık boyutudur. Dijital suret ihlâlleri, neredeyse istisnasız biçimde sınır aşan niteliktedir; “dijital suret mağduru” statüsü ise, tek bir ülkenin iç hukukunda tanımlandığında dahi, pratikte başka ülke hukuklarıyla ve platformların küresel politikalarıyla çarpışacaktır. Bu nedenle mevzuat taslağında, hem uluslararası insan hakları belgeleriyle hem de AB veri koruma ve dijital hizmetler düzenlemeleriyle uyum cümleleri kurulması önemlidir. Örneğin, AİHS, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, İstanbul Sözleşmesi ve GDPR gibi metinler, gerekçelerde ve madde metinlerinde açıkça atıf yapılan kaynaklar hâline getirilebilir. Ayrıca, uluslararası adli yardımlaşma ve veri paylaşımı alanında, “dijital suret mağduru” dosyaları için hızlandırılmış prosedürler öngören ikili veya çok taraflı anlaşmaların yapılması, modelin etkinliğini artıracaktır. İdeal senaryoda, “dijital suret mağduru” statüsü, yalnızca ulusal düzeyde değil, bölgesel veya küresel düzeyde tanınan bir kategori hâline gelmeli; en azından ağır vakalarda (sentetik çocuk pornografisi, sistematik rızasız pornografi) asgari ortak standartlar belirlenmelidir. Böylece, mağdurun koruma düzeyi, fiziksel olarak bulunduğu ülkenin sınırlarıyla sınırlı kalmaz; dijital şahsiyeti, fiilen dolaştığı küresel platformların bulunduğu yerlerde de hukuken görünür ve korunur hâle gelir.

Normatif modelin sürdürülebilirliği için, eğitim ve kültürel dönüşüm boyutu da vazgeçilmezdir. Yalnızca kanun yazmak, yargıyı ve toplumun davranışlarını kısa sürede değiştirmeye yetmeyecektir. Bu nedenle, “dijital suret mağduru” statüsünün kabulüyle eş zamanlı olarak; hâkim ve savcıların, kolluk görevlilerinin, baro avukatlarının, veri koruma uzmanlarının ve hatta bilişim sektöründe çalışan profesyonellerin katıldığı çok disiplinli eğitim programları tasarlanmalıdır. Bu programlarda, yalnızca yeni suç tipleri ve tazminat hükümleri anlatılmamalı; mağdurbilim, travma psikolojisi, çocuk hakları, cinsel özerklik, veri etiği ve platform yönetimi gibi konular da yer almalıdır. Toplumsal düzeyde ise, rızasız yapay zekâ pornografisi ve dijital suret istismarının “normalleşmiş şaka” veya “oyuncak” olmadığını, gerçek insanlara ve kolektif değerlere zarar verdiğini anlatan kamu spotları, okul müfredatlarına entegre edilecek dijital vatandaşlık modülleri ve platform içi farkındalık kampanyaları gereklidir. Normatif model ancak bu tür bir kültürel dönüşümle etkileşime girdiğinde, kâğıt üzerindeki hükümler, insanların davranışları ve beklentileri üzerinde gerçek bir normatif baskı oluşturmaya başlayacaktır.

“Dijital suret mağduru” statüsünün başarı ölçütü, yalnızca açılan dava sayısı, kesilen para cezaları veya kaldırılan içerik sayısıyla değil; önleyici etki ve güç dengesi açısından değerlendirilmelidir. Bu statü, ideal olarak, potansiyel faillerin “ister birey, ister platform, ister model geliştiricisi olsun” davranışlarını, “bunu yaparsam ne olur?” kaygısıyla baştan filtrelemelerini sağlamalı; hukuki risk ve maliyet ihtimali, sentetik çocuk pornografisi ve rızasız pornografi üretimine girişme motivasyonunu ciddi biçimde azaltmalıdır. Aynı şekilde, mağdurlar açısından da, “nasıl olsa bir şey değişmez” duygusunun yerine, “başvurursam hukuken tanınmış bir statüm var, ciddi araçlara erişebilirim” hissi geçmelidir. Bu, normatif modelin en önemli sınavıdır: Mağduru adlandırmakla yetinmeyip, ona gerçek bir öznellik ve müzakere gücü kazandırmak. Eğer “dijital suret mağduru” statüsü bu işlevi yerine getirebilirse, yapay zekâ pornografisi tartışması, teknik imkânsızlıklar ve cezasızlık söylemleri etrafında dönüp duran karanlık bir alandan çıkıp, dijital çağın kişilik ve özgürlükler rejimini yeniden kuran yaratıcı bir hukuk laboratuvarına dönüşebilir.

Bu çalışmanın özgün katkısı, yapay zekâ destekli pornografik içerikler ve sentetik yüz teknolojileri bağlamında, klasik “mağdur” kavramının ötesine geçen yeni bir hukuki özne kategorisinin “dijital suret mağduru” ya da daha geniş çerçevede “algoritmik mağdur” statüsünün” sistematik biçimde tanımlanması ve normatif sonuçlarının ortaya konulmasıdır. Klasik ceza ve özel hukuk doktrininde mağdur, kural olarak ya bedensel bütünlüğüne, cinsel dokunulmazlığına veya özgürlüğüne doğrudan saldırıda bulunulmuş somut birey; ya da belirli suç tiplerinde “toplum”, “kamu düzeni”, “ahlak” gibi soyut varlıklardır. Bu ikili yapı, yapay zekâ ile üretilen pornografide ve sentetik yüz rejiminde yaşanan ihlâlleri kavramakta yetersiz kalmaktadır; zira burada zarar, çoğu zaman biyolojik bedene yönelmiş doğrudan bir fiil olarak değil, yüzün dijital türevleri, eğitim verisi, model çıktıları ve algoritmik profil katmanları üzerinden, zamana yayılmış, çoğullaşmış ve kolektifleşmiş bir biçimde ortaya çıkar. Çalışma, “dijital suret mağduru” statüsü ile, sadece görüntüde bizzat yer alan kişiyi değil; yüz verisi rızasız biçimde eğitim setlerine dâhil edilen “altyapısal mağduru”, sentetik görsellerle normatif statüsü zedelenen çocuğu ve hatta çocukluk kavramını, kadınların ve belirli toplulukların kolektif dijital şahsiyetini de kapsayan daha geniş bir mağdur halkası önermektedir. “Algoritmik mağdur” kavramı ise, bu çerçeveyi yalnızca görsel temsille sınırlamayıp, algoritmaların karar ve temsil süreçleri nedeniyle zarar gören veya risk altına giren tüm öznelere (yüz, ses, profil, skor, sınıflandırma ve benzeri algoritmik işlemlerin hedefi olan birey ve gruplar) teşmil eden üst bir kategori olarak düşünülmektedir. Böylelikle çalışma, mağduru bedensel varlıkla özdeşleştiren dar yaklaşımı kırarak, algoritmalar tarafından üretilen ve taşınan dijital suretler üzerinden hak ihlâline uğrayan özneyi, pozitif hukukta henüz adı konmamış müstakil bir statüye kavuşturmakta; bu statünün ceza hukuku, özel hukuk ve veri koruma rejimlerinde ne tür sonuçlar doğurması gerektiğini kavramsal ve normatif düzeyde haritalandırmaktadır. Başka bir ifadeyle, çalışmanın özgün katkısı, yapay zekâ çağında mağduru yeniden düşünmekle yetinmeyip, mağduru dijital suret ve algoritmik işlem ekseninde yeniden kurmak ve bu yeni özneyi “dijital suret/algoritmik mağdur” hukukun diline, kurumlarına ve mevzuat tasarımına taşıyacak bütüncül bir model önermesidir.

“Dijital suret mağduru” ya da daha geniş çerçevede “algoritmik mağdur” statüsü, çalışmada yalnızca yeni bir terminoloji önerisi olarak değil, belirli unsurları, sınırları ve sonuçları olan bağımsız bir hukuki statü olarak tanımlanmaktadır. Bu statü, klasik mağdur kavramının dayandığı varsayımı “zararın mutlaka biyolojik bedene yönelmiş fiilî saldırı veya doğrudan temas yoluyla ortaya çıktığı varsayımını” reddetmeden, onu dijital temsiller, veri setleri ve algoritmik işlemler düzlemine genişleten bir çerçeve sunar. Bu bağlamda “dijital suret mağduru”, kısaca, (i) yüzü veya yüzünün ayırt edici unsurları dijital tekniklerle temsil edilen, manipüle edilen ya da yeniden üretilen; (ii) bu dijital temsiller aracılığıyla kişilik hakkı, cinsel özerkliği, onuru, mahremiyeti veya veri egemenliği zedelenen; (iii) zararın ortaya çıkış biçimi itibarıyla klasik fiziksel saldırıdan çok, temsil, çoğaltma ve algoritmik işleme süreçlerinin hedefi haline gelen gerçek kişi ve “çocukluk örneğinde olduğu gibi” belirli kolektif kategoriler için kullanılan üst kavramdır. “Algoritmik mağdur” ise, bu çekirdeği yalnızca görsel suretle sınırlamayan; yüz, ses, davranışsal veri, profil skoru, risk sınıflandırması, öneri algoritmaları ve benzeri tüm otomatik karar/veri işleme biçimlerinin sonucu olarak haksız biçimde dezavantajlı konuma itilen birey ve grupları kapsayan daha geniş bir şemsiye kategori olarak düşünülür: Dijital suret mağduru, algoritmik mağdurun görsel/biyometrik suret odaklı özel bir alt türüdür.

Bu statünün tanımında üç temel unsur ayırt edici kabul edilir. Birinci unsur, özne-algoritma ilişkisidir: Dijital suret mağduru, zararı doğrudan insan eliyle üretilmiş içeriklerden değil, insan iradesi ile makine öğrenmesi süreçlerinin iç içe geçtiği üretim ve dağıtım zincirlerinden gören kişidir. Özne, çoğu zaman içerik üretimine hiç katılmamış, rıza beyanında bulunmamış, hatta varlığından habersiz olduğu bir veri setinin veya modelin parçası yapılmıştır; mağduriyet tam da bu “temassız sömürü” biçiminden doğar. İkinci unsur, zararın temsil üzerinden gerçekleşmesidir: Burada zarar, bedene doğrudan fiziksel temasla değil, yüzün dijital ikizinin “deepfake, hibrit, tam sentetik yüz, avatar vb.” belirli bir bağlamda (özellikle pornografik ve cinsel içerikte) kullanılması, çoğaltılması ve dolaşıma sokulması yoluyla ortaya çıkar. Bu temsil, mağdurun sosyal çevresi, mesleki statüsü, aile hayatı ve dijital itibarı üzerinde fiilî sonuçlar doğurduğu ölçüde, “dijital suret mağduru” statüsünün devreye girmesi gerekir; fakat çocukluk statüsünde olduğu gibi, tek tek birey tespit edilemediği hâllerde bile soyut/kolektif mağduriyet kabul edilebilir. Üçüncü unsur ise veri egemenliği boyutudur: Dijital suret mağduru, yalnızca yüzü görünen veya benzetilen kişi değil; aynı zamanda yüz verisi, biyometrik izi veya algoritmik temsili üzerinde rızası dışında tasarrufta bulunulan ve bu nedenle “yüzün egemenliği” zedelenen öznedir. Böylece mağduriyet, yalnızca “ben bu videoda varım” cümlesiyle değil, “benim verim ve suretim bu modelin içinde, bu temsil rejiminin hammaddesi hâline getirildi” cümlesiyle tanımlanır.

Bu tanım, “dijital suret mağduru / algoritmik mağdur” statüsünü, pozitif hukukun farklı alanlarında doğrudan sonuç doğuracak şekilde kurgular. Ceza hukukunda bu statü, “mağdursuz suç” söylemini kırarak, yapay zekâ pornografisi ve sentetik çocuk suretleri gibi vakalarda hem somut mağdurun (tanınabilir gerçek kişi) hem de normatif mağdurun (çocukluk, kadınların kolektif onuru, belirli gruplar) tanımlanmasını sağlar; böylece soruşturma ve kovuşturma makamlarının “ortada gerçek kişi yok, dolayısıyla suç yok” argümanına sığınmasının önüne geçer. Özel hukukta ve tazminat rejiminde ise, dijital suret mağduru, yalnızca görüntüde bizzat yer alan kişiyle sınırlı olmayan, veri setinde yüzü kullanılan altyapısal mağdurları da kapsayan bir hak süjesi olarak tanındığında; eğitim setleri ve modeller üzerinde tazmin, silme, unutturma ve modelden çıkarılma taleplerinin muhatabı ve taşıyıcısı haline gelir. Veri koruma hukuku açısından bu statü, klasik “ilgili kişi” kavramını, yüzün ve dijital şahsiyetin çok katmanlı doğasını hesaba katacak biçimde derinleştirir; algoritmik mağdur ise, aynı mantığı yüz dışındaki tüm algoritmik temsiller için genişletir.

Tanımın özgünlüğü, mağdur kavramını yalnızca geçmişte gerçekleşmiş fiilî saldırının nesnesi olarak değil, aynı zamanda algoritmik süreçlerin geleceğe dönük riskleriyle çevrili bir özne olarak kurgulamasında yatar. Dijital suret mağduru, yalnızca “zarar gören” değil; yüzünün, verisinin ve dijital şahsiyetinin gelecekte hangi içeriklere, hangi modellere ve hangi güç ilişkilerine malzeme yapılacağı konusunda söz sahibi olması gereken kişidir. Bu yüzden önerilen statü, pasif bir mağdur tipolojisi değil, “yüzün egemenliği”, “dijital suret hakkı” ve “dijital şahsiyet hakkı” ile bağlantılı aktif bir hak süjesi tanımıdır. Algoritmik mağdur kavramı da benzer şekilde, algoritmaların karar, sınıflandırma ve temsil pratikleri nedeniyle sistematik olarak dezavantajlı konuma itilen birey ve gruplara, “soyut veri noktası” değil, hukuken tanınmış bir özne statüsü kazandırmayı hedefler. Böylelikle çalışma, bir yandan mağduru dijital suret ve algoritmik işlem ekseninde yeniden tanımlayarak teoriye katkı sunar; diğer yandan bu yeni statüyü, ceza hukuku, özel hukuk ve veri koruma rejiminde somut hak ve yükümlülüklerle donatılması gereken normatif bir kategori olarak pozitif hukuka teklif eder.

Bu statünün normatif inşasında, üç temel unsurun “(a) pornografik içerik, (b) yapay zekâ ile üretilen yüz, (c) korunan hukuki değerin ihlali” birlikte gerçekleşmesi, “dijital suret mağduru” statüsünü tetikleyen asgari koşul olarak kabul edilebilir. Birinci unsur olan pornografik içerik, burada salt çıplaklık veya erotizm anlamında değil, cinsel haz üretmeyi amaçlayan, cinsel organ ve eylemlerin odakta olduğu, bireyi veya çocuk imgesini cinsel nesneye indirgeyen temsil biçimi olarak anlaşılmalıdır. Böylece, örneğin politik karikatür, ironik deepfake, sanatsal çıplaklık gibi temsiller, bu statünün kapsamına otomatik olarak girmeyecek; norm, yalnızca kişinin veya çocuk imgesinin cinsel nesneleştirilmesini ve pornografik fantezinin taşıyıcısı hâline getirilmesini hedef alan içeriklere uygulanacaktır. İkinci unsur, yapay zekâ ile üretilen yüz kriteridir: Burada hem gerçek bir kişiye ait yüzün deepfake/hibrid tekniklerle pornografik bir bedene monte edildiği vakalar, hem de eğitim setlerinden türeyen ve belirli bir kişiyi çağrıştıran tam sentetik yüzler kapsama girer. Bu yüz, ya doğrudan birebir benzerlik taşır (somut mağdur) ya da toplumun çocukluk algısını, kadınlık tasavvurunu, belirli bir grubun onurunu hedef alan kolektif bir temsil üretir (soyut/kolektif mağdur). Üçüncü unsur ise, korunan hukuki değerin ihlalidir ve modele asıl özgünlüğünü kazandıran katmandır: Korunan değer yalnızca tek tek bireylerin lekesiz onuru veya cinsel dokunulmazlığı değildir; aynı zamanda çocukluk statüsü, cinsel özerklik, mahremiyet alanı, toplumsal cinsel düzen ve kırılgan grupların kolektif güvenliğidir. Ancak bu üç unsur birlikte gerçekleştiğinde, “dijital suret mağduru” statüsünün devreye girdiği kabul edilir; böylece model, hem aşırı genişleyip ifade özgürlüğünü boğmaktan kaçınır hem de “sadece piksel, gerçek kişi yok” argümanıyla cezasızlık üretilebilecek boşluk bırakmaz.

Bu unsurları hukuken işler hâle getirebilmek için, ceza kanununa yönelik somut madde taslakları normatif modelin belkemiğini oluşturur. Önerilebilecek düzenlemelerden ilki, mevcut suç tiplerine (çocuk pornografisi, müstehcenlik, özel hayatın gizliliğini ihlal, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi vb.) nitelikli hâl eklenmesidir:

Suçun, mağdurun dijital suretinin yapay zekâ dâhil olmak üzere dijital tekniklerle üretilen veya manipüle edilen versiyonu kullanılarak işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Bu hüküm, klasik suç tiplerine “dijital suret” boyutu ekleyerek, mevcut doktrini bozmadan yapay zekâ katmanını ağırlaştırıcı sebep olarak sistematik içine alır. Bunun yanında, özellikle rızasız deepfake pornografi ve tam sentetik çocuk suretleri için bağımsız suç tipleri tanımlanmalıdır:

Madde X – Rızasız dijital suret pornografisi:
Bir gerçek kişiye ait dijital sureti veya o kişiyi makul üçüncü kişi nezdinde tanınabilir kılan sentetik/hibrid yüz temsillerini, pornografik nitelikte görüntü, video veya benzeri içerik içerisinde, o kişinin rızası olmaksızın üreten, çoğaltan, yayan veya yayılmasına aracılık eden kişi … yıldan … yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde Y – Sentetik çocuk suretlerinin pornografik kullanımı:
Gerçek bir çocuğu temsil etmese dahi, çocuk sureti izlenimi veren tam sentetik dijital yüz ve beden temsillerini pornografik içerikte üreten, çoğaltan, yayan veya yayılmasına aracılık eden kişi … yıldan … yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suç bakımından çocuklar ve çocukluk statüsü “dijital suret mağduru” sayılır; soruşturma ve kovuşturma resen yapılır.

Bu tipler, korunan hukuki değeri açıkça adlandırır: İlkinde yetişkin bireyin cinsel özerkliği, onuru ve mahremiyeti; ikincisinde ise çocukluğun dokunulmazlığı ve çocukların kolektif güvenliği. Böylece, “ortada gerçek çocuk yok, mağdur yok” savı, kanun metni seviyesinde hükümsüz kılınır; ceza normu, zarar kavramını yalnızca fiziksel bedene yönelmiş fiillerle sınırlamayan, normatif ve kolektif mağduriyeti tanıyan bir düzeye çekilir.

Bu modelin ikinci taşıyıcı ayağı, veri koruma mevzuatında biyometrik verinin sentetik türevlerine ilişkin özel düzenlemedir. Mevcut rejim, yüz verisini zaten “özel nitelikli biyometrik veri” olarak kabul eder; ancak düzenlemelerin önemli kısmı, ham verinin toplanması ve doğrudan işlenmesi etrafında şekillenir. Generative modeller çağında asıl sorun, bu verilerden türeyen sentetik yüz temsillerinin ve latent temsil katmanlarının hukuki statüsüdür. Normatif öneri, veri koruma kanununa, şu üç unsuru içeren özel hükümler eklenmesidir:

  1. Amaç sınırlaması:
    “Biyometrik nitelikteki yüz verileri, ilgili kişinin açık, özgül ve bilgilendirilmiş rızası olmaksızın, pornografik veya cinsel içerik üretmeye elverişli yapay zekâ modellerinin eğitiminde ve bu modellere girdi olarak kullanılamaz.”
  2. Sentetik türevlerin kapsama alınması:
    “Biyometrik verilerden türetilen ve gerçek bir kişiyi tanınabilir kılan sentetik, hibrit veya tam yapay yüz temsilleri ile bunlara ilişkin latent temsil ve model parametreleri, kişisel veri ve gerektiğinde özel nitelikli kişisel veri olarak değerlendirilir.”
  3. Modelden unutturulma / çıkarılma hakkı:
    “Dijital suret mağduru, yüz verisinin veya ondan türeyen temsillerin, pornografik içerik üretmeye elverişli modellere eğitim verisi olarak kullanılmasına verdiği rızayı dilediği zaman geri çekebilir; veri sorumlusu, teknik olarak mümkün olduğu ölçüde, ilgili kişinin yüz verisiyle bağlantılı temsil ve ağırlıkları model parametrelerinden çıkarmakla yükümlüdür.”

Bu hükümlerle, veri koruma rejimi, yalnızca “fotoğrafın silinmesi”ni değil, modelden “unlearning” ve geleceğe dönük istismar riskini azaltmayı hedefleyen bir düzeye taşınır. Dijital suret mağduru statüsü, bu çerçevede “ilgili kişi”nin özel bir alt türü hâline gelerek, biyometrik verinin sentetik türevleri üzerinde egemenlik ve veto yetkisi kazanır.

Üçüncü normatif katman, yapay zekâ modellerini ve pornografik içerik barındıran ortamları fiilen işleten platform ve arayüz sağlayıcılara yönelik yükümlülüklerdir. Burada önerilen model, üç başlıkta toplanabilir: otomatik tespit, kaldırma/müdahale, şeffaflık ve hesap verebilirlik.

  • Otomatik tespit:
    Belirli bir büyüklüğün üzerindeki platformlar ve pornografik içerik barındıran siteler için, “dijital suret mağduru” statüsüyle doğrudan ilgili risk kategorilerinde (deepfake pornografi, sentetik çocuk sureti, tanınabilir yüz içeren rızasız cinsel içerik) makul teknik imkânlar ölçüsünde otomatik tespit sistemleri kullanma yükümlülüğü öngörülebilir. Bu yükümlülük, “her şeyi filtrele” anlamında değil; hash tabanlı eşleştirme, bilinen mağdurların içerikleri için öncelikli tespit, çocuk sureti analizine özel sınıflandırıcılar gibi hedefli araçlar üzerinden somutlaştırılmalıdır.
  • Kaldırma ve hızlı müdahale:
    Platformlar, dijital suret mağdurlarından veya temsilcilerinden gelen başvurular için hızlı şikâyet ve kaldırma prosedürleri kurmakla yükümlü olmalıdır. Örneğin, mağdurun kimliğini doğrulamasından ve içerikle ilişkilendirmesinden sonra, 24-48 saat içinde geçici kaldırma, ardından teknik inceleme ve itiraz süreci gibi aşamalı bir mekanizma. Sentetik çocuk suretleri bakımından ise, şüphe dahi yeterli görülerek “önce kaldır, sonra incele” mantığıyla çalışan daha sert bir prosedür tasarlanabilir.
  • Şeffaflık ve raporlama:
    Platform ve model geliştiricilerinin, ne tür tespit araçları kullandıkları, kaç içeriği “dijital suret mağduru” kapsamında işaretledikleri, kaç başvuru aldıkları, ne kadarını kaldırdıkları, hangi gerekçelerle reddettikleri gibi verileri içeren düzenli şeffaflık raporları yayınlamaları; bu raporların denetleyici kurumlara iletilmesi ve kamuoyuna açık olması gerekir. Böylece, “teknik imkânsızlık” veya “biz bilmiyorduk” savunmaları, somut veriler ışığında test edilebilir.

Bu yükümlülükler, platformları ve geliştiricileri ceza hukuku anlamında doğrudan fail yapmadan ama yüksek riskli bir alanda özel özen ve dikkat borcu altına sokarak, dijital suret mağdurunun korunmasında asli aktörler hâline getirir.

Bu üç normatif eksen “ceza kanununda yeni suç tipleri ve nitelikli hâller; veri koruma hukukunda sentetik biyometrik türevlere ilişkin özel hüküm; platformlara yönelik tespit-kaldırma-şeffaflık yükümlülükleri” bir araya geldiğinde, çalışma “gerçek mağdur yok, dolayısıyla suç yok / tazminat yok” savını sistematik olarak hükümsüz kılan bir model ortaya koyar. Mağdur kavramı, salt biyolojik bedenle özdeş olmaktan çıkar; dijital suret, algoritmik temsil ve kolektif hukuki değerler üzerinden yeniden tanımlanır. Böylece “dijital suret mağduru” veya “algoritmik mağdur” statüsü, yalnızca teorik bir kavram değil, dijital çağın mağduriyet haritasını baştan çizen pozitif bir hukuki kategori olarak somutlaşır: Ceza yargılamasında soruşturma eşiğini, özel hukukta tazminat yollarını, veri koruma rejiminde rıza ve unutturulma sınırlarını, platform pratiğinde ise uyarı-kaldırma-önleme mekanizmalarını baştan kalibre eden merkezî bir normatif eksen hâline gelir.

XI. GERÇEK, SENTETİK VE DAĞITILMIŞ MAĞDURİYETİN YENİ HARİTASI

Bu çalışma, en başta sorulan o provokatif soruya “Gerçekte hiç var olmamış bir yüz, gerçek bir mağdur üretir mi?” tek bir cümlelik, rahatlatıcı bir yanıt vermek yerine, ceza hukuku, özel hukuk, veri koruma ve insan hakları eksenlerinden geçen katmanlı bir mağduriyet haritası inşa etti. Bu harita, dijital çağda mağduriyetin artık tek bir koordinata sabitlenemeyeceğini; “gerçek”, “sentetik” ve “dağıtılmış” mağduriyet biçimlerinin aynı olayda iç içe geçtiğini gösteriyor. Bir yanda yüzü birebir kopyalanan, ismi, lakabı, sosyal çevresiyle birlikte deepfake pornografiye konu edilen somut mağdur var; klasik anlamda bedeni ve dijital şahsiyeti üzerinden saldırıya uğrayan birey. Diğer yanda, hiç var olmamış çocuk yüzleri, hibrit kadın suretleri ve anonim sentetik bedenler üzerinden normatif mağduriyet ortaya çıkıyor: Çocukluğun kolektif dokunulmazlığı, kadınların ve kırılgan grupların toplumsal onuru, cinsel özgürlük ve mahremiyet normları aşındırılıyor. Buna ek olarak, eğitim setlerinde yüzü rızasız kullanılan, generatif modellerin “altyapı malzemesi” hâline getirilen ve çoğu kez kendi mağduriyetinin farkına dahi varamayan bir altyapısal mağdurlar kümesi var; bunlar, doğrudan belirli bir pornografik içerikte görünmeseler bile, dijital suretlerinin algoritmik sömürüsü nedeniyle maruz kalan üçüncü bir halkayı temsil ediyor. “Gerçek mağdur yok” savı, bu üç halkayı görmezden gelerek, yalnızca birinci daireye bakmayı tercih ediyor; bu çalışma ise, mağduriyetin dijital çağda tam da bu üç halka arasındaki akışkan ilişkide ortaya çıktığını ileri sürüyor.

Bu nedenle “dijital suret mağduru” ve onun daha geniş versiyonu olarak “algoritmik mağdur” statüsü, rastgele seçilmiş bir kavramsal etiket değil, değişen zarar mimarisini yakalamaya çalışan yeni bir hukuki özne kategorisidir. Klasik mağdur, çoğu kez “bedensel dokunulmazlığı ihlal edilmiş kişi” olarak düşünülür; oysa yapay zekâ pornografisinde saldırıya uğrayan şey, giderek daha fazla yüzün dijital ikizi, biyometrik veri, latent temsil ve bu temsilin oturtulduğu toplumsal cinsiyet ve çocukluk rejimleridir. Bu çalışma, mağduru yalnızca “kendisini videoda gören kişi” olarak değil, aynı zamanda yüz verisi rızasız işlenen, modeli besleyen veri setlerinin içine gömülen, cinsel fantezilerin alt yapısını oluşturmak için “kullanılan” özne olarak da tanımlar. “Algoritmik mağdur” kavramı bu çerçeveyi, yüzün ötesine; profil skoru, risk sınıflandırması, öneri algoritmaları ve benzeri süreçlerle sistematik dezavantaj üretilen tüm alanlara genişletir. Böylece mağdur, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş fiilî saldırının nesnesi değil; aynı zamanda algoritmik süreçler karşısında geleceğe dönük risklerin ortasında yaşayan, dijital şahsiyeti üzerinde egemenlik iddiasında bulunabilen bir hak öznesi olarak yeniden kurulur.

Dogmatik düzeyde sonuç açıktır: Yapay zekâ destekli pornografi karşısında ceza hukuku, “mağdursuz suç” söylemine sığınarak geri çekilemez; fakat aynı zamanda “toplum mağdurdur” formülünü sınırsız genişletip ifade özgürlüğünü boğacak gevşek normlar da üretemez. Bu çalışma, bu iki uç arasında katmanlı bir mağduriyet modeli öneriyor. İlk halkada, yüzü tanınabilir biçimde kullanılan gerçek kişi, klasik anlamda ceza mağduru olarak kalmaya devam eder; rızasız dijital suret pornografisi, onun cinsel dokunulmazlığına, onuruna ve özel hayatına yönelen ağır bir saldırı olarak tanımlanır. ikinci halkada, sentetik çocuk yüzleri ve anonim suretler aracılığıyla çocukluğun, kadınlığın ve belirli toplulukların kolektif statüsü hedef alınır; burada mağdur, tek tek bireylerden ziyade çocukluk kavramı ve kırılgan grupların kolektif güvenliğidir. Üçüncü halkada ise, veri setlerinde yüzü kullanılan, generatif modellerin eğitimine rızasız katkı sağlayan ve bu yolla gelecekteki istismar risklerinin altyapısını oluşturan altyapısal mağdurlar yer alır. Ceza kanununda önerilen yeni suç tipleri ve nitelikli hâller “rızasız dijital suret pornografisi, sentetik çocuk sureti kullanımı, dijital suretle işlenen cinsel suçlar” bu üç halkayı pozitif hukuka tercüme etmeyi hedefler: Bireysel ve kolektif mağduru aynı anda tanıyan, fakat her birini farklı ispat ve yaptırım eşiğiyle koruyan bir yapı.

Özel hukuk ve veri koruma alanında da tablo benzer şekilde çok katmanlıdır. Geleneksel kişilik hakkı yaklaşımı, mağdurun yüzü ve ismi üzerinden doğrudan zarar gören bireye odaklanırken; yapay zekâ çağında bu çerçeve, eğitim verisinde yüzü kullanılan, modeli besleyen ama çıktı ekranında görünmeyen kişileri, ayrıca yalnızca “topluluk” seviyesinde zarar gören grupları da kapsayacak şekilde genişlemek zorundadır. Bu çalışma, bir yandan dijital suret hakkı ve yüzün egemenliği gibi kavramlarla, bireyin kendi yüzünün tüm biyolojik ve dijital türevleri üzerindeki mülkiyet benzeri tasarruf yetkisini teorik zemine oturtur; diğer yandan bunu, modelden unutturulma, eğitim setinden çıkarılma, yüksek tazminat ve kolektif dava mekanizmalarıyla içi dolu, uygulanabilir bir hak demeti hâline getirmeyi önerir. Sentetik çocuk pornografisi ve grup temsilli istismar vakalarında, bireysel tazminat yerine kolektif onarım araçlarının “çocuk koruma fonları, rehabilitasyon programları, dijital temizlik projeleri” devreye girmesi gerektiğini savunur. Böylece mağduriyet, yalnızca “benim başıma ne geldi?” sorusuyla değil, “bu temsil rejimi çocuklara, kadınlara ve belirli gruplara ne yapıyor?” sorusuyla da ölçülmeye başlanır; özel hukuk da ceza hukuku gibi, kolektif ve dağıtılmış zararı tanıyabilen bir düzeye yükseltilir.

Normatif modelin üçüncü ayağı, veri koruma ve platform sorumluluğu ile ilgilidir; zira dijital suret mağduru, çoğu zaman yalnızca faile değil, onu mümkün kılan veri rejimine ve platform mimarisine karşı da korunmak zorundadır. Çalışma, biyometrik verinin sentetik türevlerini açıkça kapsamına alan bir veri koruma rejimi önerirken; yüz verisinin rızasız biçimde pornografik model eğitiminde kullanılmasını açıkça yasaklayan, generatif modeller için yüksek riskli işleme kategorisi öngören ve modelden unutturulma hakkını tanıyan somut düzenlemeler tasarlar. Platformlara yönelik otomatik tespit, hızlı kaldırma, mağdur odaklı şikâyet mekanizmaları ve şeffaflık raporu yükümlülükleri ise, mağduriyetin yalnızca mahkeme salonlarında değil, kod satırlarında ve içerik politikalarında da yönetilmesi gerektiği fikrine dayanır. Böylelikle dijital suret mağduru, soyut bir hak süjesi olmaktan çıkıp, platformların API çağrılarında, veri koruma otoritelerinin etki değerlendirmelerinde, ceza savcılıklarının soruşturma stratejilerinde somut karşılığı olan bir aktöre dönüşür.

Bütün bu normatif öneriler, aslında tek bir temel tezi taşıyor: “Gerçek mağdur yok” savı, ancak mağduru dar ve analog bir mağduriyet haritasına hapsederseniz anlamlıdır. Bu çalışma, mağdurun beden, yüz, veri, temsil ve kolektif değer katmanlarına dağıldığı dijital çağda, artık böyle bir haritanın işe yaramadığını; ceza hukuku, özel hukuk ve veri koruma rejiminin, mağduru yeniden “çizmesi” gerektiğini savunuyor. “Gerçek mağdur”u, yalnızca kameranın önüne geçmiş çocuğa veya yetişkine indirgemek, sentetik çocuk suretleri ve rızasız dijital suret pornografisi karşısında cezasızlık, tazminatsızlık ve normatif sessizlik üretir. Buna karşılık, “dijital suret mağduru / algoritmik mağdur” statüsü üzerine kurulan model, mağduriyetin artık gerçek, sentetik ve dağıtılmış biçimlerde tezahür ettiğini kabul ederek, bu üç ekseni tek bir hukuk atlasında birleştirmeye çalışır. Bu atlas, hukukun eline yeni bir güç de verir: Gri alanları görmezden gelmek yerine, onları adlandıran, sınırlayan ve yönetilebilir kılan bir kavramsal çerçeve.

Bu çalışma, yapay zekâ pornografisi ve sentetik yüzler tartışmasını bir “teknik skandal” veya “ahlak paniği” olmaktan çıkarıp, mağduriyetin dijital modernitede nasıl yeniden dağıtıldığı sorusuna verilen sistematik bir yanıt olarak okunmalıdır. Önerilen normatif model, kusursuz, tamamlanmış bir yasa tasarısı değil; ceza hukuku, veri hukuku, insan hakları ve platform regülasyonunun birlikte düşünebileceği bir başlangıç koordinat sistemidir. Dijital suret mağduru/algoritmik mağdur statüsü, bu koordinatların merkezine yerleştirilmiş, hem bireysel hem kolektif, hem şimdiki hem geleceğe dönük zararı aynı anda görünür kılan bir referans noktasıdır. Hukuk düzenleri bu tür bir referans noktasını ciddiye alırsa, yapay zekâ çağında mağduriyet, “teknolojinin yan etkisi” olarak değil, hesaplanabilir, önlenebilir ve onarılabilir bir olgu olarak yeniden tanımlanabilir. Aksi hâlde, sentetik yüzler çoğalırken, gerçek ve potansiyel mağdurların sessizliği büyüyecek; “gerçek mağdur yok” cümlesi, dijital çağın en karanlık meşruiyet formüllerinden biri olarak yerini korumaya devam edecektir.

Çalışmanın ana tezleri, özünde, ceza ve özel hukuk dogmatiğinin yüzyıllardır neredeyse sorgulanmadan kabul ettiği bir başlangıç varsayımını tersyüz etme iddiası etrafında yeniden düğümlenebilir: Mağdur, artık yalnızca biyolojik bedeniyle fotoğraf karesinde duran kişi değildir; mağduriyetin ağırlık merkezi, giderek “dijital suret”e ve bu sureti taşıyan algoritmik altyapıya kaymaktadır. Başlangıçta “gerçek kişi yoksa mağdur da yoktur” şeklinde tezahür eden sezgisel önkabul, dijital çağda üç katmanlı bir yanılsama hâline gelmektedir. Birinci yanılgı, zararı yalnızca bedene yönelen doğrudan fiille özdeşleştirmektir; oysa rızasız dijital suret pornografisi ve sentetik çocuk yüzleri, bedensel dokunmayı gerektirmeden, kişinin cinsel özerkliğini, sosyal kimliğini ve geleceğe dönük güvenlik algısını ağır biçimde zedeleyebilmektedir. İkinci yanılgı, dijital temsilin “sadece piksel” olduğu, bu nedenle hukuken ciddiye alınmayabileceği inancıdır; çalışma boyunca gösterildiği üzere, yüzün dijital türevleri, hem somut birey açısından hem de çocukluk ve kadınlık gibi kolektif statüler açısından son derece gerçek, kalıcı ve çoğu zaman geri döndürülemez etkiler üretmektedir. Üçüncü yanılgı ise, eğitim verisi ve model seviyesindeki sömürünün, “doğrudan kimseyi göstermediği” için hukuken görünmez sayılabileceği varsayımıdır; oysa mağduriyetin altyapısal düzeyi tam da burada ortaya çıkmakta, bireyin yüzü ve verisi, haberi olmadan gelecekteki istismarların ham maddesi hâline getirilmektedir.

Bu nedenle, çalışmanın ana düğümü şudur: Mağdur kavramını biyolojik bedene bağlayan dar çerçeve, yerini dijital suret eksenli bir mağduriyet teorisine bırakmak zorundadır. Dijital suret burada yalnızca teknik bir “avatar” ya da estetik bir temsil değildir; yüzün, biyometrik verinin, latent temsilin ve toplumsal cinsiyet/çocukluk rejimlerinin üst üste bindiği yoğun bir hukuki ve sembolik düğüm noktasıdır. Çalışma, “dijital suret mağduru” statüsüyle, bu düğüm noktasında zarar gören özneyi pozitif hukukun diline sokar: Bir yandan, yüzü doğrudan deepfake’e konu edilen veya tanınabilir şekilde hibrit/sentetik temsile dönüştürülen somut bireyi; diğer yandan, yüz verisi rızasız biçimde model eğitimi için kullanılan altyapısal mağduru; nihayet, tam sentetik çocuk suretleri ve grup temsilleri üzerinden statüsü zedelenen çocukluğu ve belirli toplulukları aynı şemsiye altında toplar. Böylece çalışma, mağduru bedensel varlıkla özdeşleştiren klasik tanımı terk etmeden, ona dijital suret ve algoritmik işlem katmanlarını ekleyen genişletilmiş bir mağdurbilim önerir: Beden hâlâ önemlidir, fakat artık tek merkez değildir; hukuki bakış, yüzün ve verinin gittiği yere, yani veri setlerine, modellere ve platformlara kadar uzatılmak zorundadır.

Bu kaymanın ceza hukuku bakımından anlamı, çalışmanın sonunda yeniden düğümlendiğinde daha net görünür: Çocuk pornografisi, rızasız cinsel içerik, müstehcenlik ve kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi gibi suç tipleri, tarihsel olarak neredeyse otomatik biçimde “görüntüdeki gerçek mağdur” varsayımıyla işletilmiştir. Oysa yapay zekâ pornografisi, bu varsayımı boşa çıkaran ara formlar üretmektedir: Gerçek kişi yüzünün sentetik bedene monte edilmesi; hibrit yüzlerin belirli kişileri çağrıştıracak şekilde kullanılması; hiçbir gerçek çocuğu içermeyen, fakat çocuk imgesini pornografik nesneye dönüştüren tam sentetik içerikler. Çalışmanın ana tezi, bu gri alanları “mağdursuzluk” başlığı altında hukukun dışına itmek yerine, “dijital suret mağduru” statüsü etrafında yeniden kodlamaktır. Rızasız dijital suret pornografisi suç tipi, bedensel teması aramadan, yüzün dijital türevine yönelen saldırıyı cinsel dokunulmazlık ve onur ihlali olarak tanımlar; sentetik çocuk sureti suç tipi ise, “gerçek çocuk yok” savına rağmen, çocukluğun kolektif dokunulmazlığını korunan hukuki değer olarak merkeze alır. Böylece ceza hukuku, mağduriyetin bedenden dijital surete kaymasını görmezden gelmeyip, suç tiplerini ve nitelikli hâlleri bu yeni eksene göre yeniden kurar.

Özel hukuk ve veri koruma boyutunda da düğüm aynıdır: Zarar artık yalnızca bedenin fotoğraf karesinde yer almasıyla değil, yüz verisinin hangi modele, hangi amaçla, hangi bağlamda gömüldüğüyle ölçülmek zorundadır. Çalışma, “dijital suret hakkı” ve “yüzün egemenliği” kavramları üzerinden, bireyin kendi yüzünün tüm biyolojik ve dijital türevleri üzerindeki tasarruf yetkisini bir hak kategorisi olarak teklif eder. Mağdurun biyolojik bedeninden dijital surete kayması, tazminat rejimini de dönüştürür: Rızasız deepfake mağduru, sadece kişilik hakkı ihlali nedeniyle manevi tazminat talep etmez; aynı zamanda dijital itibar onarımı, içerik temizleme maliyetleri, modelden çıkarılma ve geleceğe dönük risklerin azaltılmasına yönelik önlemler için de tazminat isteyebilir. Veri setlerinde yüzü kullanılan altyapısal mağdurlar ise, hiç görünmedikleri içeriklerin dahi zeminini oluşturdukları için, veri sorumlularına ve geliştiricilere karşı, biyometrik verilerinin pornografik model eğitiminde kullanılmasına ilişkin açık rıza yokluğu, amaçla bağdaşmayan kullanım ve modelden unutturulma hakkı temelinde taleplerde bulunabilir. Böylece mağduriyet haritası, “görüntüdeki kişi” ile sınırlı bir iki boyutlu düzlem olmaktan çıkıp, beden-yüz-veri-model ekseninde derinleşen üç boyutlu bir yapıya dönüşür.

Bütün bu tartışmaların sonunda, çalışmanın ana tezi şu şekilde kristalleşir: “Gerçek mağdur” söylemini sürdürebilmek için, mağduru artık yalnızca biyolojik bedenin sınırları içinde aramak değil, onun dijital suretlerini, veri izlerini ve algoritmik yansımalarını da hukuken tanımak zorundayız. Mağdurun biyolojik bedenden dijital surete kayması, hukukun “beden-özne-zarar” üçgenini parçalamak değil, onu genişletmek anlamına gelir: Beden hâlâ normatif referans noktasıdır, fakat yüzün ve verinin uğradığı saldırılar da aynı ağırlıkla ciddiye alınır. “Dijital suret mağduru / algoritmik mağdur” statüsü, bu genişlemenin dogmatik ifadesidir: Ceza hukukunda mağdursuzluk tezini kıran, özel hukukta tazminatı yeni katmanlara yayan, veri koruma rejiminde biyometrik verinin sentetik türevlerini kapsayan ve platform sorumluluğunu yeniden kalibre eden bir merkez kavram. Çalışma, tüm bölümler boyunca ördüğü argümanları bu merkezde yeniden düğümleyerek, dijital çağın mağduriyet haritasını şu cümleyle özetler: Yapay zekâ çağında mağduru bulmak istiyorsak, yalnızca bedenin nerede olduğuna değil, yüzün ve verinin nerelere dağıldığına bakmak zorundayız.

Klasik ceza hukuku dogmatiğinin bu alanı açıklamakta yetersiz kaldığı en çıplak biçimiyle, dogmatiğin örtük varsayımlarının bu olguyla sistematik biçimde çelişmesinde görünür hâle geliyor. Geleneksel doktrinin üzerine oturduğu iskelet “bedene yönelen fiil, somut mağdur, tekil fail, tekil netice, belirlenebilir illiyet” yapay zekâ destekli pornografi ve sentetik yüz rejimiyle karşılaştığında dağılmaya başlıyor. Tipiklik tartışması, hâlâ görüntüdeki “gerçek çocuk” veya “gerçek yetişkin” üzerinden yürütüldüğü için, tam sentetik çocuk suretleri ve hibrit yüzler karşısında “mağdur yoksa suç yoktur” biçimindeki alışılmış önkabule geri dönüyor; korunan hukuki değerin çocukluğun kolektif dokunulmazlığı veya dijital şahsiyet olabileceği fikrini dogmatik daireye sokamıyor. Mağdur kavramı, biyolojik bedenle neredeyse özdeş tutularak, yüzün dijital türevlerini “deepfake, hibrit, tam sentetik suret, eğitim setine gömülü latent temsil” hukuken “ikincil” ve çoğu zaman “önemsiz” addediyor. Netice ise, klasik modelde çoğu kez anlık ve lokal bir zarar (örneğin beden dokunulmazlığının ihlali, travma yaratan tekil olay) olarak tasarlandığından, rızasız dijital suret pornografisinin zamana yayılan, platformlar arası çoğalan, sosyal çevre, iş hayatı ve dijital kimlik üzerinden katmanlanan zarar rejimini yakalayamıyor. Böyle olunca, dogmatik tartışma ya “bu zaten mevcut suç tiplerine sığar” türü yüzeysel uyarlamalarla yetiniyor ya da teknolojiyi “tip dışı anomaliler” olarak görüp ceza hukukunun ilgi alanından dışarı itiyor; her iki durumda da yapay zekâ pornografisinin ürettiği özgül mağduriyet biçimleri görünmez kalıyor.

Benzer bir tıkanma, korunan hukuki değer ve mağdursuz suçlar tartışmasında ortaya çıkıyor. Klasik doktrinde çocuk pornografisi çoğu kez şu şemayla açıklanır: En az bir gerçek çocuğun cinsel istismara uğraması gerekir; aksi hâlde suçun varlığından söz edilemez. Bu şema, sentetik çocuk suretleri karşısında ya ceza tehdidini tamamen işlevsiz bırakmakta (“Hiç çocuk yok, dolayısıyla korunan değer ihlâl edilmedi”) ya da çocuk pornografisi yasağını soyut bir ahlak normuna dönüştürmektedir (“Toplum zarar gördü ama nasıl?”). Aynı sorun, rızasız yetişkin deepfake’lerinde de görülür: Klasik dogmatik, mağduru sadece görüntüdeki kişi olarak gördüğü için, yüz verisi rızasız biçimde eğitim setlerine gömülen, ileride hangi bağlamda pornografik temsile konu olacağını bilmeyen kişiyi hukuken mağdur saymakta zorlanır; keza tam sentetik kadın suretlerinin kadınlık statüsünü nasıl etkilediği, toplumsal cinsel düzeni nasıl zehirlediği sorusu, “doğrudan bireysel zarar yok” kalıbının içinde eriyip gider. Bu noktada dogmatiğin iki klasik çıkış yolu da tıkanır: Teleolojik yorum, korunan hukuki değeri genişletmeye çalışırken kanunilik eleştirisine takılır; “mağdursuz suçlara” yönelik kategorik itiraz ise, sentetik suretlerin ürettiği soyut tehlike ve normatif zarar biçimlerini bütünüyle görmezden gelerek, fiilen cezasızlık alanı yaratır. Böylece klasik dogmatik, tam da korumaya en çok ihtiyaç duyan alanlarda, ya normu gereğinden dar yorumlayarak çocukluk ve dijital şahsiyetin korunmasını zayıflatır ya da normu orantısız genişletip ahlak polisi riskini tetikler; her iki durumda da, yapay zekâ pornografisinin özgül niteliğini açıklayamaz.

Klasik ceza hukuku dogmatiğinin bir başka zayıf halkası, illiyet, kusur ve kast tartışmalarının analog çağ şemalarıyla sınırlı kalmasıdır. Yapay zekâ pornografisinde fiil, çoğu zaman tek bir “failin” tekil bir eylemi değil; içerik üreticisi, model geliştiricisi, veri toplayıcı, platform ve paylaşıcılar arasında dağıtılmış, çok aktörlü bir süreçtir. Buna rağmen dogmatik, illiyet bağını hâlâ “şu kişi şu görüntüyü üretti mi?” sorusuna indirgemekte; modeli geliştirenin, eğitim setini hukuka aykırı biçimde kuranın, pornografik kullanım kapasitesini bilerek sisteme entegre edenin sorumluluğunu ikincil veya tamamen görünmez kılmaktadır. Kast/kusur tartışması da benzer biçimde yüzeysel kalır: Failin “bu görüntü zaten sahte” veya “gerçek çocuk değil” savunması, dogmatiğin gerçek/temsil ayrımına fazlasıyla bağlı kalması nedeniyle, ceza sorumluluğunu zayıflatma potansiyeline sahiptir. Oysa sentetik çocuk suretlerinde ve rızasız dijital suret pornografisinde asıl soru, failin “gerçek bedene dokunup dokunmadığı” değil; çocukluk statüsünü ve mağdurun dijital suretini bilerek ve öngörerek pornografik fanteziye malzeme yapıp yapmadığıdır. Klasik kusur teorisinin, bu tür “algoritmik kasıt” ve “dağıtılmış sorumluluk” biçimlerini kavrayacak kavramsal araç setine sahip olmaması, yapay zekâ dosyalarında sistematik bir körlük üretir. Çalışmanın “dijital suret mağduru” ve “algoritmik mağdur” statüleri etrafında kurduğu model, tam da bu nedenle klasik dogmatiği tümden reddetmekten değil; onun bedene, somut mağdura ve tekil fiile aşırı odaklı şemasını, dijital suret, kolektif değer ve dağıtılmış süreçler ekseninde yeniden kalibre etmekten yanadır. Klasik doktrin, bu kalibrasyonu gerçekleştirmediği sürece, yapay zekâ pornografisinin ürettiği gerçek, sentetik ve dağıtılmış mağduriyet biçimlerini açıklamakta yetersiz kalmaya devam edecektir.

Bu çalışmada inşa edilen kuramsal çerçeve “dijital suret hakkı, dijital suret mağduru ve yüzün egemenliği” aslında yalnızca yapay zekâ destekli pornografiye ilişkin dar bir hukuki sorun kümesine cevap vermek için değil; genel olarak yapay zekâ – cinsellik – beden kesişiminde ortaya çıkacak tüm yeni tartışmalar için kullanılabilir, taşınabilir ve genişletilebilir bir “anahtar kavramsal set” olarak tasarlanmıştır. Zira bugün deepfake ve sentetik yüzler etrafında yoğunlaşan tartışma, çok yakın gelecekte sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) ortamlarında “yaşayan pornografik avatarlar”, kullanıcıya göre şekillenen cinsel yapay zekâ eşlikçileri, fotogerçekçi seks robotları, gerçek kişilerin yüz ve seslerinin lisanslandığı ücretli fantezi platformları, bedensel veriyi (nabız, nefes, cinsel uyarılma göstergeleri vb.) anlık olarak işleyen giyilebilir cihazlarla entegre erotik deneyimler gibi çok daha karmaşık alanlara taşınacaktır. Bu senaryolarda tartışma, yalnızca “bir video üretildi mi?” sorusuna değil; “kimin sureti hangi bağlamda, ne tür algoritmik öğrenme süreçlerine maruz kalarak, kimin fantezisine ve ekonomik çıkarına malzeme yapılıyor?” sorusuna da yönelecektir. Tam da burada dijital suret hakkı, dijital suret mağduru ve yüzün egemenliği, bir suç tipine veya belirli bir teknolojik ürüne sıkışmayan, teknoloji-nötr ama gelecek senaryolarına duyarlı kavramsal dayanaklar sunar: Yüzü ve bedeni giderek daha çok dijital ikizler üzerinden dolaşıma giren öznenin, yalnızca bugün üretilen görüntü üzerinde değil, yarın üretilebilecek tüm türevler ve bağlamlar üzerinde söz sahibi olabilmesini mümkün kılar.

Bu çerçevenin taşınabilirliği, özellikle cinsellik ve bedenin dijitalleştirilmesinin yeni biçimlerinde daha da görünür olacaktır. Örneğin, bir kişinin yüzü ve sesinin lisanslandığı, fakat beden hareketleri ve erotik repertuarının yapay zekâ tarafından türetildiği “kişiye özgü erotik avatar” platformlarında, klasik kişilik hakkı dili hızla yetersiz kalacaktır: Burada zarar, tek tek görüntülerden çok, bir öznenin cinsel kimliğinin algoritmik olarak modellenmesi ve sonsuz varyasyon halinde piyasaya sürülmesiyle ilgilidir. Dijital suret hakkı ve yüzün egemenliği, bu durumu “bir kez rıza verdim, artık her şeye katlanmak zorundayım” mantığından çıkararak; rızanın bağlamla, süreyle ve amaçla sınırlı olduğu, bireyin dilediği anda kendi suretinin belirli kullanım alanlarından çekilmesini talep edebileceği bir hak zemini sunar. Benzer şekilde, VR ortamlarında gerçek kişilerin yüzlerinin taklit edilerek “oyuncu” avatarlarına giydirildiği, kullanıcıların bu avatarlarla cinsel etkileşime girdiği senaryolarda da, dijital suret mağduru statüsü, bedensel temasın hiç gerçekleşmediği, fakat dijital bedenin ve yüzün cinsel kodlarla sömürüldüğü durumlarda kimin korunacağı ve hangi hukuki değere dayanılarak müdahale edileceği sorusuna doğrudan uygulanabilir cevaplar üretir. Cinsel kimliklerin, yönelimlerin ve fetişlerin büyük veri setleri üzerinden tahmin edilip hedeflenebildiği, erotik reklamcılığın ve partner eşleştirme algoritmalarının bu verilere göre çalıştığı bir gelecekte ise, algoritmik mağdur kavramı, yalnızca pornografi bağlamında değil; cinselliğin profil, skor ve tahmin nesnesine dönüştüğü her alanda devreye girebilecek geniş bir şemsiye kategori olarak işlev görür.

Dolayısıyla bu çalışma, önerdiği kuramsal çerçevenin anlamını dar bir “deepfake pornografi hukuku” alt başlığına hapsetmemekte; aksine, yapay zekânın cinsellik ve bedenle kurduğu her yeni ilişkide, hukukun nerede, neyi, kimin adına ve hangi kavramlarla koruyacağına dair genel bir yön tayin etmeye çalışmaktadır. Dijital suret hakkı, yüzün egemenliği ve dijital suret mağduru, yalnızca bugünkü somut vakalara uygulanabilecek teknik kavramlar değil, aynı zamanda ileride ortaya çıkacak henüz tasavvur etmediğimiz teknolojik konfigürasyonlar için de ölçeklenebilir ilkeler sunar: Bedenin dijitalleştirilmesi kimin mülkiyetinde olacak, cinsellik hangi sınırlar içinde algoritmik malzeme yapılabilecek, rıza hangi düzlemde anlamlı sayılacak ve mağduriyeti yalnızca fiziksel temas üzerinden mi, yoksa dijital temsil ve veri sömürüsü üzerinden de mi okuyacağız? Bu sorular, önümüzdeki on yıllarda yapay zekâ – cinsellik – beden kesişiminde yapılacak tartışmaların merkezinde yer alacak; burada önerilen kuramsal çerçeve ise, bu tartışmaların her birine “hangi yeni araç veya platform söz konusu olursa olsun” uygulanabilir, esnek ama normatif olarak tutarlı bir zemin sağlayacaktır. Başka bir deyişle, bu çalışma yalnızca bugünün problemlerine değil, yarının henüz isimlendirilmemiş ihlallerine de konuşabilen bir dil kurmayı hedeflemekte; dijital suret hakkı, dijital suret mağduru ve yüzün egemenliğini, yapay zekâ çağında cinselliğin ve bedenin hukuki yeniden inşasında kullanılabilecek genel bir metodolojik iskelet olarak önermektedir.

Bu çalışma, en başta kışkırtıcı bir soruyla yola çıktı: “Gerçekte hiç var olmamış bir yüz, gerçek bir mağdur üretebilir mi?” Bu soru, ilk bakışta teknik ya da soyut bir felsefî problem gibi görünebilir; oysa metin boyunca gösterildiği üzere, yapay zekâ destekli pornografi bağlamında bu soru, ceza hukuku, özel hukuk, veri koruma hukuku, mağdurbilim ve insan hakları düzeninin tam kalbine saplanmış bir bıçak gibidir. Klasik ceza hukuku dogmatiği, mağduru neredeyse otomatik olarak biyolojik bedenle özdeşleştirirken; bu çalışma, mağduriyetin ağırlık merkezinin giderek bedenden dijital surete, veri setine ve algoritmik işleme süreçlerine kaydığını ortaya koydu. Rızasız dijital suret pornografisi, deepfake ve tam sentetik yüz kullanımı, sentetik çocuk suretleri ve hibrit temsiller, zararın artık yalnızca “kameranın önüne konulmuş gerçek kişi”yle açıklanamayacağını; yüzün dijital ikizinin, veri tabanlarında saklanan biyometrik izlerin ve modellerin ürettiği sentetik suretlerin, başlı başına birer ihlâl alanı hâline geldiğini gösterdi. Çalışmanın temel iddiası, ceza ve özel hukuk düzeninin, “gerçek mağdur yok, suç da yok” söylemine sıkışamayacağı; mağdur kavramını dijital suret ekseninde yeniden tanımlamadan yapay zekâ çağının cinsel istismar biçimlerini açıklayamayacağıdır.

Bu nedenle çalışma, klasik “mağdur” figürünün ötesine geçen, yeni bir hukuki özne kategorisi teklif etti: “Dijital suret mağduru” ve onun daha geniş çerçevesi olarak “algoritmik mağdur” statüsü. Bu statü, yalnızca görüntüde bizzat yer alan kişiyi değil; yüz verisi rızasız biçimde eğitim setlerine gömülen altyapısal mağduru, tam sentetik çocuk ve kadın suretleri üzerinden statüsü aşındırılan çocukluğu, kadınlığı ve belirli toplulukların kolektif onurunu da kapsayan üç halkalı bir mağduriyet modeli üzerine inşa edildi. Birinci halkada, yüzü tanınabilir biçimde deepfake veya hibrit içeriklere konu edilen somut birey yer aldı; onun cinsel özerkliği, mahremiyeti ve onuru, rızasız dijital suret pornografisi suç tipi ve kişilik hakkı ihlâli doktriniyle korunacak merkez değer olarak tanımlandı. İkinci halkada, tam sentetik çocuk suretleri ve anonim sentetik bedenler aracılığıyla zedelenen soyut/kolektif mağduriyet “çocukluğun statüsü, çocukların kolektif güvenliği, toplumsal cinsel düzen, kırılgan grupların onuru” normatif korunması gereken alan olarak konumlandırıldı. Üçüncü halkada ise, kendi bedenini hiç pornografik içerikte görmemiş, fakat yüzü ve biyometrik izi, farkında olmadan generatif modellere hammadde yapılmış altyapısal mağdurlar tanımlandı; bunların mağduriyeti, veri koruma hukuku ve “yüzün egemenliği” doktriniyle yakalanmaya çalışıldı. Böylece çalışma, mağduru bedensel varlıkla özdeşleştiren dar şemayı kırmadan, ona dijital suret ve algoritmik işlem katmanlarını ekleyen genişletilmiş bir mağdurbilim önerdi.

Bu kuramsal çerçeve, somut norm önerileriyle desteklenerek yalnızca teorik bir katkı olmaktan çıkarılıp, pozitif hukuka çevrilebilir bir model hâline getirildi. Ceza hukuku bakımından, rızasız dijital suret pornografisi ve sentetik çocuk suretlerinin pornografik kullanımını açıkça suçlaştıran yeni madde taslakları; mevcut suç tiplerine “dijital suret” unsuru üzerinden eklenen nitelikli hâl hükümleri; mağdursuz suç söylemini boşa çıkaran, fakat ifade özgürlüğünü de sınırsız soyut “toplum mağdurdur” retoriğine teslim etmeyen katmanlı bir korunan hukuki değer yaklaşımı geliştirildi. Özel hukukta, dijital suret hakkı ve yüzün egemenliği kavramları çerçevesinde, mağdurun yalnızca manevi tazminat değil; dijital itibar onarımı, içerik temizleme maliyetleri, modelden çıkarılma ve geleceğe dönük riskleri azaltmaya yönelik koruyucu tedbirler için de talepte bulunabileceği, bireysel ve kolektif tazminat mekanizmaları tasarlandı. Veri koruma rejiminde ise, biyometrik verinin sentetik türevlerini açıkça kapsama alan, yüz verisinin pornografik model eğitiminde rızasız kullanımını yasaklayan, modelden unutturulma (unlearning) hakkını tanıyan ve sentetik pornografi üreten modelleri “yüksek riskli işleme” kategorisine yerleştiren düzenleme önerileri ortaya kondu. Platformlara ve model geliştiricilere yönelik otomatik tespit, hızlı kaldırma, mağdur odaklı şikâyet mekanizmaları ve şeffaflık raporu yükümlülükleriyle de, mağduriyetin yalnızca mahkeme salonlarında değil, kod seviyesinde ve altyapı mimarisinde yönetilmesi gerektiği vurgulandı.

Tüm bu tartışmalar, çalışmanın başından sonuna kadar tekrar tekrar gösterdi ki, klasik ceza hukuku dogmatiği bu alanı açıklamakta tek başına yeterli değildir. Tipiklik, korunan hukuki değer, mağdur, illiyet ve kusur kavramlarının analog çağ varsayımlarına sıkı sıkıya bağlı yorumları; sentetik çocuk suretlerinde, hibrit yüzlerde, veri setine gömülü biyometrik izlerde ortaya çıkan zarar biçimlerini ya “mağdursuz anomaliler” olarak sistem dışına itmekte ya da ahlak polisi riskini tetikleyen ölçüsüz suç tiplerine kapı aralamaktadır. Bu çalışma, dogmatiği çöpe atmadan, onu dijital suret ve algoritmik süreçler ışığında yeniden kalibre etme zorunluluğunu ortaya koydu: Beden hâlâ önemlidir ama artık tek referans noktası değildir; mağdurun nerede olduğunu anlamak için, yalnızca bedene değil, yüzün ve verinin nerelere dağıldığına bakmak gerekir. “Dijital suret mağduru” ve “algoritmik mağdur” statüleri, işte bu yeniden kalibrasyonun dogmatik ifadesi olarak teklif edildi.

Son olarak, bu kuramsal çerçevenin “dijital suret hakkı, dijital suret mağduru, yüzün egemenliği” yalnızca bugünün deepfake ve sentetik pornografi vakalarına değil, gelecekte yapay zekâ – cinsellik – beden kesişiminde ortaya çıkacak tüm yeni konfigürasyonlara uygulanabilir olduğu vurgulanmalıdır. Sanal gerçeklikte gerçek kişilerin yüzleriyle oynanan erotik avatarlar, yapay zekâ destekli “cinsel eşlikçi” sistemler, beden verisini gerçek zamanlı işleyen giyilebilir teknolojiler, gerçek kişilerin yüz ve seslerinin lisanslandığı fantezi platformları, cinsel kimlik ve yönelimlerin algoritmik profiller üzerinden tahmin edilip hedeflenmesi gibi senaryolar, yakında hukukun gündelik meseleleri hâline gelecektir. Bu çalışma, tam da bu nedenle, yalnızca “bugünkü sorunlara cevap veren dar bir deepfake pornografi doktrini” önermekle yetinmedi; teknoloji-nötr ama geleceğe duyarlı bir normatif iskelet kurmaya çalıştı. Dijital suret hakkı, dijital suret mağduru ve yüzün egemenliği, hangi yeni araç veya platform icat edilirse edilsin, şu temel sorulara geri dönmemizi sağlayacak referans noktalarıdır: Bedenin ve yüzün dijital ikizleri kimin mülkiyetinde olacak? Cinsellik, hangi sınırlar içinde algoritmik malzeme yapılabilecek? Rıza hangi aşamada anlamlı, hangi aşamada hükümsüz sayılacak? Mağduriyeti yalnızca fiziksel temas üzerinden mi, yoksa dijital temsil ve veri sömürüsü üzerinden de mi tanıyacağız?

Eğer hukukun görevi, güç ilişkilerinin en kırılgan olduğu yerlerde insanı ve insanlık onurunu korumaksa, yapay zekâ çağında bu görevin en kritik cephelerinden biri dijital surettir. Sentetik yüzler çoğalırken, “gerçek mağdur yok” cümlesi, ancak mağduru yanlış yerde ararsak anlamlıdır. Bu çalışma, mağduru bedende aramayı bırakmamayı ama bununla yetinmemeyi; mağduru dijital surette, veri setinde, modelde ve kolektif statülerde de tanımayı öneriyor. Böyle bir bakış mümkün olursa, yapay zekâ ile üretilen pornografi ve benzeri pratikler, “teknolojinin kaçınılmaz yan etkisi” olarak değil; hukuken hesaplanabilir, sınırlandırılabilir ve onarılabilir ihlaller olarak görülmeye başlayacaktır. Aksi hâlde, dijital suretlerin özgürce dolaştığı bir dünyada, hem gerçek hem sentetik hem de dağıtılmış mağduriyetlerin sessizliği büyüyecek; hukuk, tam da müdahale etmesi gereken yerde, “mağduru bulamadığı” için susan bir seyirciye dönüşecektir. Bu metin, o suskunluğun karşısına, adını yeni koyduğumuz bir özneyi “dijital suret mağdurunu” yerleştirme çağrısıdır.

AKADEMİK BEYAN VE HAKLAR

Bu çalışma, akademik dürüstlük ve bilimsel etik ilkelerine tam bağlılık içinde hazırlanmıştır. Metinde yer alan tüm kavramsal çerçeve, argümanlar, sınıflandırmalar ve özellikle “dijital suret hakkı”, “dijital suret mağduru”, “yüzün egemenliği” gibi kuramsal teklifler, yazarın özgün fikrî katkısını ifade eder. Başka eserlerden, makale, kitap, rapor, yargı kararı, mevzuat, uluslararası sözleşme, çevrimiçi kaynak veya görsel/işitsel materyalden yapılan tüm alıntılar, akademik teamüllere uygun biçimde; dipnot, atıf sistemi ve kaynakça bölümlerinde açıkça gösterilmiş, hiçbir kısım atıfsız, gizli ya da yanıltıcı biçimde iktibas edilmemiştir. Yazar, bu çalışmanın herhangi bir bölümünde intihal, sahtecilik, uydurma veri, çarpıtma, çoklu yayın, dilimleme (salami publication), hayalet yazarlık, onursal yazarlık gibi bilimsel etik ihlallerine yer vermediğini; kullanılan her bir kaynağın, fikrî katkı oranına uygun biçimde gösterildiğini; başka kişilere ait görüş, kavram, sınıflandırma ve analizlerin, sahibine atfedilmeksizin “yeni” veya “yazara ait” gibi sunulmadığını beyan eder. Çalışma, daha önce tümüyle veya kısmen başka bir yerde yayımlanmamış, başka bir akademik derece, unvan veya ödül için kullanılarak sunulmamıştır; kullanılacaksa, bu husus ilgili kurumlara ve okuyucuya ayrıca bildirilmek kaydıyla yapılacaktır. Yazar, bu metnin hazırlanması sürecinde, insan denek, tıbbi müdahale, biyomedikal araştırma, deneysel çalışma vb. içeren herhangi bir ampirik saha çalışması yürütmediğini; bu nedenle etik kurul onayı gerektiren bir insan deneyi bulunmadığını; buna karşılık, kullandığı tüm örnekler, senaryolar, vaka tasvirleri ve hipotetik durumların, kişisel verileri ifşa etmeyecek biçimde soyutlandığını, anonimleştirildiğini ve kurgulandığını beyan eder. Çalışma, somut bir kişiyi teşhis edilebilir şekilde hedef almamakta; hukuki tartışmayı, soyut normlar, kuramsal modeller ve genel politika önerileri düzleminde yürütmektedir. Bu metinde ifade edilen tüm görüşler, yorumlar, normatif değerlendirmeler ve eleştiriler yalnızca yazarın akademik kanaatini yansıtır; hiçbir şekilde çalışmanın hazırlandığı veya sunulduğu kurumların, ulusal/uluslararası kuruluşların, resmî mercilerin, yargı organlarının ya da herhangi bir kamu veya özel kurumun resmî görüşü olarak yorumlanamaz. Çalışma, hukukî bağlayıcı görüş, danışmanlık veya somut uyuşmazlıklara ilişkin kişiselleştirilmiş hukuki görüş niteliğinde değildir; yalnızca akademik tartışma, bilimsel eleştiri ve normatif öneri mahiyetindedir. Yazar, bu çalışma kapsamında herhangi bir kurum, şirket, platform, yazılım geliştiricisi, hükümet, siyasi parti veya baskı grubu tarafından maddi/ayni destek, sponsorluk, gizli finansman, yönlendirici talimat veya manipülatif içerik dayatması almadığını; çıkar çatışması yaratabilecek bir ekonomik, siyasi, mesleki veya kişisel bağı bulunmadığını açıkça beyan eder. Çalışma boyunca adı geçen veya eleştirilen kurumlar, platformlar ve teknolojilerle yazar arasında, bilimsel analiz ve kamusal tartışma ilişkisi dışında hiçbir kurumsal veya akdi bağ yoktur. Bu metin, somut vakalarda doğrudan uygulanacak hukukî tavsiye veya avukatlık hizmeti yerine geçmez. Çalışmada geliştirilen kuramsal çerçeve, normatif öneriler ve mevzuat taslakları, bağlayıcı içtihat veya resmî tasarı olarak değil; akademik tartışma ve geleceğe dönük politika geliştirme amacıyla tasarlanmış doktriner öneriler olarak anlaşılmalıdır. Okuyucular, somut uyuşmazlıklarında ve pratik ihtiyaçlarında, yürürlükteki mevzuat, güncel içtihat ve yetkili hukukçulardan alacakları somut görüşlere başvurmak zorundadır. Yazar, bu metne dayanılarak alınan kararlar veya yürütülen süreçlerden doğrudan veya dolaylı hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Bu çalışma, içeriği, özgün kuramsal çerçevesi, kurguladığı kavramlar ve metin bütünlüğüyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti hukuku bakımından “eser” niteliğinde olup, yazarına Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK, 5846 sayılı Kanun) uyarınca tam koruma sağlar. Bu kapsamda: Çalışmanın özgün planı, bölüm yapısı, kavramsal modeli, “dijital suret hakkı”, “dijital suret mağduru”, “yüzün egemenliği”, “algoritmik mağduriyet” gibi teklif edilen kavramlar ve bunların içeriklendirilme biçimleri, FSEK anlamında “ilmi ve edebi eser” niteliğindedir. Eser üzerindeki manevi haklar (adın belirtilmesi, eserde değişiklik yapılmasına karşı çıkma, eseri umuma arz etme hakkı) ile mali haklar (çoğaltma, yayma, temsil, işaret-ses/görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim, işleme) münhasıran yazara aittir. Bu metnin tamamının veya önemli kısımlarının; basılı yayın, e-kitap, ders notu, ders sunumu, çevrimiçi platform, veri tabanı, dijital kütüphane, blog, sosyal medya veya benzeri herhangi bir ortamda yazarın açık yazılı izni olmaksızın çoğaltılması, yayılması, işlenmesi, ticari olarak kullanılması, ücretli/ücretsiz içerik paketlerine dâhil edilmesi yasaktır. Akademik amaçlarla yapılacak düzgün atıflı alıntılar (sınırlı ve kaynak gösterilerek yapılan iktibaslar) FSEK’te öngörülen “alıntı serbestisi” çerçevesinde, ilgili hükümlere uygun olmak kaydıyla serbesttir; ancak çalışmanın özgün kavramsal modelinin büyük ölçekli devralınması, sistematik benzetme ve “hafifçe değiştirilmiş yeniden üretim” yoluyla kullanılması, intihal ve fikrî hak ihlali teşkil eder. Çalışmanın üniversite veya başka bir akademik kurum bünyesinde sunulması hâlinde, ilgili kurumun arşivleme, kataloglama, çoğaltma ve yalnızca eğitim/araştırma amaçlı kullanımına ilişkin zorunlu lisans ve kurumsal hakları saklı kalmak kaydıyla, eserin tüm mali ve manevi hakları yazarda kalmaya devam eder. Kurumların erişim kısıtlama veya açık erişim politikaları, yazarla yapılacak düzenleme veya sözleşmeyle uyumlu olmak şartıyla uygulanabilir. Bu çalışma, yalnızca ulusal hukuk bakımından değil; uluslararası fikrî mülkiyet rejimi bakımından da koruma altındadır. Yazar, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu başta Bern Edebî ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (Bern Sözleşmesi) olmak üzere, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) sözleşmeleri ve TRIPS Anlaşması ile uyumlu korumadan yararlanır. Bu çerçevede: Eser, Bern Sözleşmesi uyarınca, eser sahibine hayatı boyunca ve ölümünden sonra belirli süre için (genellikle ölümden itibaren 70 yıl), taraf devletlerin hukuk düzenlerinde asgari koruma sağlayacak şekilde tanınır. Yabancı ülkelerde, bu çalışmanın izinsiz çoğaltılması, tercümesi, sadeleştirilmesi, kısaltılarak yeniden yayımlanması, çevrimiçi ortamlarda yüklenmesi, veri tabanlarına kalıcı olarak eklenmesi; ilgili ülkenin iç hukuku ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler uyarınca, uluslararası fikrî hak ihlali teşkil edebilir. Yazar, çalışmanın izinsiz dijitalleştirilmesi, taranması, veri kümesi hâline getirilmesi, yapay zekâ modellerinin eğitiminde veya ticari amaçlı içerik üretiminde kullanılması hâlinde; ulusal ve uluslararası tüm hukuki yollara başvurma, tazminat, durdurma, kaldırma ve erişim engelleme talep etme haklarını saklı tutar. Dolayısıyla, bu metnin uluslararası düzeyde, ister basılı ister dijital, ister açık erişim ister kapalı devre dağtım modellerinde olsun, her türlü yeniden üretimi, yazarın hakları gözetilerek ve ilgili ülke hukukuna uygun şekilde gerçekleştirilmelidir. Çalışmanın özellikle dijital suret, dijital şahsiyet, yapay zekâ ve algoritmik mağduriyet konularını ele alması nedeniyle, metnin kendisinin de dijital ortamlarda ve yapay zekâ sistemlerince nasıl kullanılacağına ilişkin açık bir beyan yapılması önemlidir. Bu metnin, yazarın açık izni olmaksızın; metin ve veri madenciliği (text and data mining) amaçlı olarak büyük ölçekli ticari veri setlerine dahil edilmesi, generatif yapay zekâ modellerinin eğitimi, ayarlanması (fine-tuning) veya türev içerik üretimi için sistematik biçimde kullanılması istenmemektedir. Akademik araştırma ve eğitim amacıyla, sınırlı, yerel ve ticari olmayan metin madenciliği faaliyetleri, yürürlükteki hukuk ve adil kullanım ilkeleri çerçevesinde mümkündür; ancak bu faaliyetlerden doğan yeni çalışmalarda, orijinal metne açık atıf yapılması beklenir. Metnin tam metin PDF veya diğer biçimlerde çevrimiçi arşivlere yüklenmesi hâlinde, erişim hakları (açık erişim / kurumsal erişim / kısıtlı erişim) yazar ile ilgili kurum/dergi arasında kararlaştırılan politika ve lisanslara tâbidir. Yazar, bu metnin, ulusal ya da uluslararası düzeyde dijital suret hakkı ve algoritmik mağduriyet konusunda yeni hukuki, akademik veya politik belgelerin hazırlanmasında kaynak olarak gösterilmesi ve tartışılmasını teşvik eder; ancak metnin kendisinin ticari amaçlı anonim veri havuzlarının görünmez bir parçası hâline getirilmesine rızalı değildir. Bu çalışma, insan onuru, kişilik hakları, özel hayatın gizliliği, cinsel dokunulmazlık, çocuk hakları ve ifade özgürlüğü arasında karmaşık denge sorunlarını ele almakta; ulusal ve uluslararası insan hakları belgeleriyle uyumlu bir normatif model önermeyi amaçlamaktadır. Yazar, başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (özellikle m. 8 “özel hayatın korunması ve m. 10” ifade özgürlüğü), Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, İstanbul Sözleşmesi ve ilgili bölgesel/evrensel metinlerde yer alan temel hak ve özgürlükler çerçevesini, çalışmanın kuramsal altlıklarından biri olarak kabul ettiğini beyan eder. Bu bağlamda: Çalışma, akademik özgürlük ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, yapay zekâ ve cinsellik kesişimindeki hassas konuları eleştirel, analitik ve normatif bir bakışla tartışmaktadır; hiçbir gerçek kişiyi hedef gösterme, aşağılayıcı veya ayrımcı dil kullanma amacını taşımamaktadır. Dijital suret mağduru kavramı, hem bireysel hem kolektif düzeyde insan onurunun ve mahremiyetin güçlendirilmesi amacıyla geliştirilmiş olup, ifade özgürlüğünü ölçüsüz şekilde daraltmayı değil; rızasız istismara, şiddete ve aşağılamaya karşı asgari bir koruma eşiği kurmayı hedefler. Yazar, çalışmada önerilen ceza normlarının, tazminat mekanizmalarının ve platform yükümlülüklerinin, kanunilik, öngörülebilirlik, ölçülülük ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ilkeleriyle sınırlandırılması gerektiği kanaatindedir; aksi her türlü yorum ve uygulama, metnin ruhuyla bağdaşmaz. Bu çalışma, bilimsel tartışmanın gelişmesi, hukuk ve politika yapıcıların yeni çözümler üretebilmesi ve mağdurların görünür kılınması amacıyla yazılmıştır. Bu nedenle: Metne yapılacak akademik atıflar, ilgili disiplinin kabul görmüş atıf biçimlerine uygun olmak kaydıyla teşvik edilir. Çalışmanın kavramsal şemaları, kategori önerileri, terim türevleri ve normatif model taslakları, başka çalışmalarda açık atıf ile, kaynak gösterilerek ve özgün katkı oranı belirtilerek kullanılmalıdır. Metnin tamamının veya büyük bölümlerinin, yazarla önceden yapılmış açık yazılı izin olmaksızın, başka bir çalışmanın “yazarının kendi üretimi” gibi sunulması; gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde intihal ve fikrî hak ihlali teşkil eder. Bu tür ihlaller, yazar tarafından ilgili akademik ve hukukî mercilere bildirilir ve gerektiğinde yargısal süreçler işletilir. Yazar, bilimsel diyaloğa açık olup; metnin eleştirilmesi, geliştirilmesi, revize edilmesi ve farklı hukuk sistemleri için uyarlanması yönünde yapılacak tüm katkıları memnuniyetle karşılar. Ancak bu katkıların, hem akademik etik hem de fikrî mülkiyet kurallarına uygun biçimde, şeffaf atıf ve yazar haklarına saygı temelinde yürütülmesi gerektiğini vurgular. Akademik Beyan ve Haklar bölümü ile yazar; Çalışmanın özgün, etik ilkelere saygılı ve bilimsel niteliğe sahip olduğunu, Eser üzerindeki manevi ve mali haklarının ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde kendisine ait bulunduğunu, Metnin dijital ve fiziksel çoğaltma, yayma, işleme ve ikincil kullanım biçimleri için açık rızasının aranması gerektiğini, Buna karşın akademik tartışma, alıntı ve eleştiriye her zaman açık olduğunu, Önerilen kuramsal çerçevenin (dijital suret hakkı, dijital suret mağduru, yüzün egemenliği) gelecekte yapay zekâ – cinsellik – beden kesişimindeki tüm tartışmalar için genel bir referans noktası olarak kullanılmasını arzu ettiğini açıkça beyan eder.

© 2025 Mithras Yekanoglu. Bu eserin tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltılamaz, dağıtılamaz, yayımlanamaz veya herhangi bir şekilde kullanılamaz.

Leave a Reply

error: İçerik Korunuyor !!

Discover more from Mithras Yekanoglu

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading