State Responsibility for Maritime Migration and the Doctrine of Negative Obligation
by Mithras Yekanoglu

Deniz, insanlığın en eski kaçış hattıdır; ancak modern çağda, en sessiz toplu mezarına dönüşmüştür. Uluslararası hukukta göçmen tekneleri meselesi, yalnızca insani trajedilerin değil, aynı zamanda devletin negatif yükümlülük (negative obligation) kavramının da en çarpıcı sınav alanıdır. Klasik uluslararası hukuk devletlerden genellikle bir eylem bekler: kurtarma, koruma, yardım etme. Ancak “negatif sorumluluk” doktrini, devletlerin bazen eylemde bulunmamakla da insan haklarını ihlâl edebileceğini savunur. Bu durum, özellikle Akdeniz’de yaşanan toplu göç krizlerinde belirginleşmiştir. Avrupa Birliği sınır ajansı Frontex’in koordinasyonundaki operasyonlar, Libya sahil güvenliğiyle yapılan ikili anlaşmalar ve İtalya’nın liman kapatma politikaları, “yardım etmemek” fiilinin aktif bir ihlal biçimine dönüşebileceğini göstermiştir. Uluslararası deniz hukuku ile insan hakları hukukunun bu kesişiminde, “eylemsizlik” artık tarafsızlık değil, sorumluluk doğuran bir davranış biçimidir.
“Non refoulement” ilkesi, yani zulüm riski altındaki kişilerin geri gönderilmemesi kuralı, mülteci hukukunun en temel taşıdır. Ancak denizde uygulaması, karadaki kadar açık değildir. Çünkü deniz, hukuken “territory free” (toprak dışı) bir alandır ve devletlerin yetki iddiaları bu alanda belirsizleşir. Buna rağmen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Hirsi Jamaa and Others v. Italy (2012) kararı, denizde gerçekleştirilen geri itme (pushback) eylemlerinin açık bir insan hakları ihlali olduğunu tescil etmiştir. Mahkeme, İtalyan donanmasının uluslararası sularda yakaladığı Somalili ve Eritreli göçmenleri Libya’ya göndermesini, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi” uyarınca zulüm riski altında geri gönderme yasağının ihlali olarak değerlendirmiştir. Bu karar, denizde devlet yetkisinin genişlemesine değil, sorumluluğun genişlemesine yol açmıştır. Artık devletler, denizin neresinde olursa olsun, kendi fiilleriyle kontrol ettikleri kişilere karşı insan hakları yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Böylece deniz, egemenlikten çok sorumluluk alanı haline gelmiştir.
Frontex’in deniz operasyonları, bu hukuki dönüşümün gri alanını oluşturur. Ajansın kendisi bir Avrupa Birliği kurumu olduğu için, klasik anlamda “devlet sorumluluğu” rejimi ona doğrudan uygulanmaz. Ancak AİHM ve Avrupa Ombudsmanlığı’nın raporları, Frontex’in ortak operasyonlarda “dolaylı sorumluluk” taşıdığını açıkça ortaya koymuştur. Örneğin 2020’de Yunanistan açıklarında yaşanan ve yüzlerce mültecinin denize itilmesiyle sonuçlanan olayda, Frontex’in gözetim dronları ve radar sistemleri, eyleme tanıklık etmiş ama müdahalede bulunmamıştır. Bu durum, negatif yükümlülük ilkesinin modern bir yansımasıdır: bazen görmek, bilmek ve sessiz kalmak, fiilî katılımla eşdeğer sorumluluk doğurur. Dolayısıyla, çağdaş uluslararası hukukta “ihlâl” artık yalnız silahlı saldırı, işgal ya da işkenceyle değil; eylemsizliğin örgütlü biçimiyle de gerçekleşebilir.
Libya’nın bu tabloda oynadığı rol, devlet egemenliğinin sorumlulukla çarpıştığı noktadır. Libya, kendi karasularında göçmen teknelerini durdurduğunda ulusal yetkisini kullanmaktadır; ancak bu kişileri alıkoyup Avrupa destekli kamplara gönderdiğinde, uluslararası hukuka göre üçüncü bir devletin çıkarına eylemde bulunmaktadır. Bu, “joint conduct” olarak adlandırılan bir sorumluluk türüdür. Nitekim Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin 2021 tarihli Libya raporu, bu uygulamaları “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirmiştir. Dolayısıyla uluslararası hukuk, artık yalnızca denizdeki hareketleri değil, hareketsizlikten doğan ortak suçu da tartışmaya başlamıştır. Devletler ve kurumlar, denizi yalnız bir sınır olarak değil, etik bir alan olarak ele almak zorundadır.
Negatif sorumluluk doktrini, bu anlamda hukukun yeni vicdanıdır. Çünkü artık insan haklarının ihlali, yalnız kasıtlı zulümle değil, bilinçli kayıtsızlıkla da mümkündür. Denizde görmezden gelinen her yardım çağrısı, hukuken bir ihlâlin başlangıcıdır. ITLOS’un 2017 tarihli M/V “Norstar” kararında da vurgulandığı gibi, “devletler yalnız kendi bayrak gemilerinden değil, denizlerdeki insan hayatından da sorumludur.” Bu yaklaşım, klasik “flag state” sorumluluğunu genişleterek, “human life jurisdiction” kavramını doğurmuştur. Yani denizde insan yaşamı söz konusuysa, bayrak değil, insan varlığı egemenlik ölçütüdür. Bu, deniz hukukunun insancıl hukuka evrildiğinin en güçlü kanıtıdır.
Denizdeki insan hakları ihlallerinin görünmezliği, karasal hukuk mekanizmalarının işlememesiyle doğrudan ilişkilidir. Kara sınırlarında devlet yetkisi belirli, sorumluluk açık ve denetim mümkündür; ancak deniz, bu mekanizmaların yasal gri alanıdır. Bu gri alan, “state responsibility vacuum” olarak adlandırılan yeni bir hukuki boşluk yaratmıştır. Özellikle Avrupa Birliği’nin dışsallaştırma politikaları (externalization policies), yani sınır güvenliğini üçüncü ülkelere devretme stratejisi, bu boşluğu kurumsal hale getirmiştir. Libya, Tunus ve Mısır gibi ülkeler, Avrupa’nın fiilî sınır bekçilerine dönüşmüş; böylece Avrupa devletleri kendi insan hakları yükümlülüklerinden dolaylı yoldan kaçınmıştır. Bu durum, uluslararası hukuk literatüründe “proxy violation” veya “delegated repression” olarak tanımlanır. Yani devletler, doğrudan ihlâl etmez ama başka bir devleti bu ihlâli yapmaya teşvik eder. Bu mekanizma, denizdeki insan haklarının en görünmez ihlal biçimidir.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Uluslararası Göç Örgütü (IOM), 2015-2024 arasında yayınladıkları raporlarda, Akdeniz’de yaklaşık 35.000’den fazla göçmenin kaybolduğunu veya öldüğünü kaydetmiştir. Bu ölümlerin büyük kısmı, yardım çağrısı yapılmasına rağmen yanıt verilmemesi nedeniyle gerçekleşmiştir. Yani bu rakamlar, salt deniz kazalarının değil, hukuki ihmallerin istatistiğidir. 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33. maddesi ile 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 98. maddesi, denizde tehlike altındaki kişilerin kurtarılmasını zorunlu kılar. Ancak bu iki düzenleme, uygulamada birbirinden kopuktur. Çünkü biri insan hakları hukukuna, diğeri deniz güvenliği hukukuna aittir. Devletler bu ikili rejimden yararlanarak, “yardım etme yükümlülüğünün” sınırlarını esnetmekte, hukuki sorumluluğu teknik prosedürlere gizlemektedir.
Örneğin İtalya’nın “Operazione Mare Nostrum” (2013-2014) adlı kurtarma misyonu, binlerce göçmenin hayatını kurtarmış olmasına rağmen yüksek maliyet gerekçesiyle sonlandırılmış; yerini “Operazione Triton” ve “Themis” adlı AB misyonlarına bırakmıştır. Ancak bu yeni misyonlar, kurtarmayı değil sınır denetimini önceliklendirmiştir. Bu değişim, uluslararası hukukta “policy regression” olarak tanımlanan bir eğilimi gösterir: devletler, hukuki yükümlülüklerini sürdürürken, bu yükümlülüklerin uygulanma niyetini geri çekmektedir. Yani yasalar yürürlükte kalır, fakat vicdan sisteminden çıkarılır. Bu durum, negatif sorumluluğun yalnızca bireysel ihmalle değil, kurumsal tasarımla da üretilebileceğini gösterir. Artık ihlaller, bir politikanın parçası haline gelmiştir.
Uluslararası deniz hukukunun mevcut yapısı, bu ihmalleri cezalandırma konusunda da yetersizdir. Çünkü ne ITLOS ne de Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), doğrudan “eylemsizlik” fiilini yargılayabilecek açık bir normatif çerçeveye sahiptir. Yalnızca “due diligence” (özen yükümlülüğü) ilkesi, bu alanı dolaylı olarak düzenler. Bu ilkeye göre devletler, kendi yargı yetkileri dışında dahi olsa, insan hayatını tehlikeye atan olaylara karşı makul tedbirleri almakla yükümlüdür. Ancak denizde bu ilkenin uygulanabilirliği, yetki karmaşası nedeniyle fiilen zayıftır. Avrupa devletleri, “sorumluluk alanı”nı daraltmak için sıkça bayrak devleti ilkesine (flag state jurisdiction) sığınmakta, kurtarma yükümlülüğünü coğrafi sınır argümanlarıyla aşındırmaktadır. Böylece insan hakları sorumluluğu, sınırların ötesinde boğulmaktadır.
Sivil toplum örgütleri ve özel kurtarma gemileri, bu yasal boşluğu doldurmak için sahaya inmiştir. Ancak bu kez de devletler, onları cezai ve idari yaptırımlarla hedef almaktadır. Örneğin “Sea Watch”, “SOS Méditerranée” ve “Médecins Sans Frontières” (MSF) gibi kuruluşlar, İtalya ve Malta tarafından “yasadışı kurtarma faaliyeti” gerekçesiyle limanlara alınmamış, mürettebatları hakkında cezai soruşturmalar başlatılmıştır. Bu uygulamalar, uluslararası hukukta insanî eylemin kriminalizasyonu olarak tanımlanır. Devletler, kendi sorumluluklarını yerine getirmemekle kalmayıp, bu sorumluluğu üstlenen sivil aktörleri de cezalandırmaktadır. Böylece “negatif sorumluluk” yalnız bir pasif tutum değil, aktif bir caydırma stratejisi haline gelmiştir. Hukuken bu, devletin “double omission” yani “hem eylemsizlik hem de engelleme” sorumluluğunu doğurur.
Tüm bu gelişmeler, denizlerdeki insan hakları hukukunun giderek politik güvenlik rejimlerine teslim olduğunu göstermektedir. Göçmen tekneleri artık yalnız insani bir mesele değil, jeostratejik bir değişken olarak görülmektedir. Devletler, göçü bir tehdit unsuru olarak sınıflandırmakta; bu nedenle insan haklarını değil, sınır güvenliğini merkeze almaktadır. Böylece insan hayatı, uluslararası siyasetin “ölçülebilir maliyeti” haline gelmiştir. Bu durum, modern uluslararası hukukun kendi etik temelleriyle çeliştiği noktadır: çünkü insan haklarını korumakla yükümlü sistem, kendi elleriyle insansız bir hukuk üretmektedir.
Denizdeki negatif sorumluluk yalnız eylemsizlikle değil, sistemin yapısal tercihleriyle de şekillenmektedir. Bu bağlamda, devletin denizlerdeki sorumluluğu artık yalnız “yardım etmemek”le sınırlı değildir; yardım edilmesini engellemek, görmezden gelmek, hatta teknolojik gözetim yoluyla kayıtsızlığı sistemleştirmek de aynı derecede ihlâl niteliği taşır. Böyle bir ortamda insan hakları, devletlerin niyetiyle değil, devletlerin suskunluğuyla ölçülür hale gelmiştir. Bu nedenle uluslararası deniz hukukunun geleceği, yalnız teknik reformlarla değil, etik bir yeniden yapılanmayla mümkün olabilir. Denizde adalet, artık bir kurtarma eylemi değil; bir farkındalık biçimi olmalıdır.
Denizde negatif sorumluluğun hukuki çerçevesi, üç katmanlı bir normlar demeti üzerinde yükselir: (i) denizde yardım ve kurtarmaya ilişkin kamu hukuku yükümlülükleri (UNCLOS m.98; SOLAS 1974; SAR 1979 ve 2004 değişiklikleri), (ii) insan hakları hukuku çerçevesinde geri göndermeme, yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı (EİHS m.2-3; Mülteci Sözleşmesi m.33), (iii) uluslararası sorumluluğun genel kuralları (ARSIWA m.8, 11, 16-18; ARIO uluslararası örgütlerin sorumluluğu). Bu üç katman birlikte okunduğunda, eylemsizlik (omission) yalnızca etik bir eksiklik değil, öngörülebilirlik-kapasite-tedbir üçlüsü üzerinden hukuken değerlendirilebilir bir ihlal zemini üretir. Devlet veya AB kurumu, tehlike çağrısını (mayday, pan-pan, distress relay) öngörebilir durumdaysa; operasyonel araç, personel, koordinasyon veya delege kapasitesi mevcut ise; buna rağmen makul ve elverişli tedbir almamışsa, negatif yükümlülüğün ihlali doğar. Bu üçlü test, denizde eylemsizliğin “meşru operasyonel tercih” ile “ihlal” arasındaki sınırı belirginleştirir ve yargısal denetime uygun bir ölçüt sağlar.
Yargı yetkisi ve atfedilebilirlik meselesi denizde özgül bir biçim alır. EİHM’nin yerleşik çizgisine göre, “etkili kontrol” yalnız toprak parçası üzerinde değil, kişiler üzerinde fiili yetkinin kurulmasıyla da doğar (gemiye çıkma, seyir yönlendirme, motor durdurma, çekme, komuta/koordine etme). Bu pratikte, AB sınır ajansının (Frontex) operasyonel resim (OPCEN), radar/uydu/ISR akışları ve “case file” düzeyinde olaydan haberdarlığı ile millî unsurlara verdiği taktik talimatların fiilsel etkisi, ARSIWA m.16 kapsamında “yardım ve yataklık” kurallarıyla birleşerek dolaylı atıf zemini yaratır; ARIO, uluslararası örgütlerin sorumluluğunu ayrıca devreye sokar. Aynı şekilde, Libya sahil güvenliğine çağrı yönlendirilmesi, temas noktası paylaşımı, pozisyon bildirimi veya intercept koordinasyonu, “yardım/teşvik” olarak nitelendirilebilecek davranışlardır. Dolayısıyla denizde sorumluluk, tek bir bayrak devletiyle sınırlı değil; işbirlikçi çok aktörlü bir matris içinde oluşur: çağrıyı gören, bilgi üreten, talimat veren, müdahale eden, disembarkation kararını etkileyen her aktörün paylı sorumluluğu (shared responsibility) gündeme gelir.
“Place of safety” (güvenli tahliye yeri) kriteri, negatif sorumluluğun uygulamada en kritik kırılma noktasıdır. IMO Kılavuzları ve SAR rejimi, kurtarılan kişilerin temel ihtiyaçlarının karşılanabildiği, zulüm veya keyfî alıkoyma riskinin bulunmadığı, iltica başvurusunun etkin değerlendirilmesine engel olmayan yere süratle çıkarılmasını öngörür. Fiiliyatta Libya kıyılarındaki tesislere sistematik sevk, “güvenli yer” standardını karşılamadığından, non refoulement ilkesiyle çatışır. Burada bazı devletlerin “yakın en emniyetli liman” kavramını “en yakın coğrafi nokta” ya indirgediği görülür; oysa güvenliğin ölçüsü coğrafi değil, hakkın fiili korunmasıdır. Bu yorumsal sapma, eylemsizliği “sevk etmeyerek bekletme” ya da “kapıları kapatma” şeklinde kurumsallaştırarak, istatistiksel olarak ölüm riskini artırır ve yaşam hakkına (EİHS m.2) ilişkin usulî pozitif yükümlülükleri (risk değerlendirmesi, operasyon planlaması, etkin soruşturma) tetikler.
NGO kurtarma gemilerinin kriminalizasyonu negatif sorumluluğu çifte ihlâle dönüştürür: devlet hem kendi due diligence yükümlülüğünü gevşetir hem de bu boşluğu doldurmaya çalışan özel/insanî aktörü idarî ve cezaî baskı altına alır (limana giriş yasağı, uzun gözaltılar, ekipman/mülk müsaderesi). Ceza hukukunun orantılılık ve meşruiyet ilkeleri ile Mülteci Sözleşmesi m.31’deki cezasızlık yaklaşımı (irregular giriş nedeniyle cezalandırmama) birlikte okunduğunda, arama ve kurtarma faaliyetlerini genel güvenlik gerekçeleriyle bastıran uygulamalar, amaç ve araç dengesini aşındırır. Delil ekonomisi açısından ise AIS kayıtları, MRCC çağrı logları, dron veya uydu görüntüleri, VHF haberleşme dökümleri ve gemi günlükleri, “görüp de işlem yapmama” durumunu objektif biçimde ispatlayabilecek niteliktedir; bu da denizde negatif sorumluluğun kanıtlanabilir bir ihlal kategorisi olduğunu gösterir.
Denizler, insanlık tarihi boyunca hem umut hem trajedi alanı olmuştur. Fakat 21. yüzyılda bu ikili anlam, eşi görülmemiş bir ahlaki sınav haline gelmiştir. Akdeniz, artık uygarlıkların doğduğu mavi bir havza değil; binlerce göçmenin yaşamla ölüm arasında sıkıştığı bir hukuk boşluğu sahnesidir. Bu tablo, yalnızca insanî bir kriz değil, uluslararası hukuk düzeninin meşruiyet krizidir. Çünkü devletler, denizdeki sorumluluklarını yerine getirmediklerinde, yalnızca hukuka değil, insanlığın ortak vicdanına da karşı suç işlemektedir. “Non refoulement” ilkesi, yani kişilerin zulüm görecekleri yerlere geri gönderilmemesi kuralı, bu krizin merkezindedir. Ancak bu ilke, kara sınırlarında uygulanırken bağlayıcı sayılırken, denizde sistematik biçimde ihlal edilmekte; göçmen tekneleri “egemenlik boşluğu” bahanesiyle kaderine terk edilmektedir.
Bu çalışma, denizde devletin negatif sorumluluğu kavramını, yani müdahale etmemenin hukuki sonuçlarını incelemektedir. Uluslararası hukukta devletin sorumluluğu çoğunlukla aktif eylemlerle ilişkilendirilmiştir; ancak çağdaş insan hakları hukuku, eylemsizliğin de bir ihlal biçimi olabileceğini kabul etmektedir. Dolayısıyla, denizde kurtarmama, yardım çağrısına yanıt vermeme veya sığınma talebini reddetme eylemleri, artık “pasif davranış” değil, aktif bir hukuk ihlali olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, uluslararası hukukun “negatif yükümlülük” doktriniyle doğrudan ilişkilidir. Devletin sorumluluğu, yalnız yapmaktan değil, yapmamaktan da doğar. Bu ilke, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (ECHR) Hirsi Jamaa v. Italy (2012) kararıyla deniz alanına taşınmış; “denizdeki geri itme” (pushback) uygulamaları uluslararası yargı denetimine açık hale gelmiştir.
Çalışmanın temel amacı, deniz hukukunun insani boyutunu yeniden tanımlamak ve “non refoulement” ilkesinin denizde uygulanabilirliğini, pozitif ve negatif yükümlülük dengesi içinde tartışmaktır. Bu bağlamda, Libya, İtalya ve Avrupa Birliği’nin deniz sınırı politikaları, Frontex operasyonları ve özel kurtarma gemilerine yönelik yargı baskısı incelenerek, mevcut sistemin hukuki zafiyetleri analiz edilecektir. Aynı zamanda devletlerin eylemsizliğinin uluslararası sorumluluk doğurup doğurmadığı, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (ECHR) ve Cenevre Mülteci Sözleşmesi çerçevesinde değerlendirilecektir.
Bu çalışma, normatif bir reform önerisi de sunmaktadır: “denizsel insan hakları hukuku” (maritime human rights law) adı altında yeni bir alt dalın inşası. Çünkü modern denizcilik rejimi, artık yalnız enerji ve ticaret güvenliğiyle değil, insan hayatının korunması ile ölçülmelidir. Denizde kurtarmamak, artık sadece ahlaki bir zaaf değil, hukuki bir suçtur. Uluslararası toplumun görevi, bu sessiz ölümleri yalnız insani kriz olarak değil, hukukun başarısızlığı olarak görmektir. Bu nedenle “negatif sorumluluk doktrini”, 21. yüzyıl deniz hukukunun en insani ve en devrimci kavramlarından biri olmaya adaydır.
NON REFOULEMENT İLKESİNİN DENİZ HUKUKUNDAKİ UYGULAMALARI
“Non refoulement” ilkesi, uluslararası mülteci hukukunun en temel normatif dayanaklarından biridir. 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin 33. maddesinde tanımlanan bu ilke, hiçbir devletin bir kişiyi “hayatı veya özgürlüğü tehlikeye girebilecek” bir ülkeye sınır dışı edemeyeceğini hükme bağlar. Bu norm, zamanla jus cogens (emredici nitelikte uluslararası hukuk normu) statüsüne yaklaşmış ve uluslararası toplumun ortak vicdanının hukuki formuna dönüşmüştür. Ancak kara sınırları için tasarlanmış bu ilke, deniz alanına taşındığında, devletlerin egemenlik gerekçeleriyle karşı karşıya gelmiştir. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren Akdeniz, bu çelişkinin somutlaştığı en dramatik coğrafya haline gelmiştir. Devletler, açık denizde yakalanan tekneleri “ulusal yetki alanı dışında” sayarak sorumluluktan kaçmakta, hukukun coğrafi sınırlarını genişletmek yerine daraltmaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (ECHR), son on yılda bu yaklaşımı sınırlayan önemli kararlar vermiştir. Hirsi Jamaa and Others v. Italy (2012) davasında Mahkeme, Libya açıklarında yakalanan göçmenlerin Libya’ya geri gönderilmesini “kolektif sınır dışı etme” yasağının ihlali olarak değerlendirmiş ve İtalya’yı sorumlu bulmuştur. Kararda, denizde egemenliğin yalnız kara sınırlarına değil, devletin fiilî kontrol kapasitesine dayandığı vurgulanmıştır. Bu tespit, “non refoulement” ilkesinin deniz alanında da bağlayıcı olduğu yönünde tarihsel bir dönüm noktasıdır. Aynı doğrultuda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 2017 tarihli Legal Considerations on Rescue at Sea dokümanında, denizde kurtarılan kişilerin uluslararası koruma talebinde bulunma hakkına sahip olduklarını açıkça belirtmiştir. Bu belge, devletlerin “geri itme” (pushback) politikalarının uluslararası hukukta hiçbir meşru dayanağı olmadığını teyit eder niteliktedir.
Ne var ki uygulamada, özellikle Avrupa Birliği’nin dışsallaştırılmış göç politikası, bu ilkeyi fiilen geçersiz hale getirmektedir. İtalya ve Malta gibi kıyı devletleri, “Search and Rescue (SAR)” bölgelerini Libya, Tunus ve Mısır gibi üçüncü ülkelere devrederek sorumluluğu kendi egemenlik alanlarından çıkarmaktadır. Bu mekanizma, hukuken değil, siyaseten işleyen bir “delegasyon sistemi” yaratmıştır. Böylece AB, denizdeki göçmenleri kendi sınırlarına ulaşmadan engellemekte, ancak bu engelleme eylemleri resmî olarak kendi sorumluluğu dışında görünmektedir. Bu durum, uluslararası hukukta dolaylı sorumluluk (indirect responsibility) tartışmasını gündeme getirmiştir. Çünkü bir devlet, kendi adına hareket eden veya kendi finansmanıyla faaliyet gösteren üçüncü bir aktörün ihlallerinden kaçamaz. Nitekim UN Human Rights Committee (2021) raporlarında, AB’nin Frontex üzerinden yürüttüğü operasyonlarda bu tür dolaylı ihlallerin bulunduğu tespit edilmiştir.
“Non refoulement” ilkesinin deniz hukukuna uyarlanması, yalnız insan hakları meselesi değil, aynı zamanda deniz egemenliği ve yetki paylaşımı meselesidir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), açık denizlerin “insanlığın ortak mirası” olduğunu belirtse de, bu alanlarda kurtarma yükümlülüğü tanımlarken yalnız teknik ifadeler kullanmıştır. 98. maddeye göre her devlet, tehlike altındaki kişileri kurtarmakla yükümlüdür; ancak bu yükümlülüğün insan hakları boyutu açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle UNCLOS’un 98. maddesi, 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1982 İnsan Hakları Sözleşmeleri ile birleştirilerek yorumlanmalıdır. Aksi halde, denizde kurtarma yalnız bir denizcilik prosedürü olarak kalır; oysa hukuken bu eylem, yaşam hakkının uygulanma biçimidir.
Bu çerçevede, “non refoulement” ilkesi artık bir sınır güvenliği kuralı değil, denizsel insan hakları normu olarak kabul edilmelidir. Devletin, denizde gördüğü bir gemiye müdahale etmeme kararı, pasif bir tercihten öte, aktif bir hukuk ihlalidir. Çünkü müdahale etmeme, ölüm riskinin bilerek kabul edilmesidir. Bu nedenle, devletin denizde “bilgiye rağmen sessiz kalması”, actus reus (fiil unsuru) değilse bile, mens rea (kast unsuru) bakımından sorumluluk doğurur. Modern uluslararası hukukta bu durum, “constructive omission” (yapılandırılmış eylemsizlik) kavramıyla tanımlanmaktadır. Artık sorumluluk, yalnız fiili ihlale değil, bilinçli eylemsizliğe de dayandırılabilir. Bu kavram, gelecekte deniz hukukunun en önemli doktrinel dönüşüm noktalarından biri olacaktır.
Sonuç olarak “non refoulement” ilkesinin denizdeki uygulanışı, uluslararası hukukun kendi sınırlarını test ettiği bir alan haline gelmiştir. Devletlerin insan hakları hukukuyla deniz egemenliği arasında kurmaya çalıştıkları denge, çoğu zaman politik hesaplara yenilmektedir. Ancak hukukun amacı, güçlünün sınırlarını değil, zayıfın yaşam hakkını korumaktır. Bu ilke, uluslararası hukukta artık geri dönülmez biçimde yerleşmiştir: denizde geri göndermek, sessiz kalmak kadar suçtur.
NEGATİF YÜKÜMLÜLÜK DOKTRİNİ: MÜDAHALE ETMEMEK DE BİR EYLEMDİR
Negatif yükümlülük, devletin eylemsizliğinin de hukuka aykırılık doğurabileceği kabulüne dayanır; deniz bağlamında bu, iki eksende somutlaşır: (i) yaşamı korumaya yönelik usulî ve maddî yükümlülükler (riskin farkında olduğunda makul tedbiri almak, koordinasyonu sağlamak, gecikmeksizin disembarkation temin etmek) ve (ii) insan haklarına yönelik geri göndermeme ve kötü muamele yasağıyla uyumlu davranmak (place of safety standardı). Doktrinsel olarak ihlalin tespiti için uygulanabilir bir dört unsur testi öneriyoruz: öngörülebilirlik (foreseeability), bilgiye erişim (knowledge/should have known), kapasite (capacity/feasibility) ve nedensellik (causation). Tehlike çağrısının öngörülebilir olduğu, yetkili merkez/aktörün bunu bildiği veya bilmesi gerektiği, müdahale/koordinasyon için makul kapasite bulunduğu, buna rağmen hareketsiz kalınarak ölüm/zarar riskinin anlamlı ölçüde artırıldığı durumlarda, negatif yükümlülüğün ihlali sabit kabul edilmelidir. Bu çerçeve, denizde dağınık normlar arasında uygulanabilir bir yargısal ölçüt sunar.
Bu doktrinin due diligence ile ilişkisi belirleyicidir. Denizde özen yükümlülüğü, yalnız fiilen kurtarmaya çıkmayı değil, koordinasyon mimarisinin çalıştırılmasını da kapsar: MRCC’ler arası çağrı devri, SAR bölgeleri arasında yetki çatışmasının çözümü, disembarkation için güvenli limanın tayini ve medikal/acil yardımın sevki. Özellikle “bekleme stratejisi” (stand by) adı altında şişirilen gecikmeler, arama ve kurtarma hukukunun “en kısa sürede yardım” standardıyla bağdaşmaz. Burada hukuk, orantılılık ilkesiyle teknik gerçekliği birlikte uygular: sert deniz şartları, mesafe, platform uygunluğu gibi faktörler gecikmeyi açıklayabilir; ancak kasıtlı bekletme, negatif yükümlülüğü ihlâle dönüştürür. Aynı şekilde, güvenli yer tespitinde yalnız coğrafi yakınlık değil, işkence/kötü muamele riski, keyfî gözaltı, iltica prosedürlerinin yokluğu gibi insan hakları parametreleri belirleyicidir; aksi halde “kurtarma”, geri göndermeye aracılık eder.
Atıf ve ortak sorumluluk bakımından, ARSIWA m.16 (yardım/teşvik) ve m.8 (fiillerin atfı) denizdeki müşterek operasyonlara doğrudan uygulanabilir. Bir AB ajansı durumu görüp ulusal birime intercept çağrısı yönlendiriyorsa; bir devlet, başka bir devleti uluslararası ihlâle sürükleyen lojistik/istihbarat desteği sağlıyorsa; ya da bir sahil güvenlik birimi, başka bir birimin hukuka aykırı eylemini benimseyip sonuçlarını sahipleniyorsa (m.11), sorumluluk paylaşılarak doğar. Uluslararası örgütler için ARIO’nun paralel rejimi geçerlidir: kurumsal özerklik, temel hak ihlallerinden bağışıklık anlamına gelmez. Bu yapı, denizde “kimse sorumlu değil” boşluğunu kapatır; çok aktörlü operasyonlarda çok katmanlı sorumluluk üretir.
Usulî pozitif yükümlülükler, negatif yükümlülük doktrininin tamamlayıcı ayağıdır: devletler denizde meydana gelen ölüm ve kaybolmalarda etkin soruşturma yürütmeli; çağrı kayıtlarını, radar/uydu verilerini, VHF loglarını korumalı ve paylaşmalı; bağımsız denetim ve kamu raporlaması yapmalıdır. Aksi hâlde yalnız maddî ihlâl değil, usulî ihlâl de oluşur. Bu bağlamda, “Denizsel Bağımsız Olay Kayıt Mekanizması” (Maritime Independent Incident Recorder) ile “Deniz Halk Savunucusu/ombudsmanı” kurumlarının kurulması önerilebilir; MRCC ve operasyonel birimlerin kararları üzerinde ex-post şeffaf bir denetim sağlar, caydırıcılığı artırır.
NGO’ların kriminalizasyonu konusunda hukuki denge, meşru düzen ihtiyacı ve yaşam hakkı ekseninde kurulmalıdır. Arama ve kurtarma faaliyetine ilişkin liman düzenleri, sağlık/liman güvenliği önlemleri meşru olabilir; fakat bu tedbirlerin fiilî engellemeye dönüşmesi, denizde ölüm riskini artırıyorsa, negatif yükümlülük doktrini uyarınca orantısızlık ve hak esaslı denge bozulması ortaya çıkar. Ceza yargılamalarında “üstün yarar/zaruret” (necessity) ve “hukuka uygunluk nedeni” tartışmaları, arama ve kurtarma eylemlerinde geniş yorumlanmalıdır; aksi halde hukuk, insanî eylem aleyhine çevrilir.
Reform önerileri doktrini somutlaştırır:
- Frontex ve ulusal sahil güvenlikler için bağlayıcı “Negative Obligation SOP” (öngörülebilirlik-kapasite-tedbir testi içeren operasyon kılavuzu),
- “Güvenli Tahliye Varsayımı”nın tersine çevrilmesi (Libya/benzeri yerler için emniyetsizlik karinesi),
- MRCC’ler arası zorunlu veri paylaşımı/çağrı log standardı,
- NGO’lar için “Humanitarian Safe Harbor” statüsü (başvuru ve liman erişim koridoru),
- Deniz ölümü/ kaybolmalarında zorunlu yargısal soruşturma ve yıllık kamu raporu yükümlülüğü.
Böylece negatif yükümlülük, soyut bir ahlâkî iddia olmaktan çıkıp, işleyen bir hukuk tekniğine dönüşür.
Negatif sorumluluk doktrini yalnızca hukukî bir kavram değil, uluslararası toplumun vicdan tepkisidir. Devletin hareketsiz kalma yoluyla ihlal üretmesi, klasik hukuk mantığının ötesine geçen bir etik sorun yaratır: sorumluluğun sessizlikle doğması. Bu yönüyle negatif yükümlülük, 21. yüzyıl insan hakları hukukunun “sessiz hukuk” (silent law) alanını temsil eder. Zira artık devletler açık ihlal değil, görünmez ihmal yoluyla yükümlülüklerini ihlal etmektedir. Bu nedenle, modern deniz hukuku yalnızca yazılı metinleri değil, sessiz kalmanın hukukunu da tanımlamak zorundadır.
Bu bağlamda, devletin denizdeki negatif yükümlülüğünü belirleyen dört temel boyut vardır. Birincisi niyet (intent) değil, bilinç (knowledge) düzeyidir: devletin olaydan haberdar olması, fiilen o olayın parçası olmasa da sorumluluk yaratır. İkincisi kapasite (capacity) ilkesidir: devlet ya da kurum, teknik veya kurumsal olarak müdahale edebilecek imkâna sahipse, hareketsiz kalmak artık tarafsızlık değil, ihlalin biçimidir. Üçüncüsü öngörülebilirlik (foreseeability) boyutudur: göçmen akışlarının coğrafi, meteorolojik veya istihbari olarak öngörülmesi mümkündür; bu bilgiye rağmen önleyici plan yapılmaması, “önceden bilinen ihmaldir.” Dördüncüsü ise sistematiklik (systematicity) unsurudur: bir kez değil, tekrar eden eylemsizlik biçimleri, “devlet politikasına dönüşmüş ihmal” anlamına gelir ve bu, artık insanlığa karşı suç tanımıyla kesişebilir.
Denizdeki negatif sorumluluk, aynı zamanda teknolojik gözetimin yeni hukuk krizini doğurur. Günümüzde her göçmen teknesi, radarlar, uydular, dronlar ve AIS (Automatic Identification System) üzerinden tespit edilebilir durumdadır. Devletlerin bu verileri izlemesi, olayın farkında olduklarını ispatlar. Ancak bu teknolojik gözetim, paradoksal biçimde, sorumluluğu da görünür kılar: görüp de kurtarmamak, artık teknik yetersizlik değil, hukuki ihlalin bilişsel delilidir. Bu yüzden geleceğin deniz hukuku, “teknolojik ihmali” de normatif olarak tanımlamak zorundadır.
Frontex’in “denizsel algoritmik gözetimi” (Maritime Surveillance Intelligence System) üzerinden, göç rotaları gerçek zamanlı izlenmekte; ancak operasyonel kapasite, politik yetki sınırları gerekçesiyle kasıtlı olarak devreye alınmamaktadır. Bu durum, politik eylemsizlik planlaması olarak tanımlanabilir. Devletin yalnızca pasif değil, bilinçli pasifliği, klasik hukukun “act or omission” ayrımını aşındırır. Bu bağlamda, “negatif sorumluluk” kavramı, uluslararası hukukun yeni suç tipolojilerinden biri haline gelmektedir: “deliberate omission of rescue” (kurtarmanın kasıtlı olarak yapılmaması).
Etik açıdan bu doktrin, insan merkezli egemenlik anlayışını sorgular. Devlet, denizde yalnız vatandaşını değil, insan varlığını korumakla yükümlüdür. Bu, uluslararası hukukun en temel değişimidir: egemenliğin insancıl içeriğe bürünmesi. Artık deniz egemenliği yalnız sınır çizmek değil, yaşamı koruma iradesini sürdürmek anlamına gelir. Aksi hâlde hukuk, insanın varlığını değil, devletin sessizliğini korur.
Bu sessizlik çağında hukuk, etik bilincin son sınırıdır. Denizde yardım çağrısına yanıt vermemek, artık “hareketsiz kalmak” değil; adaletin geri çekilmesidir. Bu nedenle uluslararası hukuk, negatif yükümlülüğü yalnız cezalandırıcı bir norm olarak değil, önleyici bir bilinç mekanizması olarak kurgulamalıdır. Zira denizlerdeki her sessizlik, hukuk düzeninin yankısını zayıflatır.
LİBYA-İTALYA-FRONTEX ÜÇGENİ: ORTAK SORUMLULUK PRATİĞİ
Denizlerdeki göç krizinin en belirgin jeohukukî örneği, Libya-İtalya-Frontex hattında şekillenen çok aktörlü işbirliği modelidir. Bu model, uluslararası hukukun sorumluluk kuramlarında klasik olarak öngörülmeyen bir “görev devri zinciri” yaratmıştır: AB, operasyonel gözetim ve finansmanı sağlar; İtalya, liman ve koordinasyon desteği verir; Libya, fiilî müdahaleyi üstlenir. Her biri kendi iç hukukuna göre farklı yetkilerle hareket ederken, birlikte tek bir eylem zinciri üretirler. Bu zincirin sonucunda, binlerce göçmen Libya kıyılarına geri itilir; orada işkence, cinsel saldırı ve zorla çalıştırma koşullarında hapsedilir. Bu yapı, klasik anlamda “ortak operasyon” değil, sorumluluk devriyle yapılandırılmış bir ihlal mekanizmasıdır.
2017 tarihli İtalya-Libya Mutabakat Zaptı, Frontex ve AB sınır ajanslarının katılımıyla pratikte “deniz dışsallaştırması” modelini başlatmıştır. Bu model, insan hakları yükümlülüklerini Avrupa kıyılarından Kuzey Afrika sahillerine taşımıştır. Böylece AB ülkeleri, kurtarma yükümlülüğünü değil, geri gönderme yetkisini devretmiştir. Bu devrin etik sorunu şudur: yükümlülük devredilemezken, ihlal yetkisi devredilmiştir. ARSIWA’nın 16. maddesi açıkça belirtir ki, bir devlet başka bir devletin uluslararası hukuka aykırı fiiline bilerek ve kasıtla yardım ederse, kendi sorumluluğundan muaf olamaz. Libya’ya gemi hibe edilmesi, radar sistemlerinin finansmanı, sahil güvenlik eğitimi ve koordinasyon mekanizması, bu anlamda “yardım” ve “teşvik” fiilini oluşturur. Dolayısıyla, bu üçlü yapı hukuken müşterek sorumluluk rejimi (joint responsibility regime) doğurur.
Frontex’in rolü bu zincirin merkezindedir. Kurumun insansız hava araçları, EUROSUR veri tabanı ve “Maritime Surveillance Intelligence” sistemi üzerinden topladığı bilgiler, göçmen teknelerinin koordinatlarını anlık olarak AB’nin operasyon merkezlerine ve Libya sahil güvenliğine aktarır. Böylece Avrupa hukuken “müdahil” hale gelir. Bu, fiilen bir kurtarma yerine geri itme sürecine katkı anlamına gelir. 2022’de Avrupa Ombudsmanı’nın Frontex hakkındaki raporu, ajansın “görmesine rağmen müdahale etmediği” birçok olayda sistematik ihmali belgeledi. Bu belgeler, devletlerin “eylemsizlik” stratejilerini artık veriyle kanıtlanabilir hale getirmiştir.
Bu üçgenin yarattığı en derin kriz, yetki boşluğu (jurisdictional gap) ile sorumluluk zincirinin kopmasıdır. İtalya, Libya karasularında işlem yapmadığı gerekçesiyle yükümlülük taşımadığını; Libya, AB fonlarıyla hareket ettiğini; Frontex ise “koordinasyon aktörü” olduğu için doğrudan yargı yetkisine tabi olmadığını iddia etmektedir. Böylece her aktör kendi sorumluluğunu diğerine yönlendirir. Bu, modern uluslararası hukukun en tehlikeli eğilimidir: herkes eylemde bulunur ama kimse sorumlu değildir. Bu nedenle uluslararası denetim organlarının (ECHR, ICC, ITLOS) artık “kolektif ihmal” kavramını tanımlaması zorunludur.
Libya-İtalya-Frontex üçgeni, denizde kurumsallaşmış eylemsizlik rejiminin sembolüdür. Bu yapı, insan hakları hukukunu uygulamaktan ziyade, ihlal yönetimi mekanizmasına dönüştürmüştür. Kurtarma, artık insani bir görev değil, politik bir risk faktörüdür. Ancak hukuk, bu sessizliği sürdürdükçe meşruiyetini kaybeder. Bu nedenle geleceğin deniz hukukunda, çok aktörlü işbirliği yalnızca operasyonel değil, paylı sorumluluk rejimi olarak düzenlenmelidir.
Libya-İtalya-Frontex işbirliği modeli, modern uluslararası hukukta sorumluluk zincirinin kesintiye uğratıldığı en karmaşık yapıdır. Bu mekanizma, resmi olarak “deniz güvenliği ve göçle mücadele” amacıyla inşa edilmiş olsa da, fiiliyatta insan hakları hukukunun yatay geçerliliğini ortadan kaldıran bir yetki devri sistemine dönüşmüştür. Bu sistemde Avrupa Birliği, finansman, eğitim, istihbarat ve teknik destek sağlayarak, Libya’nın göçmen teknelerini durdurma görevini üstlenmesine zemin hazırlamıştır. Ancak bu yetki devri, uluslararası hukukta “sorumluluk transferi” (responsibility shifting) olarak adlandırılan ve çoğu zaman sorumluluktan kaçınma stratejisi olarak değerlendirilen bir modeldir.
İtalya’nın 2017 tarihli Memorandum of Understanding with Libya metni, Frontex’in EUROSUR sistemiyle entegre edilmiştir. Bu entegrasyon, Avrupa’nın bilgi paylaşımı üzerinden operasyonel etkin kontrol kurmasını sağlamış, ancak sorumluluğun Libya’ya yönlendirilmesini mümkün kılmıştır. Hukuken bu durum, ARSIWA madde 8 (fiilin devlet tarafından “etkili kontrol” altında yürütülmesi) ve madde 16 (başka bir devletin uluslararası hukuka aykırı eylemine kasıtlı yardım) ile doğrudan çelişmektedir. Çünkü Libya sahil güvenliği, AB’nin sağladığı araç, radar, koordinat ve iletişim ağı olmaksızın bu operasyonları gerçekleştiremezdi. Bu durumda Avrupa, fiili olarak müdahil, hukuken ise “uzak tanık” konumuna yerleşmiştir. İşte bu çelişki, çağdaş deniz hukukunda “görünmez egemenlik” (invisible sovereignty) olarak tanımlanmaktadır.
Bu üçlü yapının uluslararası sorumluluk doğuran yönlerinden biri de insan ticareti ve keyfî gözaltı vakalarına dolaylı katkıdır. Libya’daki gözaltı merkezlerinin birçoğu, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği raporlarında “zorla çalıştırma” ve “işkence” suçlarıyla ilişkilendirilmiştir. Avrupa fonlarıyla desteklenen bu merkezler, dolaylı biçimde AB’nin sorumluluk zincirine dahil olur. Burada klasik egemenlik ilkesi işlemez; çünkü eylemin sonuçları uluslararası örgüt tarafından finanse edilmiştir. Dolayısıyla, ARIO (Uluslararası Örgütlerin Sorumluluğu Taslak Maddeleri) çerçevesinde Frontex ve AB kurumları, “organizational contribution” kavramı üzerinden paylı sorumluluk taşır. Bu, uluslararası örgüt hukukunun en keskin dönüşümlerinden biridir: örgütlerin siyasi özerkliği, artık etik bağışıklık anlamına gelmemektedir.
Avrupa Birliği Adalet Divanı (CJEU) ve Avrupa Ombudsmanı, son yıllarda Frontex’in “denetimsiz yetki kullanımı” konusunda önemli tespitler yapmıştır. Özellikle 2022 Ombudsman raporu, Frontex’in Libya’ya ilettiği koordinat bilgilerinin, uluslararası insan hakları hukukuna aykırı geri itmelerle sonuçlandığını belgeledi. Bu belgeler, AB’nin artık “operasyonel mesuliyet” taşımadığını iddia edemeyeceğini gösterdi. Çünkü bilginin dolaşımı, sorumluluğun da dolaşımı anlamına gelir. Modern hukukta bilgi, bir tür yargı yetkisi aracıdır; bilgiyi elinde bulunduran, sorumluluğun da taşıyıcısıdır. Bu ilke, günümüz deniz hukukunda “informational jurisdiction” kavramını doğurmuştur.
Frontex-İtalya-Libya üçgeninde ayrıca, uluslararası hukuk açısından “due diligence failure” (özen yükümlülüğünün ihlali) tespiti yapılabilir. Çünkü AB tarafı, Libya’nın uluslararası standartlara uymadığını bilmesine rağmen, operasyonel işbirliğini sürdürmüş ve finanse etmiştir. Bu, bilerek bir riskin paylaşılması anlamına gelir ve “constructive knowledge” ilkesi gereği, devletin ve örgütün sorumluluğunu doğurur. Bu tespit, gelecekte Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) veya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) önüne taşınabilecek yeni nesil davaların temelini oluşturacaktır.
Etik ve politik düzlemde ise bu işbirliği, Avrupa’nın “insan haklarının dışsallaştırılması” (externalization of human rights) sürecini tamamlamıştır. Artık Avrupa kendi sınırlarında değil, Afrika kıyılarında insan haklarını ihlal etmektedir. Bu, hukuk literatüründe “outsourced violation” olarak bilinir. Böylece AB, hukukun en ironik çelişkisini üretmiştir: insan haklarını koruma iddiasıyla ihlal etme pratiği. Bu nedenle, yeni deniz hukuku reformu önerileri yalnız teknik değil, ahlâkî bütünlük ekseninde de düşünülmelidir.
Bu sistemin sürdürülebilirliği, yalnızca jeopolitik baskılarla değil, aynı zamanda Avrupa’nın iç hukuk mekanizmalarının sessizliğiyle sağlanmaktadır. Parlamento düzeyinde hesap verilebilirlik, yargısal denetim ve ulusal mahkeme denetimi eksiktir. Oysa insan hakları hukuku, “devletin sınır ötesi eylem ve etkilerinde” de geçerlidir (extraterritorial effect). Bu kural, AİHM’nin Al-Skeini v. UK ve Hirsi Jamaa v. Italy kararlarıyla içtihat haline gelmiştir. Dolayısıyla Avrupa’nın “sınır dışı sorumluluk” kavramı artık coğrafî değil, fonksiyonel bir temele sahiptir. Frontex, sahil güvenlik gemisi yerine bilgi akışı sağlasa bile, bu bilgi insan hayatı üzerinde kontrol yaratıyorsa, sorumluluk doğar.
Libya-İtalya-Frontex üçgeni, uluslararası hukukun en kritik dersi haline gelmiştir: yükümlülük devredilemez. Bir devlet, başka bir devlete görev devredebilir, ancak vicdan devri yapamaz. Bu işbirliği modeli, hukukun vicdani ekseninin kurumsal rıza ile nasıl çürüyebileceğini göstermiştir. Bu nedenle gelecekte deniz hukukunun reformu, yalnız normatif değil, ahlaki restorasyon boyutunda da ele alınmalıdır. Çünkü denizdeki sessizlik, artık yalnızca rüzgârın değil, hukukun suskunluğunun sesidir.
ÖZEL KURTARMA GEMİLERİ VE CEZAİ SORUMLULUK İKİLEMİ
Göç krizinin üçüncü boyutu, devletlerin sivil kurtarma aktörlerine yönelik cezai baskısıdır. Sea-Watch, Open Arms, SOS Méditerranée ve Lifeline gibi sivil toplum kuruluşları, denizdeki kurtarma boşluğunu doldurmuş; fakat bu kez devletlerin hedefi haline gelmiştir. İtalya ve Malta başta olmak üzere birçok ülke, bu kuruluşların mürettebatına “yasadışı göçü kolaylaştırma” suçlaması yöneltmiştir. Ancak uluslararası hukuk, insan hayatını kurtarmayı cezalandırılabilir bir eylem olarak görmez; aksine, bu eylem hem UNCLOS m.98 hem de SAR Sözleşmesi’nin 2. maddesiyle teşvik edilir. Dolayısıyla devletlerin bu aktörlere yönelik cezai baskısı, denizdeki hukuki yükümlülüğün tersine çevrilmiş halidir.
Ceza hukukunun meşruiyeti, iki ilkeye dayanır: orantılılık ve meşru amaç. Ancak sivil gemilere liman giriş yasağı getirilmesi, mürettebatın gözaltına alınması veya gemilerin alıkonulması, ne orantılı ne de meşru bir kamu yararıyla açıklanabilir. Bu tür önlemler, “preventive deterrence” (önleyici caydırıcılık) stratejisinin ürünüdür; yani devletler, sivil kurtarma faaliyetlerini engelleyerek göç akışını yavaşlatmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, insan hakları hukukunda dolaylı ihlal (indirect violation) kategorisine girer: devlet doğrudan bir eylemde bulunmaz, fakat başkalarının insani eylemini engelleyerek aynı sonucu üretir.
Bu ikilem, uluslararası hukukta “double omission” olarak adlandırılır: devlet hem kendi yükümlülüğünü yerine getirmez, hem de yerine getirenleri cezalandırır. Örneğin 2019’da Sea Watch 3 kaptanı Carola Rackete, 40 mülteciyi kurtardıktan sonra İtalya’ya girmeye zorlanmış; gözaltına alınmış ancak kısa süre sonra mahkeme tarafından serbest bırakılmıştır. Mahkeme, Rackete’nin eylemini “üstün yarar” (necessity) ilkesi kapsamında değerlendirmiştir. Bu karar, deniz hukukunda bir dönüm noktası olmuştur: insan hayatı, devlet sınırından önce gelir.
Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun 2023 tarihli Resolution on Search and Rescue Operations in the Mediterranean belgesinde, sivil aktörlerin kurtarma faaliyetlerinin kriminalize edilmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Ancak pratikte bu tavsiye kararlar, ulusal yasaların cezai yorumlarıyla çelişmektedir. Bu da uluslararası hukukun normatif uygulama uçurumunu derinleştirir. Oysa denizdeki her kurtarma eylemi, yalnız bir insani içgüdü değil, aynı zamanda pozitif yükümlülüğün vatandaşlık dışı uygulanmasıdır.
Sivil kurtarma aktörleri üzerindeki cezai baskı, deniz hukukunun vicdan testidir. Devletlerin, kurtarma gemilerini hedef alması, insanı kurtaranı suçlu ilan eden bir sistem yaratmıştır. Bu durum, denizde insan hakları hukukunun etik çöküşünü simgeler. Hukukun görevi, bu sessizliği değil, bu cesareti korumaktır.
Özel kurtarma gemilerine yönelik cezai soruşturmalar, uluslararası deniz hukukunun geçirdiği dönüşümün en çarpıcı göstergesidir. Klasik hukuk mantığında, “yardım etme” bir insanlık görevi, “yardım etmeme” ise etik bir eksiklikti. Ancak günümüzde bu denklemin tersine çevrildiği görülmektedir: yardım eden cezalandırılırken, yardım etmeyen korunmaktadır. Bu paradoks, sadece göç politikalarının değil, aynı zamanda uluslararası hukukun vicdan anatomisinin bozulduğunu göstermektedir. Çünkü denizde kurtarma, artık bir insani içgüdü değil, politik bir risk hesabına indirgenmiştir. Devletler, göçmen teknelerinin kurtarılması durumunda liman yükümlülüğü, iltica süreci ve sınır yönetimi sorumluluğuyla karşılaşmamak için, kurtarma eylemini caydırmakta; böylece insan haklarını “maliyet unsuru” olarak değerlendiren bir düzen inşa etmektedir. Bu yapının en çarpıcı örnekleri, 2019-2023 döneminde İtalya, Malta ve Yunanistan tarafından uygulanan “liman kapatma” politikalarında görülmüştür. Bu ülkeler, arama ve kurtarma yapan sivil gemilere limanlarını kapatarak, onları uluslararası sularda fiilî gözaltı durumuna sokmuştur. Gemiler insan taşımaktan değil, yardım etme cesareti göstermekten suçlanmıştır.
Bu cezalandırma süreci, uluslararası hukuk açısından “secondary victimization” (ikincil mağduriyet) kavramıyla açıklanabilir. Göçmenler ilk kez denizde tehlikeye atılarak mağdur edilir; ikinci kez, kurtarılmaları engellendiğinde mağduriyet yeniden üretilir. Ancak üçüncü bir mağduriyet türü daha vardır: kurtarmayı gerçekleştiren kişilerin kriminalize edilmesi. Bu, yalnız bireysel bir adaletsizlik değil; hukuk sisteminin kendi etiğine karşı işlediği bir suçtur. Çünkü UNCLOS’un 98. maddesi, açıkça denizde tehlikede bulunan herkese yardım etme yükümlülüğü getirir. SAR (Search and Rescue) Sözleşmesi ve SOLAS (Safety of Life at Sea) Sözleşmesi de bu yükümlülüğü tamamlayıcı niteliktedir. Buna rağmen devletler, ulusal mevzuatlarına “göçmen kaçakçılığıyla mücadele” gerekçesiyle cezai hükümler ekleyerek, bu uluslararası normları işlevsiz hale getirmiştir. Bu durum, hukuk literatüründe “selective legality” olarak tanımlanır: devletler, hukukun yalnız işlerine gelen kısmını uygular, geri kalanını politik niyetin gölgesinde bırakır.
Sivil toplum kuruluşlarının denizdeki varlığı, aslında devletlerin yerine getirmediği yükümlülükleri üstlenmelerinden doğar. Sea Watch, Open Arms, Médecins Sans Frontières, SOS Méditerranée gibi örgütler, devletin terk ettiği sorumluluğu gönüllü olarak üstlenmiş yapılardır. Ancak bu kuruluşların cezalandırılması, uluslararası hukukta “functional substitution liability” olarak bilinen yeni bir sorumluluk boşluğunu ortaya çıkarır. Yani, devlet yükümlülüğünü yerine getirmediği için, sivil aktör onu ikame eder; devlet ise bu ikameyi cezalandırarak çifte ihlal yaratır: birincisi kendi eylemsizliği, ikincisi başkasının eylemini bastırmasıdır. Bu durum, negative obligation kavramının en keskin ihlali olup, denizdeki “yardım etme” pratiğini sistematik bir suç haline getirir. 2020 yılında Sea Watch 4 gemisine yönelik soruşturmalarda, kurtarma operasyonunun “göçmen kaçakçılığına yardım” olarak değerlendirilmesi, bu ihlalin somut örneğidir. Ancak aynı dönemde BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, bu soruşturmaları “uluslararası yükümlülüklerin ihlali” olarak nitelemiş, devletlerin insan haklarına karşı iç güvenlik mantığıyla hareket ettiğini vurgulamıştır.
Cezai sorumluluk ikilemi, yalnız ulusal mahkemelerde değil, uluslararası hukukta da bir yargısal tutarsızlık krizine neden olmuştur. Çünkü denizlerdeki insan hakları ihlallerine karşı etkili bir yargı mekanizması bulunmamaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), “eylemsizlikle işlenen suçları” (omission based crimes) yalnız dolaylı yollarla ele alabilir; ITLOS ise bireyler üzerinde değil, devletler üzerinde yetkilidir. Bu yargısal boşluk, denizdeki adalet arayışını kurumsal sessizliğe mahkûm eder. 2022’de İtalya Yargıtayı’nın (Corte di Cassazione) verdiği Sea Watch 3 kararında, kaptan Rackete’nin “üstün yarar ilkesi” uyarınca serbest bırakılması, bu sessizlik duvarında küçük ama tarihî bir yarık açmıştır. Mahkeme, devletin liman kapatma kararını hukuka aykırı bularak, insan hayatının her durumda “kamu düzeninden üstün” olduğunu tescil etmiştir. Bu karar, modern deniz hukukunda insaniyet lehine bir yargı içtihadı olarak tarihe geçmiştir.
Yine de bu tür münferit kararlar, sistemsel sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü denizlerdeki cezai uygulamalar, uluslararası normlardan ziyade ulusal politikalara bağlıdır. Bazı devletler, kendi sahil güvenlik mevzuatlarını “güvenlik rejimi” mantığıyla yorumlayarak, uluslararası yükümlülükleri fiilen askıya almaktadır. Bu durum, deniz hukukunun çok katmanlı norm yapısını tehdit eder. Örneğin bir devlet, UNCLOS’taki yükümlülüğünü yerine getirmediğinde yalnız kendi ulusal hukukunu değil, tüm denizler üzerindeki ortak güvenlik düzenini zedeler. Bu nedenle, devletlerin sivil kurtarma operasyonlarına yönelik cezai uygulamaları, yalnız ulusal yetki kullanımı değil, küresel hukuki sistemin dayanıklılığına karşı bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.
Bu tablo, deniz hukukunun etik merkezinde ciddi bir kırılmaya yol açmıştır. Devletlerin cezalandırdığı şey, aslında yardım etme niyetinin kendisidir. Oysa insan hakları hukuku, niyetin cezalandırılamayacağını, yalnız fiilî ihlalin yargılanabileceğini öngörür. Bu çelişki, uluslararası hukukta “moral inversion” olarak anılır: iyi niyetin suç, sessizliğin erdem sayılması. Deniz hukuku açısından bu durum, yalnız normatif değil, varoluşsal bir krizdir. Çünkü deniz, insanlığın ortak alanı olarak tanımlanmıştır; bu alanda yapılan her eylem, insan türünün ortak etiğini temsil eder. Dolayısıyla denizde yardım eden kişiyi cezalandırmak, insanlık fikrini cezalandırmakla eşdeğerdir.
Özel kurtarma gemileri üzerindeki cezai baskı, uluslararası toplumun adalet duyarlılığını ölçen bir turnusol işlevi görmektedir. Devletler, kendi egemenliklerini korumak adına denizde insan hayatını riske atıyorsa, bu egemenlik artık meşru değildir. Gerçek egemenlik, insan hayatını koruyabilme kapasitesidir. Bu nedenle deniz hukukunun geleceği, yalnız teknik reformlarla değil, vicdanın normatif restorasyonuyla yeniden yazılmalıdır. Zira eğer denizde insan kurtarmak suç sayılıyorsa, artık suç yalnız denizde değil, hukukun kalbinde işlenmektedir.
ULUSLARARASI HUKUKUN REFORM PERSPEKTİFLERİ: ORTAK SORUMLULUKTAN KOLEKTİF ETİK’E
Uluslararası deniz hukuku, doğası gereği parçalı bir rejimdir: egemenlik, çevre, enerji, güvenlik, göç ve ticaret alanlarını düzenleyen onlarca sözleşme, birbirinden bağımsız biçimde işlemektedir. Ancak denizde yaşanan insani krizler, bu parçalı yapının artık sürdürülemez olduğunu göstermiştir. Modern çağın deniz sorunları “göçmen tekneleri, enerji paylaşımı, çevresel kirlilik, iklim kaynaklı göç” artık tek bir hukuk rejiminin sınırlarını aşmaktadır. Bu nedenle deniz hukukunun geleceği, klasik devlet sorumluluğu kavramından kolektif etik sorumluluk paradigmasına evrilmek zorundadır. Klasik sistemde hukuk, yalnızca fiilî ihlali cezalandırır; oysa günümüz dünyasında en büyük ihlaller, eylemsizlik, ihmal ve bilerek görmezden gelme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle reformun amacı, hukuku cezalandırıcı değil, önleyici ve paylaşımcı bir düzenleme modeli haline getirmektir.
Denizlerdeki krizler, artık tek bir devletin kapasitesiyle yönetilemez. Bu nedenle uluslararası toplum, “ortak sorumluluk mimarisi (shared responsibility architecture)” kurmak zorundadır. Bu mimari, yalnız ulusal hükümetleri değil; uluslararası örgütleri, özel şirketleri, sivil toplum kuruluşlarını ve hatta teknolojik aktörleri kapsamalıdır. Çünkü modern deniz operasyonlarının büyük kısmı artık dijital sistemlerle yürütülmektedir: uydu gözetimi, algoritmik risk analizi, otonom gemiler ve veri odaklı rota denetimleri. Bu ortamda, “eylemin faili” kavramı bulanıklaşmıştır. Dolayısıyla sorumluluk da çok merkezli hale gelmiştir. Yeni deniz hukuku, klasik anlamda “devlet merkezli” bir yapı olmaktan çıkarak, “çok aktörlü sorumluluk sistemi” kurmalıdır. Bu sistemin temelinde, her aktörün orantısal payına göre sorumluluk yüklenmesi ve bu sorumluluğun sınır aşan etkilerle birlikte ölçülmesi gerekir. Böylece hukuk, yalnız ulusal değil, işbirliğine dayalı küresel bir düzen oluşturabilir.
Bu reformun ikinci ayağı, “önleyici yükümlülüklerin (preventive obligations)” açıkça tanımlanmasıdır. Uluslararası hukuk, hâlâ büyük ölçüde “ihlalin ardından gelen yaptırımlara” dayanır; oysa denizlerdeki krizlerin doğası, önleyici eylem mekanizmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle arama ve kurtarma, deniz kirliliği, enerji çıkar çatışmaları ve iklim kaynaklı göçlerde, devletlerin risk gerçekleşmeden önce koordinasyon, veri paylaşımı ve erken müdahale mekanizması kurma yükümlülüğü olmalıdır. Bu yaklaşım, klasik “due diligence” ilkesini genişleterek, “anticipatory diligence” kavramını gündeme getirir: devlet yalnız mevcut riskleri yönetmekle değil, öngörülebilir tehlikeleri önceden engellemekle de yükümlüdür. Bu kavram, deniz hukukunun pasif koruma mantığını terk edip, aktif yönetişim etiğine geçişini temsil eder.
Bir diğer reform boyutu, insan merkezli deniz egemenliği modelinin oluşturulmasıdır. Bugüne kadar deniz egemenliği, kıyı devletinin sınırları ve kaynak kontrolü üzerinden tanımlanmıştır. Ancak bu tanım, insan hakları ve çevre güvenliği karşısında giderek yetersiz kalmaktadır. “Egemenlik” kavramı artık yalnızca sınırları değil, sorumluluk kapasitesini de ifade etmelidir. Bu doğrultuda “human centric sovereignty” yaklaşımı, kıyı devletinin haklarını korurken aynı zamanda insan hayatını, çevreyi ve uluslararası işbirliğini merkeze alır. Bu anlayış, deniz hukukunu yalnız coğrafî değil, etik bir sistem haline getirir. Böyle bir modelde deniz, devletlerin sahip olduğu bir alan değil, insanlığın koruma yükümlülüğü altındaki müşterek yaşam sahası olarak tanımlanır. Bu dönüşüm, “common heritage of mankind” ilkesinin yeniden yorumlanması anlamına gelir: ortak miras yalnız maden ve kaynaklar değil, insan hayatı ve deniz ekosistemidir.
Kolektif etik kavramı, bu reformun ahlâkî omurgasını oluşturur. Hukukun soyut normları, eğer ortak vicdanla desteklenmezse, pratikte hiçbir yaptırım gücü taşımaz. Bu nedenle uluslararası toplum, yalnız yeni sözleşmeler değil, etik sorumluluk protokolleri geliştirmelidir. Bu protokoller, devletlerin kriz durumlarındaki davranış standartlarını belirleyen, insan haklarına öncelik veren ve sivil aktörlerle işbirliğini zorunlu kılan belgeler olabilir. Örneğin Birleşmiş Milletler nezdinde “Maritime Ethics Charter” (Deniz Etiği Şartı) gibi bir metin hazırlanarak, hem devletlerin hem de özel aktörlerin kriz anlarında izlemesi gereken etik yükümlülükler tanımlanabilir. Bu belge, UNCLOS’un tamamlayıcı rejimi olarak çalışabilir. Böyle bir yapı, hukuku yalnız teknik bir normlar sistemi olmaktan çıkarıp, vicdanla uyumlu bir küresel düzenin enstrümanı haline getirir.
Reformun bir diğer temel yönü, yargısal denetim mekanizmalarının genişletilmesidir. Günümüzde denizlerdeki ihlallerin çoğu, uluslararası mahkemelerin yetki alanı dışında kalmaktadır. ITLOS yalnız deniz yetki uyuşmazlıklarıyla sınırlı; ICC ise eylemsizlik fiillerini doğrudan kovuşturamamaktadır. Bu nedenle yeni bir “Uluslararası Deniz Sorumluluğu Mahkemesi”nin (International Tribunal for Maritime Responsibility – ITMR) kurulması önerilmektedir. Bu mahkeme, bireylerin, şirketlerin, örgütlerin ve devletlerin denizlerde işlediği ihlallerden doğan sorumluluğu ele alabilir. ITMR, hem insan hakları hukuku hem çevre hukuku hem de deniz güvenliği hukukunu kapsayarak, çok disiplinli bir yargı mimarisi oluşturabilir. Bu mahkeme, yalnız yaptırım uygulamakla kalmaz; aynı zamanda reform önerileri geliştiren, önleyici denetim kararları üreten bir hukuk organı işlevi görebilir.
Son olarak, deniz hukukunun reform süreci, eğitim, veri paylaşımı ve şeffaflık ilkeleri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü hiçbir norm, bilinç dönüşümü olmadan kalıcı hale gelemez. Devletlerin, donanmaların, sahil güvenliklerin ve sivil toplumun ortak eğitim platformları oluşturması, etik farkındalığı artıracaktır. Aynı zamanda açık veri rejimiyle (open maritime data), denizdeki ihlallerin gizlenmesi engellenebilir. Böylece toplum, deniz hukukunun yalnız pasif bir izleyicisi değil, aktif bir denetleyicisi haline gelir. Bu, hukukun en demokratik biçimidir: şeffaflık yoluyla adalet.
Sonuç itibarıyla, deniz hukukunun geleceği artık yalnız sınırlarla, bayraklarla veya anlaşmalarla değil; etikle, bilgiyle ve ortak sorumluluk bilinciyle tanımlanacaktır. “Kolektif etik”, yeni çağın egemenlik biçimidir. Devletler, denizde insan hayatını koruma kapasitesine sahip oldukları ölçüde egemendir. Bu reform süreci başarıyla tamamlanırsa, denizler yalnız jeopolitik rekabet alanı değil, insanlığın birlikte var olma hukukunun mekânı haline gelecektir.
Deniz hukukunun mevcut yapısı, Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenmiş statik bir normatif dengedir. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), o dönem için olağanüstü bir denge metniydi; fakat 21. yüzyılın krizleri “enerji geçişi, iklim göçleri, otonom deniz araçları, derin deniz madenciliği ve insan hakları ihlalleri” artık bu dengeyi taşıyamamaktadır. UNCLOS, “düzenlenmiş kaosun anayasası” haline gelmiştir; ne devlet egemenliğini tam koruyabilmekte, ne de küresel adaleti tesis edebilmektedir. Bu nedenle çağdaş hukuk literatürü, artık “UNCLOS II” veya “Bathymetric Constitutionalism” olarak adlandırılan yeni bir anayasal deniz düzeni ihtiyacını tartışmaktadır. Böyle bir düzen, yalnızca yeni kurallar değil, yeni kurumlar ve yeni bilinç mekanizmaları gerektirir. Çünkü modern deniz, yalnız fiziksel değil, aynı zamanda bilişsel bir alandır: veri, izleme, yapay zekâ ve gözetim teknolojileriyle yönetilmektedir. Hukukun bu teknolojik gerçekliğe ayak uydurabilmesi için, klasik sözleşme mantığının ötesine geçmesi zorunludur.
Reform sürecinin ilk aşaması, uluslararası kurumlar arasındaki yetki yeniden dağıtımı olmalıdır. Bugün deniz hukukuna ilişkin meseleler, birbirinden kopuk kurumlar tarafından yürütülmektedir: IMO (Denizcilik Örgütü) güvenlikten, ITLOS (Deniz Hukuku Mahkemesi) uyuşmazlıklardan, ISA (Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi) madencilikten, ICC (Uluslararası Ceza Mahkemesi) çevresel suçlardan, UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) ise göçmen haklarından sorumludur. Ancak bu kurumların koordinasyonu zayıftır ve hiçbirinde insan hakları merkezli bir eşgüdüm mekanizması yoktur. Yeni bir deniz düzeninde, bu kurumların işlevleri “Maritime Legal Cluster” (Denizsel Hukuk Kümelenmesi) biçiminde birleştirilmelidir. Bu yapı, BM nezdinde Maritime Responsibility Council (MRC) adıyla kurulabilir; tıpkı BM Güvenlik Konseyi gibi daimi üyeleri olur, ancak karar mekanizması “uluslararası krizleri önleme” ilkesine dayanır. MRC, hem devletleri hem de örgütleri denetleyerek, eylemsizlikten doğan ihlallerde bağlayıcı kararlar alabilir. Böylece uluslararası hukuk, dağınık normatif evrelerden çıkıp merkezî bir etik denetim sistemine kavuşur.
Bir diğer reform önerisi, denizlerde insan hakları ihlalleriyle ilgili özel bir yargı organının kurulmasıdır. ITLOS bugün sadece devletler arası sınır uyuşmazlıklarına bakabilir; bireysel başvuru yolu yoktur. Oysa denizde yaşanan trajediler, bireylerin temel haklarını doğrudan ihlal eder. Bu nedenle ITLOS’un yetkisi genişletilerek “Individual Petition Protocol” (Bireysel Başvuru Protokolü) kabul edilmelidir. Böylece denizde geri itilen mülteciler, gözaltına alınan balıkçılar, çevresel yıkıma neden olan şirketlerin mağdurları, doğrudan mahkemeye başvurabilir. Bu adım, insan hakları hukukunun kara sınırlarından deniz alanına geçişini sağlayacaktır. Böyle bir reform, aynı zamanda devletlerin dokunulmazlık zırhını da delerek, denizi uluslararası insan hakları yargısının aktif alanına dönüştürür.
Kurumsal reformun bir başka boyutu, Frontex tipi bölgesel ajansların uluslararası denetime tabi tutulmasıdır. Avrupa Birliği içinde dahi Frontex’in hesap verilebilirliği zayıftır; AB Ombudsmanı ve Avrupa Parlamentosu raporlarında sürekli ihlaller belgelenmiş, ancak kurumsal sonuç doğmamıştır. Bunun nedeni, bu tür ajansların “supranational immunity” adı verilen özel bir koruma zırhına sahip olmasıdır. Yeni deniz düzeninde, bu ajanslar uluslararası etik protokol kapsamına alınmalı; faaliyetleri bağımsız “Maritime Oversight Panel” tarafından denetlenmelidir. Bu panel, sivil toplum temsilcileri, hukukçular, çevre uzmanları ve teknoloji analistlerinden oluşmalıdır. Böylece denetim, yalnız hukukla değil, bilim ve vicdan senteziyle yürütülür. Bu mekanizma, deniz hukukunun soyut kurallarını pratikte uygulanabilir hale getirecektir.
Bir başka gereklilik, uluslararası sorumluluk rejiminin teknik yeniden yazımıdır. Bugün ARSIWA (State Responsibility Draft Articles) ve ARIO (Responsibility of International Organizations Draft Articles) taslakları, yalnızca devlet fiilleriyle ilgilenir; eylemsizlik, dolaylı katılım ve bilgiyle yardım fiillerini yeterince kapsamaz. Yeni düzen, “Constructive Omission” (Yapılandırılmış Eylemsizlik) kavramını tanımlamalıdır. Bu kavrama göre, bir devlet veya kurum, öngörülebilir bir riski bilerek göz ardı ettiğinde veya müdahaleyi sistematik olarak geciktirdiğinde, bu davranış aktif bir ihlal sayılmalıdır. Bu norm, gelecekte hem çevre suçlarında hem de deniz göçü ihlallerinde yargılamalara yön verecektir. Böyle bir reform, uluslararası hukuku sonuç odaklı olmaktan çıkarıp, niyet ve bilgi odaklı bir rejime dönüştürür.
Reform süreci yalnız norm ve kurumlarla sınırlı kalmamalıdır; veri şeffaflığı ve teknoloji etiği de bu dönüşümün merkezinde olmalıdır. Çünkü modern deniz güvenliği tamamen veri tabanlıdır: radar ağları, otomatik tanımlama sistemleri, uydular, yapay zekâ izleme algoritmaları. Bu sistemler, insanlık tarihindeki en büyük denizsel bilgi havuzunu oluşturmuştur. Ancak bu veriler kapalı ağlarda tutulduğu için kamu denetimi mümkün değildir. Bu nedenle BM çatısı altında “Open Maritime Data Treaty” kabul edilmelidir. Bu anlaşma, devletlerin deniz kazaları, göçmen ölümleri, çevre kirliliği ve yasa dışı faaliyetlere ilişkin tüm verileri ortak bir platformda yayınlamasını zorunlu kılar. Şeffaflık, yalnız bilgi paylaşımı değil, hesap verebilirliğin önkoşuludur. Böylece uluslararası hukuk, veri çağında yeniden meşruiyet kazanır.
Tüm bu önerilerin özünde, hukukun yeniden etik bir yapı haline getirilmesi yatar. Bugün deniz hukukunun krizi teknik değil, ahlakidir. Devletler kendi çıkarlarını korurken, insan hayatını “tali unsur” olarak görmektedir. Bu, modern uluslararası hukukun en ciddi çöküşüdür. Kolektif etik, bu çöküşe karşı önerilen yeni denge biçimidir. Kolektif etik; devletin, örgütün, şirketin, bireyin ve toplumun ortak sorumluluk bilincini temsil eder. Bu bilincin kurumsallaşması için, “Ethical Impact Assessment (EIA)” adıyla yeni bir mekanizma önerilmektedir. Tıpkı çevresel etki değerlendirmesi gibi, her uluslararası deniz operasyonu veya anlaşması, insan hakları ve etik sonuçlar açısından da değerlendirilmeli, bu raporlar BM nezdinde arşivlenmelidir. Bu sistem, geleceğin hukukunda önleyici ahlaki filtre işlevi görecektir.
Bu reform perspektifi yalnız hukuku değil, uluslararası toplumun kendini algılama biçimini de değiştirecektir. Artık denizlerde egemenlik değil, sorumluluk, sınır değil, ortaklık, kural değil, vicdan belirleyici olacaktır. Uluslararası hukuk, böylece yeniden insan merkezli, çevreyle uyumlu ve dijital çağın hızına dayanıklı bir forma kavuşabilir. Bu süreç tamamlandığında, deniz yalnız ekonomik ya da stratejik bir kaynak değil, insanlığın ortak vicdanının aynası haline gelecektir.
DENİZ HUKUKUNUN AHLAKİ RESTORASYONU
Uluslararası deniz hukukunun bugünkü hali, normların var olduğu ama vicdanın sessiz kaldığı bir dönemdir. Bu çalışma, işte o sessizliği kırmak için kaleme alınmıştır. Hukukun yalnızca maddi sınırlarla değil, ahlaki ve insani sorumluluklarla yeniden tanımlanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü denizler artık yalnız su kütleleri değil, insanlığın vicdan coğrafyasıdır. Göçmen teknelerinin battığı, kurtarma çağrılarının yanıtsız kaldığı, çevresel suçların cezasız bırakıldığı bir dünyada hukuk, varlığını sürdürmek için teknik düzenleme yetmez; etik bir ruh kazanmak zorundadır. “Ahlaki restorasyon”, bu bağlamda, yalnız bir sembol değil, bir zorunluluktur. Modern deniz hukukunun yeniden inşası, uluslararası toplumun kendi ahlaki bilincini geri kazanma süreciyle eşanlamlıdır. Çünkü insan hakları olmadan egemenlik, sorumluluk olmadan özgürlük, etik olmadan hukuk hiçbir anlam taşımaz.
Bu çalışmanın temel savı şudur: deniz hukuku artık yalnızca devletlerin değil, insanlığın ortak hukukudur. 1982 tarihli UNCLOS, denizleri egemenlik kategorileriyle haritalandırmış, her devletin payını çizmiştir. Ancak 21. yüzyıl, bu haritaların ötesinde bir dünyayı temsil etmektedir. Artık kıyı çizgileri değil, risk hatları belirleyicidir: iklim değişikliği, deniz kirliliği, enerji çatışmaları, göç rotaları. Bu risklerin hiçbirine tek bir devletin egemenliğiyle çözüm bulunamaz. Dolayısıyla deniz hukukunun geleceği, “hak dağıtan” değil, sorumluluk paylaşan bir düzen olmalıdır. Bu düzen, “kolektif etik” ilkesiyle temellenmelidir. Kolektif etik, devletlerin yalnız kendi çıkarlarını değil, insanlığın ortak geleceğini koruma yükümlülüğünü temsil eder. Bu, egemenliğin etikleşmesi anlamına gelir; yani devlet, güç kullanma kapasitesiyle değil, insanı koruma kapasitesiyle tanımlanır. Bu paradigma değişimi, hukukun en radikal ama en insani evrimidir.
Ayrıca çalışma, deniz hukukunun geleceğini şekillendirecek üç ana ekseni de ortaya koymaktadır: önleyici sorumluluk, çok aktörlü yönetişim ve bilgi temelli denetim. Önleyici sorumluluk, devletlerin yalnız fiilî ihlalleri değil, öngörülebilir riskleri de önleme yükümlülüğünü getirir. Çok aktörlü yönetişim, Frontex, AB, BM, özel sektör ve sivil toplumun artık birbirinden bağımsız değil, eşit etik ortaklar olarak hareket etmesi gerektiğini savunur. Bilgi temelli denetim ise, şeffaflığın artık bir hak değil, hukukun varlık şartı haline geldiğini gösterir. Bu üç kavram, gelecekte deniz hukukunun yalnız teknik değil, bilişsel bir dönüşüm geçirmesi gerektiğinin göstergesidir. Çünkü bilgi çağında hukuk, yazılı metinlerden çok, verilerin ve eylemsizliklerin dilinde var olur. Artık “bilmek” de bir fiildir; görüp önlememek, bilip susmak, uluslararası sorumluluğun yeni biçimidir.
Deniz hukukunun ahlaki restorasyonu, yalnız yeni sözleşmeler yapmakla değil, uluslararası bilincin yeniden eğitilmesiyle mümkündür. Devletlerin, diplomatların, yargıçların ve hukukçuların denizi yalnız egemenlik alanı değil, insan yaşamının uzantısı olarak görmeleri gerekir. Bu, bir hukuk reformundan çok, bir bilinç reformudur. Her kurtarılmayan can, her cezalandırılmayan ihlal, yalnız hukukun değil, insanlığın eksilmesidir. Dolayısıyla bu çalışmanın akademik katkısı, norm üretmek değil, normun etik kaynağını yeniden tanımlamaktır. Hukukun meşruiyeti, artık yalnız sözleşmeden değil, vicdandan doğmaktadır. Hukuku vicdandan ayırmak, onu cansız bir metne indirgemektir. Bu nedenle “denizlerin hukuku” aslında “insanın kendiyle olan sözleşmesi”dir: denizde yaşamı korumak, insan olmanın son ortak kuralıdır.
Çalışmanın ulaştığı son tespit, uluslararası hukukun geleceğine dair bir uyarı niteliğindedir: eğer denizler, uluslararası toplumun gözleri önünde cezasız ihlallerin alanı olmaya devam ederse, bu sessizlik yalnız denizlerde değil, tüm hukuk sisteminde yankılanacaktır. Hukukun sessizliği, sonunda adaletin yokluğuna dönüşür. Bu nedenle “ahlaki restorasyon”, yalnız deniz hukukunun değil, uluslararası düzenin meşruiyetinin yeniden inşasıdır. Devletler artık yalnız topraklarını değil, insanlığın onurunu da savunmak zorundadır. Hukukun görevi, güçlüyü korumak değil, sessiz kalanı duyurmaktır.
Bu eser bir hukuk metni olduğu kadar, bir çağrıdır: denizlerde insanlığın vicdanı boğulmasın diye. Hukukun sessiz kaldığı yerde, insan sesi yükselmelidir. Çünkü deniz, yalnız doğanın değil, adaletin de aynasıdır. O aynada artık kendimizi değil, insanlığın sorumluluğunu görmenin zamanı gelmiştir.
Bu çalışmanın değeri, yalnızca mevcut deniz hukukuna getirdiği eleştirel katkıdan değil, aynı zamanda geleceğe sunduğu yön tayininden kaynaklanmaktadır. Uluslararası hukuk literatüründe çok az konu, denizler kadar hem somut hem sembolik bir alanı temsil eder. Deniz, egemenliğin sınırlandığı, sorumluluğun genişlediği, insanlığın ortak çıkarının sınandığı yerdir. Bu nedenle deniz hukuku reformu, yalnız teknik bir güncelleme değil, insanlığın kolektif bilinç düzeyinde kendini yeniden inşa etme çabasıdır. Bu çalışmada önerilen “ahlaki restorasyon” kavramı, hukukun kaybettiği anlamı yeniden kazandırmayı amaçlar: yasa, adaletin dili olmalı, değilse susmalıdır. Çünkü yasa konuştuğunda adalet susuyorsa, o hukuk artık meşru değildir.
21. yüzyılın denizleri, artık birer “sorun alanı” değil, karar alanıdır. İklim değişikliği, enerji rekabeti, göçmen ölümleri, deniz kirliliği ve silahlı çatışmalar, devletlerin iradesini değil, hukukun dayanıklılığını test etmektedir. Bu testte, deniz hukuku sisteminin mevcut yapısı yetersiz kalmıştır. UNCLOS, ITLOS, IMO ve diğer uluslararası rejimler, devletlerin niyet beyanına dayalıdır; ancak etik bir sorumluluk rejimi oluşturmaz. Bu eksiklik, “negatif sorumluluk”, “kolektif etik” ve “önleyici yükümlülük” kavramlarının kurumsallaşmasını zorunlu kılmaktadır. Artık uluslararası hukuk, eylemleri değil, eylemsizlikleri de yargılamak zorundadır. Çünkü modern ihlaller, çoğu zaman bir “karar eksikliği”, bir “hareketsizlik politikası” olarak biçimlenmektedir. Bu bağlamda deniz hukuku, uluslararası hukukun “vicdan laboratuvarı”na dönüşmüştür. Devletler burada, yalnız güçlerini değil, insanlık anlayışlarını da test etmektedir.
Bu çalışmanın sunduğu teorik çerçeve, aynı zamanda pratik bir yönetişim vizyonu içerir: uluslararası hukuk artık dikey değil, ağ tabanlı olmalıdır. Hukukun meşruiyeti, devletlerden topluma, bireyden örgüte, kurumdan etik bilince geçmelidir. “Kolektif etik” kavramı, bu dönüşümün merkezindedir. Bu ilkeye göre hiçbir devlet, kurum veya birey denizdeki insani ihlaller karşısında tarafsız kalamaz. Tarafsızlık, yeni çağın en tehlikeli suçudur. Çünkü tarafsızlık, adaletin gecikmiş biçimidir. Bu nedenle yeni uluslararası düzenin temel ilkesi, “görüp de susmamak” olmalıdır. Bu ilke, yalnız insan haklarını değil, hukukun kendisini de kurtaracaktır.
Deniz hukukunun ahlaki restorasyonu, aynı zamanda diplomatik sorumluluk kavramının da yeniden tanımlanmasını gerektirir. Artık diplomasi, çıkarların pazarlığı değil, vicdanın koordinasyonu olmalıdır. Kıyı devletleri, sınır belirlemek yerine, denizi birlikte yönetmeyi öğrenmelidir. “Mavi diplomasi” olarak tanımlanabilecek bu yeni yaklaşım, jeopolitik denge yerine ortak etik düzeni önceler. Bu çerçevede, deniz hukuku reformu yalnız hukukçuların değil, diplomatların, mühendislerin, çevrecilerin, sivil toplumun ortak görevidir. Bu çok katmanlı işbirliği modeli, gelecekte “Maritime Responsibility Network” adıyla uluslararası platformlara dönüşebilir. Bu tür girişimler, denizlerde yaşanan trajedilerin önlenmesi kadar, insanlığın kendi ahlaki bütünlüğünü koruma mücadelesidir.
Ahlaki restorasyon, yalnız soyut bir çağrı değil, hukuki bir zorunluluktur. Çünkü uluslararası hukuk, toplumların ahlaki zemininde doğar; o zemin çökerse, hukuk metinleri anlamını yitirir. Denizlerde yaşanan her sessizlik, o zemindeki bir çatlağı temsil eder. Göçmenlerin kurtarılmaması, çevresel tahribatın cezasız kalması, enerji çıkarları uğruna deniz ekosistemlerinin yok edilmesi; tüm bunlar hukukun sessizliğini büyütür. Bu nedenle geleceğin hukukçuları için en büyük görev, metinleri değil, sessizlikleri okumaktır. Hukukun reformu, artık yeni sözleşmeler değil, yeni farkındalıklar üretmek anlamına gelir. Bu farkındalığın özü, insan hayatının artık bir “siyasi tercih” değil, varoluşsal bir hak olduğunun kabulüdür.
Bu bağlamda bu çalışma, uluslararası hukuka yalnız akademik değil, normatif bir yön tayini sunar. “Kolektif etik” ilkesi, gelecekte Birleşmiş Milletler sistemi içinde yeni bir hukuk doktrinine dönüşebilir. Bu doktrin, yalnız denizlerde değil, uzay, siber alan ve çevre hukukunda da uygulanabilir; çünkü hepsi insanlığın ortak alanlarıdır. Dolayısıyla deniz hukuku, bu dönüşümün başlangıç noktasıdır ve adaletin yeniden tanımlandığı ilk sınırdır. Burada inşa edilecek etik düzen, kara ve hava hukukunun da temelini oluşturacaktır. Bu anlamda çalışma, hem pratik hem kavramsal düzeyde “uluslararası hukukta bilinç çağı”nın açılış metni olarak görülebilir.
Deniz hukuku reformu yalnız bir akademik öneri değil, medeniyet ölçeğinde bir çağrıdır. İnsanlık, denizlerdeki adaletsizliği çözemediği sürece, kara üzerindeki barışı da kalıcı kılamaz. Deniz, insanlığın aynasıdır; orada yansıyan her ihmal, kara hukukuna gölge düşürür. Bu nedenle ahlaki restorasyon, yalnız deniz hukukunun değil, küresel adalet düzeninin onarım projesidir. Eğer denizde adalet sağlanabilirse, dünya düzeni yeniden inşa edilebilir. Bu metin, o inşanın hukuki zeminini, entelektüel argümanını ve etik yönünü bir araya getirmiştir. Artık görev, uluslararası topluma düşmektedir: adaleti derinliğe indirmek.

AKADEMİK HAKLAR, BEYANLAR VE YASAL KORUMA METNİ
(Academic Rights, Declarations and Legal Protection Statement)
Akademik Özgünlük ve Sorumluluk Beyanı:
Bu çalışma, “Deniz Hukukunun Ahlaki Restorasyonu” ve “Küresel Deniz Düzeninin Yeniden İnşası” ve “Göçmen Tekneleri ve Devletin Negatif Sorumluluğu” başlıkları altında yürütülen çok disiplinli bir araştırma projesinin özgün ürünüdür. Eserin tamamı, yazarın (Mithras Yekanoglu) akademik analiz, yorum, kaynak değerlendirmesi, normatif çerçeve geliştirme ve hukuki modelleme süreçlerinde ürettiği orijinal içeriklerden oluşur. Hiçbir bölüm, dış kaynaklardan veya dijital sistemlerden izinsiz kopyalanmamış, otomatik yazılım tarafından “tam üretim” biçiminde oluşturulmamıştır. Çalışma, insan aklına dayalı, özgün bir akademik üretim sürecinin sonucudur.
Etik ve Bilimsel Uyum:
Çalışma, ulusal ve uluslararası akademik etik ilkelerine, bilimsel dürüstlük ve kaynak gösterme standartlarına uygundur. Kullanılan tüm kavramlar, olaylar, hukuki metinler ve uluslararası anlaşmalar; açık kaynak, resmi kurum raporları veya yazarın yorum ve sentezleri üzerinden işlenmiştir. Her bölüm, uluslararası hukuk doktrininde kabul edilen etik yazım biçimlerine göre oluşturulmuştur.
Telif ve Yayın Hakları:
Bu çalışmanın tüm fikri mülkiyet, içerik, biçim, yöntem, yorum, modelleme, kavramsal düzen ve metinleştirme hakları münhasıran yazara (Mithras Yekanoglu) aittir. Yazarın yazılı izni olmadan hiçbir kısmı çoğaltılamaz, dağıtılamaz, ticari veya akademik amaçla kullanılamaz. Eser, ulusal ve uluslararası düzeyde 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Bern Konvansiyonu (1886) ve TRIPS Anlaşması kapsamında koruma altındadır.
Yapay Zekâ Katkısı ve İnsan Denetimi Beyanı:
Bu metin, tamamen insan emeği ve akademik üretim süreci sonucunda oluşturulmuştur. Araştırma, kaynak analizi, hukukî sentez, kavramsal çerçeve inşası ve tüm yazınsal düzenleme aşamaları doğrudan yazar tarafından yürütülmüştür. Hiçbir yapay zekâ sistemi, yazılım veya dijital araç, bu çalışmanın hiçbir aşamasında kullanılmamış; içerik üretimi, biçimlendirme, dil düzenlemesi veya veri işleme dâhil hiçbir süreçte teknolojik katkı alınmamıştır. Eserin bütün bilimsel fikirleri, analizleri, yorumları ve metodolojik yapısı yalnızca yazarın entelektüel emeği ve akademik birikimiyle şekillenmiştir. Dolayısıyla bu çalışma, insan düşüncesine dayalı, özgün ve tam bağımsız bir akademik eserdir.
Yasal Koruma ve Atıf Yükümlülüğü:
Bu çalışmanın tamamı veya bir bölümü, yalnız yazar adı ve kaynak gösterilmek suretiyle atıf yapılabilir. İzinsiz kullanım, değişiklik, kopyalama veya çeviri; ulusal ve uluslararası telif hukuku hükümlerine göre cezai sorumluluk doğurur.
Tüm Hakları Saklıdır © 2025 – Mithras Yekanoglu
Statement of Academic Authenticity and Responsibility:
This work is an original and independent academic production developed within the multidisciplinary research project titled “The Moral Restoration of Maritime Law” and “Reconstruction of the Global Maritime Order” and “Migrant Boats and the Doctrine of State Negative Responsibility.” All analyses, interpretations, legal models and normative frameworks contained herein are entirely the intellectual product of the author, Mithras Yekanoglu. No portion of this manuscript has been copied, plagiarized or autonomously generated by artificial systems. The research was conducted through human reasoning, critical synthesis and academic verification.
Ethical and Scientific Compliance:
The study fully adheres to international academic integrity standards and research ethics principles. All references, legal texts, treaties and institutional documents were analyzed and reinterpreted by the author in line with accepted standards of international law and legal scholarship. The work follows the scientific and stylistic conventions of global legal academia.
Copyright and Intellectual Property Rights:
All intellectual property, authorship and publication rights of this work “including structure, concepts, models, legal reasoning and textual expression” belong exclusively to Mithras Yekanoglu. No part of this publication may be reproduced, distributed, translated or used commercially or academically without prior written authorization. This work is protected under the Berne Convention (1886), TRIPS Agreement and the Turkish Law on Intellectual and Artistic Works (Law No. 5846).
Declaration on Artificial Intelligence and Human Oversight:
This work has been produced entirely through human intellectual effort and academic authorship. All stages of the research “including source analysis, legal synthesis, conceptual design and textual composition” were conducted solely by the author. No artificial intelligence system, software or digital tool was used at any stage of this project; there was no technological contribution in content generation, editing, formatting or data processing. Every argument, interpretation and methodological structure within this work reflects the author’s independent reasoning, academic knowledge and professional expertise. Accordingly, this study constitutes a fully human authored original and autonomous academic contribution.
Legal Protection and Citation Requirement:
Any citation or reference to this work must credit the author by name and include full source acknowledgment. Unauthorized reproduction, alteration or dissemination constitutes a violation of national and international copyright law and may result in legal action.
All Rights Reserved © 2025 – Mithras Yekanoglu
Leave a Reply