by Mithras Yekanoglu

Bazen içimde, dünyadaki bütün olasılıkların bana ait olabileceği duygusuyla uyanıyorum. Sanki her sabah başka bir yaşamın kapısına bırakılmış gibi. Fakat ne zaman birine adım atsam, diğerleri uzaklaşıyor. Olmak istediğim her şey, bir diğerini imkânsız kılıyor. Zaman yalnızca tek bir yönü taşıyor; ama ben, bütün yönlerde aynı anda yürümek istiyorum. Kimi zaman bir deniz bilimci kadar sabırlı, kimi zaman bir filozof kadar yorgun, kimi zamansa sadece bir çocuk kadar meraklıyım. Fakat hiçbirinde tamamlanmıyorum. Çünkü her birinin içinde diğerinin eksikliğini duyuyorum.
Hayat, bir seçimin değil, bir kaybın diğer adıdır. Her “evet”, binlerce “hayır”ın sessizliğini taşır. Ben her sabah bir bedenin sınırlarına uyanıyorum ama zihnim, binlerce varlığın yankısını taşıyor. Bir gün yazmak istiyorum, diğer gün susmak. Bir gün dağlara gitmek, diğer gün denize dönmek. Bir gün dünyayı kurtarmak, diğer gün sadece bir odada kendi kendimi anlamak istiyorum. Ve her isteğin içinde bir başka hayatın hayaleti dolaşıyor.
Belki de insan, olamayacağı bütün halleriyle tanımlanır. Olmak istediklerimizin toplamı değiliz; olamadıklarımızın gölgesiyiz. Bu yüzden zaman daralıyor. Zaman bir ırmak değil, bir bıçak. Her geçişte bir parçamı kesiyor, bir olasılığı elimden alıyor. Yine de bütün ihtimalleri içimde taşımaktan vazgeçemiyorum. Çünkü hayat, sınırlılığını kabullenemeyen bir bilincin en güzel trajedisidir.
Olmak İsteyen Zihin
Zihin, hiçbir zaman yalnızca bir kimlikle yetinmiyor. Sanki her sabah yeniden doğuyor, her uykuda ölüyormuş gibi. Her gün başka bir hayatın ihtimaliyle uyanıyorum; başka bir ülkenin, başka bir dilin, başka bir benliğin çağrısı geliyor içimden. Bazen bir diplomatın cümlelerinde konuşuyorum, bazen bir şairin sessizliğinde kayboluyorum. Bir bilim insanı kadar analitik, bir sanatçı kadar dağınık olabiliyorum. Ama hiçbir hâlimde bütünüyle ben değilim. Çünkü “ben” dediğim şey, o hâllerin arasında kalan boşluk.
Zihin sürekli genişliyor ama beden aynı kalıyor. Ve bu, insanın taşıyabileceği en keskin çelişki. Düşüncelerim evrenin sınırlarına kadar uzanabiliyor ama adımlarım hâlâ yeryüzüne mahkûm. Zihnimde on bin farklı ihtimal var ama gün yalnızca yirmi dört saat. Her saat birini seçtiğimde, diğer dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu kaybediyorum. İşte bu yüzden hiçbir zaman “yeterli” bir benlik hissi oluşmuyor. Her seçim bir eksiklik yaratıyor; her başarı başka bir hayalin mezarı oluyor.
İnsan, kendi potansiyelinin ağırlığı altında ezilen tek canlıdır. Her ihtimali hayal eder ama hiçbirini tam yaşayamaz. Çünkü zihin, sonsuzluğu ister ama zaman, adaletli değildir. Her saniye bir doğum kadar kıymetli, bir ölüm kadar keskindir. Bu yüzden hiçbir hayat, zihnin genişliğine sığmaz. Zihin çoktur; hayat bir. Ve bir, her zaman azdır.
Bazen düşünüyorum: Gerçekten yaşamak mı istiyorum, yoksa sadece “her şeyi bilmek” mi? Çünkü bilmek de bir tür sahiplik. Bir şeyi yaşamasam bile, anlamak istiyorum. Her şeyin anlamını, nedenini, yapısını, özünü… Ama bu da bir yanılsama: Bilmek, yaşamanın yerini tutmaz. Bilgi, deneyimin yerine geçemiyor. Ve bu farkındalık, içimdeki en büyük acılardan biri.
Belki de bu yüzden, zihin sürekli bir eksiklik duygusuyla yanıyor. Çünkü her bilinen şey, başka bir bilinmeyenin kapısını açıyor. Hiçbir cevap, gerçekten tamamlamıyor. Sadece daha derin bir sorunun eşiğine getiriyor. Ben bu eşiği defalarca geçtim ve her defasında daha derin bir uçurum buldum.
İnsanın zihni, bir evrenin kendi içine çökmesi gibidir. Her düşünce yeni bir yıldız doğurur ama her yıldız başka bir karanlık yaratır. Ve ben bu galaksinin tek tanığıyım. İçimde doğan her şeyin yükünü yalnızca ben taşıyorum.
Yine de bu arzudan vazgeçemiyorum. Her şeyi yaşamak istiyorum. Her ihtimalin bir saniyesini, her duygunun bir tonunu, her insanın bir yüzünü… Çünkü varoluşun bütün renklerini görmeden, yaşadığımı hissedemiyorum. Ama ne kadar istersem isteyeyim, hayatın paleti sınırlı. Ve ben, renklerin değil, eksiklerin ressamıyım.
Benliğin Çoğulluğu ve Yorgunluğu
İçimde kaç kişiyim, artık bilmiyorum. Her düşüncem bir başka benliğin sesiyle karışıyor. Kimisi sessiz, kimisi aceleci, kimisi soğukkanlı, kimisi yıkıcı. Hepsi aynı bedende yaşamak istiyor. Bazen hepsine yer bulabiliyorum; bazen biri diğerini boğuyor. Gün içinde defalarca dönüşüyorum ama dışarıdan hâlâ tek bir isimle çağrılıyorum. Oysa ben çoktan çoğul bir varlığa dönüştüm.
İnsan yalnızca kim olduğunu değil, kimleri bastırdığını da taşır. Ben her gün bir yanımı susturuyorum, çünkü hayatta kalmak, bir seçimi zorunlu kılıyor. Ama her susturduğum benlik, geceleri geri dönüyor. Rüyalarımda konuşuyor, kaybolmuş ihtimallerin dillerinde fısıldıyor. Uykularım bu yüzden dinlendirici değil, hesaplaşmadır. Her uyku, kimlikler arası bir müzakere.
Benlik, bir bütün değil; kırık bir aynadır. Her parça başka bir yansıma taşır ama hiçbir parça tüm resmi göstermez. Bazen birini seçmek zorunda kalıyorum; diğerleri ise sessizce kırığın arkasına çekiliyor. Fakat sabah olduğunda, hepsi yeniden başımda: konuşuyor, tartışıyor, yönlendiriyor. “Bu sen değilsin” diyor biri. “Asıl sensin” diyor diğeri. Ve ben hangisinin haklı olduğunu asla bilemiyorum.
Bir insanın içinde kaç kişi yaşayabilir? Ruh kaç ismi taşıyabilir, dağılmadan? Zihin kaç aynada kendine bakabilir, parçalanmadan? Cevabım yok. Bildiğim tek şey şu: çoğulluk bir zenginlik değil, bir yük. Her yeni benlik, yeni bir yalnızlık doğuruyor. Çünkü hiçbir benlik, diğerinin acısını tam anlamıyor. Her biri kendi eksikliğini taşır ama ortak bir merkez bulamaz.
Kimi günler, bütün benliklerim aynı yöne bakıyor, o zaman kısa bir huzur anı oluşuyor. Fakat bu denge uzun sürmüyor. Bir rüzgâr esiyor, biri uzaklaşıyor, diğeri öfkeleniyor. Ve ben yeniden içimdeki kalabalığın diplomatı oluyorum: bir tarafı susturuyor, birine sabır diliyorum, birine umut veriyorum. Zihnim bir ülke gibi: sınırları belirsiz, vatandaşları huzursuz.
Bazen düşünüyorum: acaba “tek” bir ben olsaydım, daha mı huzurlu olurdum? Yoksa bu çoğulluk, varlığın gerçek doğası mı? Belki de her insan, farkında olmadan kendi içindeki devleti yönetiyor; yasalarını kendi yazıyor, ihlallerini affediyor, bazen de kendi halkına sürgün cezası veriyor.
Ama şunu biliyorum: her çoğulluk yorgunlukla başlar, sessizlikle biter. Çünkü bir noktadan sonra zihin, kendi yankısından yoruluyor. Kendi sesini tanıyamıyor artık. Ve ben bazen yalnızca sessizliğe sığınıyorum, en azından orada herkes susuyor.
Zamanın Sınırında
Zaman, en adaletsiz mülk. Herkese eşitmiş gibi davranıyor ama herkese farklı işliyor. Kimine yavaş, kimine hızlı. Kimine dolu, kimine boş. Ve en çok da düşünenleri cezalandırıyor. Çünkü düşünmek, zamanı uzatır; ama yaşamak, kısaltır. Ben her ikisini de aynı anda yapmaya çalıştım. Hem yaşamak hem anlamak… ama ikisi aynı saatte olmuyor.
Bir düşünceye daldığımda, bir gün geçmiş oluyor. Bir günü dolu dolu yaşadığımda, bir düşünce eksik kalıyor. Zaman, sürekli bir kayıp ekonomisi gibi işliyor. Ne yaparsam yapayım, bir yanım eksik kalıyor. Ve eksiklik, zamanın en görünmez biçimi.
Bazen düşünüyorum; belki de zaman, bir ölçü birimi değil, bir yanılgı. Belki de biz, süreyi yaşarken değil, beklerken hissediyoruz. Çünkü ne zaman bir şeyin olmasını beklesem, saatler uzuyor. Ama ne zaman bir şeyin içindeysem, saatler bir anın içine sıkışıyor. Demek ki zaman, yaşadıklarımızın değil, yaşamadıklarımızın toplamı.
İnsan, zamanı kontrol edemediği için Tanrı’ya ihtiyaç duymuştur belki de. Bir sonsuzluk vaadine inanmak, zamanın kısalığını kabullenememekten doğmuştur. Ama ben sonsuzluğu da istemem. Sonsuzlukta hiçbir şeyin kıymeti kalmaz. Ben sadece biraz daha zaman isterim ama “biraz daha”nın sınırı yok. Her “biraz daha” bir ömür demektir.
Zaman, bir deniz gibi görünür uzaktan. Ama yüzmeye başladığında, her kulaç seni aynı noktaya geri taşır. İnsan yaşlanmaz, sadece dönüp durur. Anılar, birikmiş zamanın tortusudur; ama geçmiş dediğin şey, aslında hâlâ içimizde devam eden bir döngü. Geçmiş, bitmiş değildir. Sadece artık başrolünde değilizdir.
Ben zamanı ölçmüyorum artık. Saatler bana bir şey anlatmıyor. Günlerin isimleri yok, ayların anlamı yok. Zamanın takvimiyle değil, içimdeki devinimle yaşıyorum. Bazen bir saat bir yıl kadar uzun, bazen bir yıl bir saniye kadar kısa. Çünkü zaman, yaşantının hızına değil, bilincin derinliğine göre akar.
Her şey olmayı isteyen biri için, zaman bir düşman. Çünkü o kadar çok hayat var ki yaşanacak ama beden yalnızca bir ömre dayanıyor. Zamanın kıskacında sıkışan arzularım birer birer ölürken, aklım hâlâ yeni yollar arıyor. Bir gün deniz olmak istiyorum, bir gün gökyüzü, bir gün sadece bir sessizlik. Ama zaman, hepsine izin vermiyor.
Yine de belki de zamanın güzelliği tam da burada: sınırlılığıyla anlam yaratıyor. Eğer her şeye vakit olsaydı, hiçbir şeyin değeri olmazdı. Belki de zaman, Tanrı’nın bize bıraktığı tek disiplin duygusudur. Çünkü biten şey, anlam kazanır. Sonsuzluk, anlamsızlıktır.
Ama ben hâlâ zamanı kandırmak istiyorum. Her sabah yeniden başlamak, her gece farklı biri olarak uyumak… Belki de insan, zamanı yenemez ama onunla dans edebilir. Ve ben bu dansta yorulmuş bir bedende, hâlâ zamana yetişmeye çalışan bir zihnim.
Zamanın adaleti yok. Kimine bir ömür yetmiyor, kimine bir saniye fazla. Ama ben, hep fazlasını isteyenlerdenim. Daha fazla yaşamak değil, daha fazla “anlamak”, daha fazla “olmak”, daha fazla “deneyimlemek” istiyorum. Fakat zaman, zihnin genişliğine göre işlemiyor. O hep aynı hızda ilerliyor; sadece ben genişliyorum. Bu yüzden günler bana kısa, yıllar ise belirsiz geliyor.
Zaman, insanın ruhuna dar geliyor. Beden uyuyor, dünya dönüyor ama zihin yerinde durmuyor. Düşünceler zamandan hızlı, arzular ondan da hızlı. Ve bu fark, içimde bir çatlak yaratıyor: yaşadığım an ile yaşamak istediğim an arasında bir boşluk. O boşluk bazen bir nefes kadar, bazen bir ömür kadar genişliyor.
Zaman bir çizgi değil, bir ağrıdır. Her saniye, yaşan(a)mayan bütün hayatların izini taşır. Her sabah bir potansiyel doğar; her gece biri daha ölür. Gün bitince fark ediyorum: ben aslında her gün birden fazla kez ölüyorum. Her karar, her ihmal, her tereddüt bir ölümü temsil ediyor.
Hayat, bir maraton değil, bir hız sınavıdır. Fakat hızla yaşamak da hiçbir şeyi derinlemesine deneyimlemeye izin vermez. O yüzden bazen zamanı yavaşlatmak istiyorum, bir cümlenin içinde günlerce kalmak. Ama zaman kimseye borç vermez. Onun yasası nettir: ilerle. Sen hazır olsan da olmasan da.
Bazen eski defterlere bakıyorum, orada kalmış bir yazı dikkatimi çekiyor: “Bir gün her şeyi yapabileceğim.” O cümleyi yazarken buna inanmıştım. Şimdi biliyorum ki o “bir gün” hiçbir zaman gelmeyecek. Çünkü “her şey” kavramı, zamanın sınırlarını delmek isteyenlerin icadıdır. Ve hiçbir zihin, kendi zamanını aşamaz.
Zamanın sınırında yaşamak, sürekli bir gecikme hâlidir. Hep geç kalıyorum; kendime, hayallerime, geçmişteki ihtimallere. Ama aynı zamanda, her şeyden önceyim de; çünkü zihnim geleceği önceden yaşıyor. Bu çelişki, bana ait en eski hastalık. Ne şimdiye sığabiliyorum ne geleceğe kaçabiliyorum. Hep arada kalıyorum.
Bir gün fark ettim: insanın yaşadığı süre değil, fark ettiği anlar onun gerçek ömrünü oluşturuyor. Yirmi yıl farkında olmadan yaşamak, bir an derinlemesine düşünmekten daha kısadır. O yüzden bazen zamanı değil, derinliği ölçmek gerekir. Benim ömrüm uzun değil ama derin. Ve derinlik, çoğu zaman yalnızlıkla aynı şeydir.
Zamanın en acımasız yanı, sadece ileriye akması değil, hiçbir şeyi gerçekten unutmamasıdır. Her şey yaşanıyor ve bir iz bırakıyor. O izler silinmiyor; sadece yeni anların altına gömülüyor. Bu yüzden geçmiş, hiçbir zaman geçmez. Sadece görünmez olur. Ve ben bazen, görünmez olmuş geçmişimin altında nefes alamıyorum.
Zamanın sınırında yaşamak, insanın kendi sonluluğuna dokunması demek. Ama belki de bu sınırlılık, var olmanın tek anlamlı biçimidir. Sonsuzluk belki de dayanılmaz olurdu. Yalnızca eksiklik, insanı canlı tutuyor. Bu yüzden zamanı suçlamakla onu kutsamak arasında gidip geliyorum. Çünkü her şeyin geçmesi, aynı zamanda her şeyin mümkün olması demek.
Bütün Hayatları Yaşama Arzusu
İçimde öyle bir açlık var ki, hiçbir hayatla doymuyor. Her sabah başka bir yaşamın eşiğinde uyanıyorum; biri bitmeden diğeri beni çağırıyor. Bir denizci olmak istiyorum, bir filozof, bir rahip, bir diplomat, bir çocuk, bir mülteci, bir yıldız tozu… Her kimliğin içinde bir başka benin yankısını duyuyorum. Ama hiçbirinde kalamıyorum. Çünkü yaşadığım her hayat, yaşamadıklarımın gölgesini büyütüyor.
Bir insan, kaç farklı kaderi aynı ömre sığdırabilir? Belki hiçbirini tam olarak değil ama hepsinden bir iz taşıyabilir. Benim hayatım bu izlerin toplamı. Bir ressamın tuvali gibi, her çizgi başka bir dünyanın parçası. Fakat hiçbir tablo tamamlanmıyor. Çünkü ben her fırça darbesinde başka bir rüyanın peşine düşüyorum.
Bütün hayatları yaşama arzusu, aslında tek bir hayatta hapsolmanın isyanıdır. Her insan bir evrendir; ama dünya sadece bir sahnedir. Bu yüzden hiçbir rol yetmiyor. Bir gün kendi bedenime bile sığmadığımı hissettim. Ruhum taşmak istiyordu başka yüzlere, başka zamana, başka olasılıklara. Belki de reenkarnasyona inanmam bundan: çünkü bu kadar derin bir arzunun bir ömre sığması mümkün değil.
Her seçim, başka bir hayatın kaybıdır. Ve ben her kararımda bir ölüm yaşadım. Üniversite seçerken, bir başka benliğin rotasını sildim. Birini sevdiğimde, yüzlerce olası karşılaşmayı yok ettim. Yazarken, sessiz kalma ihtimalimi öldürdüm. Konuşurken, sessizliğin saflığını kaybettim. İnsan bazen yaşarken değil, seçerken tükeniyor. Çünkü her seçim bir eksilme, her yön bir yoksunluk.
Bazı geceler gözlerimi kapatıyorum ve hayal ediyorum: eğer her şeyi yaşayabilseydim, kim olurdum? Belki de hiç kimse. Çünkü bütün olasılıkları yaşamak, hiçbirine sahip olamamak anlamına gelir. Bütün renkleri karıştırdığında beyaz kalmaz; gri bile değil, sadece bulanıklık kalır. Belki de insanın büyüklüğü, sınırlılığını kabullenmesinde gizlidir.
Ama yine de bu arzu dinmiyor. Her kitapta kendimi arıyorum, her şehirde başka bir benin yankısını duyuyorum. Her insan bana başka bir ihtimal gösteriyor: “Eğer sen olmasaydın, ben olurdum” diyor sanki. Belki de biz, birbirimizin yaşamadığı hayatlarız. Her karşılaşma, bir olasılığın yankısı. Her bakış, bir alternatif benliğin kısa ziyareti.
Bir insanın kaderi, yaşadığı hayat kadar, yaşayamadıklarıyla da ölçülür. Benim hatıralarımda, gerçekleşmemiş olayların izi daha belirgin. Çünkü zihin yalnızca olanı değil, olabilecek olanı da yaşar. Bu yüzden ben, yaşadıklarımdan çok, yaşayamadıklarımın anılarıyla doluyum.
Yine de bu arzudan utanmıyorum. Çünkü bu, hayata duyulan en saf sevgi biçimi: her şeyin içinde olma isteği, hiçbir şeye yabancı kalmama çabası. Belki bu beni yorar, belki hiçbir yere ait kılmaz ama yaşamın tüm derinliğini hissettirir. Her şeyi yaşayamam ama her şeyi hissedebilirim. Ve belki de bu, insan olmanın en yakın olduğu tanrısallık hâlidir.
Aklın Fazlalığı ve Ruhun Daralması
Zihnim bazen o kadar açık oluyor ki, hiçbir ışık sızamıyor. Her şeyin farkında olmak, her şeyin üstünde durmak gibi geliyor dışarıdan; ama içeriden bakınca, bu farkındalık bir tür körlük. Çünkü fazla görmek, görmeyi imkânsızlaştırıyor. Bir noktadan sonra bütün detaylar birbirine karışıyor, bütün anlamlar bulanıyor. Bilgi artıyor ama anlam azalıyor.
Aklın fazlalığı, ruhun nefesini kesiyor. Düşünceler o kadar çok ki, duygular arada kayboluyor. Artık ne hissettiğimi bilmiyorum, çünkü her hisse eşlik eden bir analiz var. Bir duyguyu yaşarken bile onun kökenini, nedenini, evrimsel karşılığını, tarihsel biçimini düşünüyorum. Düşünmek, hissetmenin önüne geçiyor. Bu yüzden bazen aptal olmayı özlüyorum. Bilmemenin huzuru, yanlış anlamanın masumiyeti. Çünkü bilgiyle birlikte gelen yük, artık taşınamaz hâlde.
Zekâ bir silah gibidir; dış dünyayı keser ama bazen sahibini de yaralar. Her şeyi çözümlemeye çalışan bir zihin, sonunda kendi varlığını da parçalıyor. Kendimi anlamak için çıktığım yolda, kendimden uzaklaşıyorum. Çünkü her analiz, bir uzaklık yaratır. Her farkındalık, bir mesafe. Ve bir noktadan sonra o kadar çok mesafe birikiyor ki, ben bile kendime yetişemiyorum.
Bir şeyi anlamak, onu kaybetmekle eşdeğer bazen. Çünkü anlam, doğrudan yaşamanın karşıtıdır. Çocukken bir çiçeğe dokunurdum, sadece güzeldi. Şimdi o güzelliğin nedenini biliyorum ama artık hissetmiyorum. Bilmek, büyümenin değil, uzaklaşmanın belirtisi. Her bilgi, bir duyguyu öldürüyor.
Belki de insan zihni, evrimsel olarak bu kadar farkındalık için tasarlanmadı. Çok fazla bilgi, çok az huzur getiriyor. Çünkü bilinç, sürekli tetikte bir asker gibi; her an her şeyi fark etmeye hazır. Ama fark ettikçe, dünyadan biraz daha kopuyor. O yüzden bazı sabahlar, hiçbir şey düşünmemek istiyorum. Sadece var olmak, sadece nefes almak. Ama o da mümkün değil. Zihin, kendi kendini çalıştırıyor; bir motor gibi, hiç durmadan.
Aklın fazlalığı, ruhu sıkıştırıyor. Çünkü düşünceler genişledikçe, iç dünyada yer kalmıyor. Her şey açıklanabilir hâle geliyor ama hiçbir şey yaşanabilir kalmıyor. Artık gizem diye bir şey yok; sadece veri, sadece analiz, sadece sonsuz anlam katmanları. Ve ben, o katmanların içinde boğuluyorum.
Bazen kendime kızıyorum: “Bu kadar düşünmesen, daha huzurlu olurdun.” Ama sonra fark ediyorum, düşünmemek de bir düşünce biçimi. Yani zihinle savaşmak, kendi silahıyla savaşmak gibi. Kaybetmeye mahkûm bir mücadele. Çünkü bilincin kapısı bir kez açıldı mı, kapanmaz.
Belki de bilgelik, fazla aklı susturmayı öğrenmektir. Her şeyi anlamak değil, bazı şeyleri anlamamayı kabul etmek. Çünkü insan, sonsuzluğun tüm sırlarını taşıyacak kadar büyük değil. Ruh, bu kadar fazla ışığa dayanamaz. Bu yüzden bazı hakikatlerin bilinmemesi gerekir. Zihin onları kaldıramaz; ruh onları taşıyamaz.
Ve belki de işte o an, bilincin doygunluk noktasına varılıyor: artık anlamak istememek. Çünkü anlamanın sonunda sessizlik var. Her şeyi çözümlemiş bir zihin, artık hiçbir şey hissetmiyor. Ve o sessizlikte, insan yalnızca bir yankıya dönüşüyor, kendi bilgisinin yankısına.
Yalnızlığın Metafiziği
Yalnızlık bir hâl değil, bir bilinç düzeyidir. İnsan, ne kadar derin düşünürse o kadar yalnızlaşır. Çünkü her farkındalık, kalabalıktan bir adım daha uzaklaşmak demektir. Bilmek, insanı diğerlerinden ayırır. Anlamak, onu dışına iter. Ve sonunda bir bakarsın: etrafındaki sesler aynı kalmıştır ama artık hiçbirine ait değilsindir.
Benim yalnızlığım sessizlikten değil, fazlalıktan doğuyor. Fazla görmekten, fazla bilmekten, fazla hissetmekten. İnsan bazen kalabalık bir odada bile yalnız olur çünkü kimse onun zihnindeki ağırlığı taşıyamaz. Söyleyeceğin hiçbir kelime, içinde taşıdığın evreni açıklamaya yetmez. Her kelime, düşüncenin yalnızca yüzeyine dokunur; derinlikte ise yankısız bir boşluk kalır.
Yalnızlık, bazen bir sığınaktır. Çünkü kimsenin girmediği yerde, kimsenin bozamayacağı bir sessizlik vardır. O sessizlikte kendimle karşılaşıyorum. Korkutucu ama dürüst bir karşılaşma bu. Ne rol var, ne maske. Sadece çıplak bir varlık, anlam arayışıyla baş başa. İnsan kendiyle yüzleşmeden özgürleşemez. Fakat özgürlük pahalıdır, bedeli yalnızlıktır.
Zamanla fark ettim ki, yalnızlık bir kayıp değil; bir alan. Orada hiçbir şey yok ama her şey mümkün. Konuşmaların yankısını değil, düşüncelerin özünü duyabiliyorsun. İnsan kalabalıkta düşünemez, çünkü her ses bir müdahaledir. Yalnızlık, düşüncenin steril ortamıdır. Ve belki de bu yüzden, en büyük fikirler hep en yalnız zihinlerden çıkar.
Ama bu yalnızlığın da bir sınırı var. Bir noktadan sonra sessizlik zehirli hale geliyor. Kendi yankını fazla dinlersen, gerçeğin sesini unutuyorsun. İnsan zihni, sonsuz içe dönüşe dayanamaz. Bir yerden sonra dışarıdan bir dokunuşa, bir başka bakışa ihtiyaç duyuyor. Yoksa kendi ağırlığı altında çöker. Çünkü yalnızlık bir denge ister: ne çok az, ne çok fazla.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakıyorum; herkesin ışığı sönmüş, şehir uyuyor. O an anlıyorum ki yalnızlık bireysel bir kader değil, kolektif bir gerçektir. Hepimiz kendi zihinlerimizin içinde, birbirine paralel evrenlerde yaşıyoruz. Aynı dünyadayız ama aynı anlamda değiliz. İnsanlar birbirine temas ediyor ama birbirini anlayamıyor. Çünkü anlam, her ruhta farklı titreşiyor.
Belki de bu yüzden, insan en çok kendine anlatamadığı şeyler yüzünden yoruluyor. Sözcükler, zihnin içindeki derinliği taşımıyor. Her cümle bir çeviri, her ifade bir eksiltme. Ve ben, kelimelerin bana yetmediği her an biraz daha yalnızlaşıyorum. Çünkü dil, zihnin sonsuzluğunu taşıyamaz.
Yalnızlıkla dost olmayı öğrendim. Artık ondan kaçmıyorum. Biliyorum ki yalnızlık, bir eksiklik değil, bir çağrıdır. İnsan kendi sesini orada duyar, kendi anlamını orada kurar. Ama aynı zamanda bilirim ki, hiçbir yalnızlık kalıcı değildir. Çünkü her yalnız zihin, bir başka zihnin yankısını arar. Tıpkı evrenin sonsuz boşluğunda birbirini çağıran yıldızlar gibi.
Ve belki de insanın bütün çabası, kendi yalnızlığını anlamlı kılmaktır. Kimisi yazıyla yapar bunu, kimisi aşkla, kimisi Tanrı’yla. Ben kelimelerle yapıyorum. Yazdıkça yalnızlığım biçim değiştiriyor; sessiz bir yük olmaktan çıkıp, yankısı olan bir varlık haline geliyor. Yazmak, yalnızlığı konuşulur kılmak demektir.
Var Olmanın Melankolisi
Var olmak, her şeyi anlamak değil; her şeyi hissetmekle yetinmektir. Artık bunu biliyorum. Uzun zaman boyunca anlam peşinde koştum; oysa anlam, insanın kaldıramayacağı kadar ağır. Şimdi fark ediyorum ki yaşamanın güzelliği, eksikliğinde saklı. Tamamlanmamışlık, insanı diri tutuyor. Çünkü bütün cevapları bilen biri artık hiçbir şey sormaz, ve sormayan bir zihin ölmüştür.
Melankoli, bazen farkındalığın diğer adıdır. Zihin büyür, ruh incelir. Her şeyin ardındaki ağı görürsün ama dokunamazsın. Her güzelliğin ardında bir geçicilik, her mutluluğun içinde bir kayıp hissedersin. Fakat tam da bu yüzden, yaşam kıymetlidir. Çünkü hiçbir şey sonsuz değildir; ve sonluluk, anlamın gizli motorudur. Sonsuz bir dünyada hiçbir şeyin değeri kalmazdı.
Kendime dönüp baktığımda, gördüğüm şey bir bütün değil; bir süreç. Her fikir bir öncekinin yıkıntısı üzerine kurulmuş, her benlik bir diğerinin küllerinden doğmuş. Bu yüzden artık kim olduğumu değil, kimlerden oluştuğumu soruyorum. İnsan, bir tek benlik değil; biriktirdiği bütün hâllerin toplamı. Her acı, her arzu, her sessizlik bir katman. Ve varoluş, bu katmanların arasında yankılanan bir müzik gibi.
Bir dönem, bütün hayatları yaşamak istedim; şimdi her birinin bende bıraktığı izi yeterli buluyorum. Zamanla öğrendim ki yaşamak, birikmek demek. Ve birikmek, aynı zamanda kaybetmektir. Çünkü hiçbir şey saf kalmaz; her deneyim bir sonrakini değiştirir. İnsan değiştikçe kaybeder ama o kayıplar olmasa büyüyemez.
Artık eksik olmaktan korkmuyorum. Eksiklik, varoluşun dili. Her tamamlanmamışlık, bir çağrıdır. Her suskunluk, başka bir anlamın bekçisi. Ve ben artık o bekleyişte huzur buluyorum. Çünkü insanın yapabileceği en dürüst şey, kendi kusurunu kabullenmek. Tanrısallık, kusursuzlukta değil; kusurlarıyla var olabilen bilinçte gizli.
Zaman bana artık düşman değil. Onun adaletsizliğini değil, hikmetini görüyorum. Çünkü her şey geçiyorsa, demek ki her şeyin bir zamanı var. Her acı, bir dersin kılığına girer; her kayıp, bir yerini açar. Ve ben artık biliyorum: hiçbir şey boşa yaşanmaz. Yalnızca geç fark edilir.
Melankoli artık bana hüzün değil, derinlik getiriyor. Çünkü acı, farkındalığın biçimidir. Duyarlılık bir yara gibidir ama aynı zamanda bilincin damgasıdır. Artık bu yaradan kaçmıyorum; onu taşıyorum. Çünkü o yara, insan olduğumu hatırlatıyor.
Yalnızlığın ortasında, düşüncenin yorgunluğunda, zamanın kenarında bir yerde anlıyorum ki: bütün bu yolculuk “olma, bölünme, arayış, kaybolma” aslında tek bir şeye hizmet ediyor: varlığın kendisini duymaya. Hayat bir cümle değil, bir yankıdır. Ve her yankı, kaynağına dönmek ister.
Belki de varoluşun sırrı çok daha basit: sadece burada olmak. Ne geçmişte, ne gelecekte. Zamanın, arzunun, düşüncenin ötesinde; sade, sessiz ama bütünüyle burada. O an geldiğinde hiçbir şeyin eksik olmadığını fark ediyorsun. Çünkü eksikliğin kendisi, tamamlanmanın biçimi.
Ve ben şimdi biliyorum: olmanın imkânsızlığı, aslında en derin olma biçimi. Çünkü insan tam olamaz ama var olur. Eksik ama gerçek, kırık ama canlı. Ve belki de bu, evrendeki en güzel denge: kusurlu bir bilincin, sınırlı bir ömürde sonsuzluğu düşleyebilmesi.
Bütün bu yazılanlar, bir sonuca değil, bir sessizliğe varıyor. Çünkü bazı düşünceler kapanmaz; sadece derinleşir. Ve insan, onları bir ömür boyu taşır. Belki de “olmak” tam olarak budur: kendini çözmemek ama çözülmeden anlamaya devam etmek.
Yazar Notu
Bu metin bir düşünceden değil, bir sessizlikten doğdu. Zihnin taşamayacağı kadar derin, ruhun susamayacağı kadar uzun bir yolculuğun ardından yazıldı. Ne bir sonuç, ne bir cevap arayışı… Sadece var olmanın ağırlığıyla, olamamanın zarafeti arasında bir denge. Her cümle, insanın kendi içine doğru attığı bir adım. Ve her adımda, biraz daha yalnız, biraz daha farkında, biraz daha gerçek.
Mithras – Written in solitude, in consciousness.
İnsan bütün ihtimalleri yaşamak ister ama zaman yalnızca birini taşır.
Mithras Yekanoglu’nun kaleminden çıkan “Olmanın İmkânsızlığı Üzerine”, varoluşun felsefi sınırlarını duygusal derinlikle birleştiren çağdaş bir deneme. Bu çalışma, insan zihninin bütün ihtimalleri yaşama arzusunu, bilincin fazlalığını, zamanın adaletsizliğini ve yalnızlığın kaçınılmazlığını anlatıyor. Her bölüm, farklı bir iç dünyanın yankısı:
Olmak isteyen zihin,
Benliğin çoğulluğu,
Zamanın sınırında,
Bütün hayatları yaşama arzusu,
Aklın fazlalığı,
Yalnızlığın metafiziği
ve nihayet “Var olmanın melankolisi.”
Bu eser, insanın kendi bilincine tanıklık etme cesaretiyle ilgilidir. Kimi yerinde bir filozofun sabrı, kimi yerinde bir şairin kırılganlığı vardır. Mithras, olmanın imkânsızlığını bir eksiklik olarak değil, insanın en derin zarafeti olarak yorumluyor:
İnsan tam olamaz ama var olur. Eksik ama gerçek, kırık ama canlı.
Telif ve Haklar Beyanı
© 2025 Mithras Yekanoglu. Tüm hakları saklıdır.
Bu eserin hiçbir bölümü, yazarın yazılı izni olmaksızın herhangi bir biçimde çoğaltılamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya elektronik ortamlarda paylaşılmaz. Eserin tüm fikrî ve sanatsal hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve uluslararası telif sözleşmeleri kapsamındadır.
© 2025 Mithras Yekanoglu. All rights reserved.
No part of this publication may be reproduced, distributed, or transmitted in any form or by any means, including photocopying, recording, or other electronic or mechanical methods, without the prior written permission of the author. All intellectual property rights are protected under the Law on Intellectual and Artistic Works No. 5846 (Turkey) and international copyright conventions.
Leave a Reply