by Mithras Yekanoglu

Türkiye siyasetinin son on yılında, iktidarın yönettiği kadar muhalefetin de dönüşüm geçirdiği bir gerçek. Ancak bu dönüşümün en çarpıcı ve sembolik temsilini, iki farklı kutupta duran fakat aynı sistem krizine yanıt üretmeye çalışan iki figür temsil ediyor: Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu. Biri sistem dışına itilmiş, cezaevinde sembolleşmiş bir politik varlık; diğeri sistem içinde kalmaya çalışan ama sistemin kendisini dışlayabileceği ihtimaliyle sürekli ölçü biçmek zorunda kalan bir siyasi mühendis. Demirtaş ve İmamoğlu, görünüşte farklı siyasal geleneklerden, farklı sosyolojilerden, hatta farklı ideolojik kodlardan geliyor gibi görünse de, Türkiye’nin hem demokratik krizi hem de rejimsel yeniden inşası açısından iki paralel fay hattını temsil ediyorlar. Her ikisi de, Erdoğan sonrası muhtemel yeni düzende etkili olacak aktörler olmaya aday. Ancak asıl soru şudur: Bu iki figürden hangisi, Türkiye’nin gelecek 10 yılını kuracak olan siyasi mimaride yer alacak, hangisi sembolik olarak kalacak?
Demirtaş ve İmamoğlu’nu birlikte analiz etmek, sadece iki siyasi aktörü karşılaştırmak değil; aslında Türkiye’nin rejimsel dönüşümünde hangi tür liderliğin, hangi sosyolojik tabanın, hangi mücadele tarzının öne çıkacağını okumak anlamına geliyor. Demirtaş, cezaevinden dışarıya kurduğu sessiz ama etkili söylem ağıyla, HDP tabanını olduğu kadar Türkiye’nin sol-sosyalist ve seküler çevrelerini de yeniden şekillendiriyor. O artık sadece Kürt siyasetiyle özdeşleşmiş bir aktör değil; Batı tipi bir çoğulculuğun Türkiye modeli arayışında simgesel bir “direniş figürü”. İmamoğlu ise, İstanbul gibi bir mega kentten yükselerek “devlet içinden reform” yapma hayalini sürdüren, yerli-muhafazakâr kodlarla entegre edilmiş bir “merkez sol figürü”. Ancak her iki figürün de önü açık değil. Türkiye’de muhalefet ne zaman güç kazansa, sistemin içindeki refleksler bu yükselişi bastırmak üzere harekete geçiyor. Demirtaş hapsedilerek etkisizleştirildi, İmamoğlu ise sürekli bir yargı tehdidi altında tutuluyor. İkisi de siyasi alanın içinde görünmekle birlikte aslında sistem tarafından “kontrollü dışlama”ya tabi tutuluyorlar.
Bu yazı, Demirtaş ve İmamoğlu’nu klasik bir “kim daha güçlü” sorusu üzerinden değil, Türkiye’deki siyasal sistemin hangi aktörleri nasıl sınıflandırdığı, kimleri dışarıda tutarak kimlere alan açtığı sorusuna yanıt arayarak analiz edecek. Çünkü bu iki figürün kaderi, yalnızca kendi siyasi partilerinin değil, muhalefetin ve hatta Türkiye’nin yeniden yapılanma sürecinin merkezinde yer alıyor. Devlet aklı, güvenlik bürokrasisi, sermaye blokları ve uluslararası güç odaklarının her birinin, bu iki isimle ilgili kurduğu örtülü pozisyonlar var. O nedenle bu yazı, sadece Demirtaş’ın HDP üzerindeki etkisini ya da İmamoğlu’nun CHP içi pozisyonunu değerlendirmekle kalmayacak; aynı zamanda, bu iki figürün sistemin yeniden kurulumunda oynayabileceği ya da oynayamayacağı rolleri, görünmeyen siyasi denklemlerle birlikte açıklamaya çalışacak. Çünkü Türkiye yeni bir siyasal evreye geçerken, “lider adaylığı” sadece popülerlik ya da oy oranıyla değil, devletle ve halkla kurulan çok boyutlu ilişki ağlarıyla belirleniyor.
Demirtaş’ın Sessiz Stratejisi: Cezaevinden Zihin Kurgulamak
Selahattin Demirtaş’ın siyaseten etkisizleştirildiği değil, aksine etkisinin daha da kristalleştiği bir dönemden geçiyoruz. Onun cezaevine konulması, sadece fiziki bir izolasyon değil; sembolik olarak da bir anlatının yaratılmasıydı. Fakat beklenenin aksine, bu izolasyon Demirtaş’ın siyasal etkisini zayıflatmak yerine onu daha da merkezîleştirdi. Çünkü Türk siyaseti, tarihsel olarak, kapatılmak istenen her kimliği mitolojikleştirme eğilimindedir. Tıpkı 12 Eylül sonrasında Turgut Özal’ın sistem içinden çıkıp dönüştürücü bir figür olması gibi, Demirtaş da sistem dışına itilerek, bir tür sembol liderliğe terfi etti. Özellikle Kürt gençliği, cezaevindeki bir figürde saf sadakati ve temsil gücünü daha güçlü hissediyor. Bu durum, liderliğin geleneksel örgüt içi pozisyonlardan çok, toplumsal bellekteki simgesel gücüyle tanımlandığı yeni bir siyasal dönemi işaret ediyor.
Demirtaş’ın kullandığı dil, klasik Kürt hareketinin terminolojisinden oldukça farklılaşmıştır. O, silahlı mücadeleyle özdeşleşmiş bir yapının içinden çıkmasına rağmen, sivilleşmeyi önceleyen ve çatışma dilinden uzak duran bir söylem kurmayı başardı. Cezaevinden yazdığı yazılar, yayımladığı kitaplar ve verdiği röportajlar üzerinden kurduğu siyasal tahayyül; seküler, çoğulcu, eşitlikçi ve hatta AB normlarıyla örtüşen bir perspektif taşır. Bu da onu hem ulusal hem de uluslararası alanda kabul gören bir figüre dönüştürmüştür. Çünkü Türkiye’de muhalefet eksikliği sadece yapısal değil, aynı zamanda dilsel ve etik düzeydedir. Demirtaş, sistemin bu dilsel ve etik boşluğunu doldurabilecek nadir isimlerden biri hâline gelmiştir.
Cezaevinden yönetilen bu strateji, geleneksel anlamda liderlik tarzını da dönüştürmüştür. Demirtaş artık bir karar mekanizması değil; bir yön gösterici, bir simge ve bir ilham kaynağıdır. Kendisini partinin kurumsal karar süreçlerinden büyük ölçüde çekmiş görünse de, tabanda yarattığı duygusal rezonans, partinin aldığı birçok karar üzerinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu durum, onun liderliğini klasik anlamda değil, “ahlaki liderlik” bağlamında anlamamızı gerektiriyor. Cezaevinden de olsa bir kişinin halkın zihnindeki konumunu dönüştürebilmesi, Türkiye gibi liderliğe odaklı siyasal kültürlerde ciddi bir güçtür.
Demirtaş’ın cezaevinden gönderdiği mesajlar, sadece HDP tabanına hitap etmez; CHP’lilerden sol liberallere, feminist hareketten Alevi topluluklara kadar geniş bir toplumsal yelpazeye dokunur. Onun söylemlerindeki insani dil, hak temelli yaklaşım ve mizahi tonu, onu sert muhalefetin ötesine taşıyarak, bir kültürel figüre dönüştürmüştür. Özellikle Batı kamuoyunda, “barışçıl Kürt lider” imajının yeniden inşa edilmesinde Demirtaş’ın bireysel varlığı ve kullandığı metaforlar etkili olmuştur. O artık sadece bir politikacı değil; bir hikâyenin yüzüdür.
Ancak bu hikâyenin sistem açısından tehditkâr olan kısmı, onun temsil ettiği meşruiyet iddiasıdır. Devletin güvenlik refleksi, siyasal temsilin ötesinde bir sorun görmektedir. Demirtaş’ın politik aklı ve iletişim dili, sadece Kürt kimliğiyle sınırlı değildir. Tam tersine, tüm bastırılmış kimliklerin sesi olmaya yönelen bir formülasyona sahiptir. Bu da devletin klasik “bölücülük” tanımıyla örtüşmeyen ama etkisi çok daha geniş olan bir siyasal meydan okumayı beraberinde getirir. Dolayısıyla onun cezaevinde tutulması, yalnızca cezai değil, aynı zamanda stratejik bir önlemdir.
Bu stratejik önlem, aslında devletin bir tür “önleyici siyasal mimarisi” olarak okunabilir. Demirtaş serbest bırakıldığında yaratacağı etki, sadece Kürt seçmeni değil, muhalefetin tamamını etkileyebilecek bir kırılma yaratma potansiyeline sahiptir. Bu durum, İmamoğlu gibi sistem içi figürlerin yükselişini de gölgeleyebilir. O yüzden Demirtaş’ın içeride tutulması, aynı zamanda muhalefet içinde denge sağlama hamlesi olarak da yorumlanabilir. Devlet sadece düşmanla değil, dostla da mesafesini dikkatle ayarlayan bir refleksle hareket eder.
Demirtaş, cezaevinden fikir üretmeye devam ederek aslında siyasetin nerede yapılabileceğini yeniden tanımlıyor. Siyaset artık sadece TBMM’de, belediyelerde ya da miting meydanlarında değil; hücrede, kitapta ve kamu vicdanında da yapılabilen bir alandır. Bu da klasik siyasal pozisyonları alt üst eden bir gerçekliktir. İktidar cephesi bu gerçeği bastırmak adına, onun iletişim kanallarını sınırlandırmakta; ancak dijitalleşen siyaset, bu engellemeleri büyük ölçüde aşmıştır.
Demirtaş’ın stratejisinin temelinde, mağduriyet değil, meşruiyet inşası vardır. Kendisini sürekli mağdur olarak lanse etmek yerine, her açıklamasında sorumluluk duygusunu ve hukuki dili öne çıkarır. Bu da onu sadece ulusal kamuoyunda değil, uluslararası hukuk ve insan hakları alanında da dikkate alınan bir figüre dönüştürür. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları onun davasında belirleyici olmuştur ve bu kararlar, sadece bireysel özgürlüğü değil, Türkiye’deki siyasal özgürlüklerin genel çerçevesini de tartışmaya açmıştır.
Bir liderin etkisi, onu kimlerin susturmak istediğiyle de ölçülür. Demirtaş’ın sesini kısmaya çalışanlar sadece iktidar bloğu değildir. Bazı muhalif çevreler de onun Kürt kimliği üzerinden oluşturduğu geniş etki alanından rahatsızlık duymaktadır. Çünkü Türkiye muhalefeti, hâlâ çok parçalı, çok korkak ve çok hesaplı bir yapıdadır. Demirtaş gibi doğrudan, net ve duygusal bağ kurabilen figürler, bu hesapçılığı bozan karakterlerdir. Bu da onu hem değerli hem tehlikeli yapar.
Demirtaş, klasik “karizmatik lider” prototipinden ziyade, “vicdan figürü” haline gelmiştir. Cezaevinde olması, onun söylemlerini daha yumuşak ama daha etkili kılmaktadır. Bu da, Türkiye’de siyasetin giderek daha fazla bir “vicdan savaşına” dönüşmekte olduğunu gösterir. İktidarın kurumsal gücü karşısında, Demirtaş gibi figürlerin duygusal gücü, toplumda farklı bir ikna düzeyi yaratmaktadır. Bu, klasik siyaset teorisinin bile dışında gelişen bir fenomen olarak dikkat çekmektedir.
Selahattin Demirtaş, cezaevinde bulunarak aslında bir “liderlik pozisyonu” değil, bir “zihinsel alan” üretmektedir. Bu alan, sadece Kürt kimliğini değil, aynı zamanda baskılanan tüm kimlikleri içine alan bir zihinsel iklim yaratmıştır. Örneğin kadın hareketi, LGBT+ topluluklar, Alevi çevreleri ve laik gençlik gibi kesimler, kendilerini bu alanda ifade bulmuş hissetmektedir. Bu da, Demirtaş’ı bir siyasi liderden çok, bir kültürel dönüştürücüye dönüştürmektedir.
Bu kültürel dönüştürücülük, klasik siyasi hedeflerden farklıdır. Çünkü iktidar için en tehlikeli aktör, sadece seçim kazanabilecek figür değildir; toplumu dönüştürebilecek zihinsel yapıdır. Demirtaş bu anlamda bir zihinsel iklim yaratmaktadır. Onun kullandığı dil, temsil ettiği değerler ve taşıdığı siyasi semboller, AKP’nin kurduğu hegemonik kültüre karşı alternatif bir evren inşa etmektedir. Bu, bir anlamda ideolojik değil, duygusal hegemonya mücadelesidir.
Demirtaş’ın cezaevinden çıkması durumunda yaşanacak siyasal etkiler, yalnızca onun bireysel pozisyonuyla sınırlı kalmaz. Bu, Türkiye siyasetinde “yeni bir eksen kayması” anlamına gelebilir. Muhalefet içindeki güç dengeleri değişir, partiler arası ittifaklar yeniden şekillenir, CHP içindeki liderlik tartışmaları farklı bir boyut kazanır. Bu nedenle Demirtaş’ın özgürlüğü, bir hukuki mesele değil; bizzat siyasal sistemin yeniden kurgulanması anlamına gelir.
Demirtaş’ın sessiz stratejisi, susturulmuş bir figürün dramatik anlatısına değil; bilinçli bir inşa sürecine dayanır. Cezaevi onun için bir engel değil, bir sahnedir. Ve bu sahnede, Türkiye’nin gelecek siyasal dilini yazmaya çalışmaktadır. Onun stratejisi, zamanla yarışmak değil; zamanı biçimlendirmektir. Bu da onu mevcut siyasal aktörlerin çoğundan daha ileriye yerleştirmektedir.
İmamoğlu’nun Sistem İçi Mücadelesi: ‘Yeni CHP’ mi, Eski Devlet mi?
Ekrem İmamoğlu’nun siyasetteki yükselişi, Türkiye’nin 2010 sonrası döneminde hızla dönüşen güç mimarisine sistem içinden bir yanıt olarak okunabilir. Onun liderliğe oynayan hamleleri, klasik muhalif figürlerin aksine, devleti karşısına alarak değil, onunla mümkün olduğunca uyumlu ama görünmez bir mesafede kalarak ilerledi. İstanbul seçimlerini iki kez kazanması, yalnızca halk desteğini değil, aynı zamanda derin yapıların “gözetim altındaki fırsat” stratejisine de işaret eder. Devlet aklı, zaman zaman sistem içi alternatiflere alan açar; yeter ki bu alternatifler kontrol edilebilir, tahmin edilebilir ve belli sınırları aşmaz nitelikte olsun. İmamoğlu, bu denklemde “eski düzenin makul iç eleştirmeni” rolünü benimseyerek yükselmiş ve bu sayede klasik anlamda muhaliflikten farklı bir siyasi hat çizmiştir.
İmamoğlu’nun yükselişi, yalnızca CHP’nin içinden bir figürün öne çıkması değildir. Aynı zamanda devletin yeni nesil siyasal figürleri nasıl şekillendirdiğini de gösterir. O, geçmişteki sol retoriği törpülemiş; halkçılığı, sekülerliği ve laikliği korurken aynı zamanda muhafazakâr seçmeni ürkütmeyecek biçimde yeniden kodlamıştır. Camide dua eden, kurban kesen, aile vurgusu yapan ve İstanbul’un tüm mahallelerine ulaşmaya çalışan bir figür olarak, sistemin geleneksel refleksleriyle çatışmayan ama muhalif tabanı da terk etmeyen bir pozisyonda durmuştur. Bu, siyasi strateji açısından son derece dikkatli biçimde örülmüş bir “denge dili”dir.
İmamoğlu’nun bu denge arayışı, yalnızca söylem düzeyinde değil, aynı zamanda kurumsal ilişkiler ağında da gözlemlenmektedir. O, sermaye gruplarıyla, medya elitleriyle, geleneksel bürokrasiyle ve hatta bazı emekli asker-sivil kliklerle yakın temasta bir lider profili çizmektedir. Bu durum, İmamoğlu’nun yalnızca halkın oyunu değil, aynı zamanda iktidar dışı kalan ama hâlâ etkin olan eski devlet unsurlarının da desteğini arzuladığını göstermektedir. Onun CHP içindeki mücadelesi de bu kapsamda, yalnızca bir liderlik yarışı değil; partinin 1970’lerden beri taşıdığı ideolojik kodlarla hesaplaşma girişimi olarak okunmalıdır.
İmamoğlu’nun “yeni CHP” söylemi, aslında Türkiye’deki merkez siyaseti yeniden tanımlama çabasıdır. O, CHP’yi sadece bir laiklik savunucusu veya sol muhalefet partisi olarak değil, iktidarın dışında ama devlete alternatif olmayan bir merkez güç haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu, Batı’da liberal merkez sağ partilerle benzerlik taşıyan bir çizgidir. Ancak Türkiye gibi kutuplaşmış ve güvenlik merkezli yönetilen bir ülkede, böyle bir merkezin kurulması yalnızca seçmen tercihlerine değil, aynı zamanda derin yapıların rızasına da bağlıdır. İmamoğlu’nun başarısı da, bu rızayı ne kadar süre ve hangi düzeyde sürdürebileceğiyle doğru orantılıdır.
İmamoğlu’nun devletle ilişkisi, klasik CHP reflekslerinden daha esnek, daha taktiksel ve daha pragmatiktir. Örneğin HDP ile açık bir ittifak dili kurmaktan kaçınması, sadece Kürt seçmene mesafe değil, aynı zamanda güvenlik bürokrasisine bir “rahatsız etmem” mesajıdır. Aynı zamanda İmamoğlu, Diyanet’e doğrudan saldırmak yerine, onun toplumdaki yerini sorgulayan ama kurumu hedef almayan söylemler geliştirmiştir. Bu da, onun sistemle doğrudan çatışmak yerine, sistemin bazı zeminlerini yeniden yapılandırmayı tercih eden bir figür olduğunun kanıtıdır. Bu tercihler, onu Kürt seçmenle sınırlı bir sol bloğun lideri olmaktan çıkarıp daha geniş bir “ortak akıl” temsilcisine dönüştürme stratejisinin parçalarıdır.
Ancak İmamoğlu’nun bu dikkatli yürüyüşü, zaman zaman kararsızlık ve samimiyet sorgularını da beraberinde getirmiştir. Onun farklı zamanlarda farklı kesimlere hitap eden söylemleri, seçmen gözünde bir strateji mi yoksa bir belirsizlik mi olduğu tartışmasını doğurmuştur. Bu bağlamda, Demirtaş gibi tutarlılıkla özdeşleşmiş figürlerin karşısında, İmamoğlu’nun çok aktörlü iletişim stratejisi bazen zayıf düşmektedir. Ancak bu durumun sistem içinde kabul edilebilirliği daha yüksektir; çünkü devlet, değişken söylemle ilerleyen figürleri daha kolay yönlendirebilir ya da sınırlayabilir.
İmamoğlu, belediyecilik üzerinden yürüttüğü yönetim pratiğiyle de bir tür model oluşturmak istemektedir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yalnızca bir hizmet kurumu değil, aynı zamanda siyasi bir sahne olarak kullanmaktadır. Sosyal yardımlardan ulaşım politikalarına, kültürel etkinliklerden gençlik projelerine kadar geniş bir alanda, merkezî iktidara karşı “alternatif yönetim” iddiası taşımaktadır. Bu durum, onun hem Erdoğan’a benzer bir yerel yönetim tecrübesi yaratmasını sağlar hem de iktidarın onu yargı eliyle baskı altına almasının gerekçesini oluşturur. Devletin ona yönelik hamleleri, yalnızca siyasal değil, yapısal bir kontrol çabasıdır.
İmamoğlu’nun arkasındaki medya gücü de dikkat çekicidir. Ana akımın çöküşünden sonra oluşan dijital medya ekosistemi, onun söylemlerini filtrelemeden servis etmeye oldukça isteklidir. Bu da, İmamoğlu’nun klasik CHP figürlerinden farklı olarak daha popüler, daha kolay erişilebilir ve daha çok “gündem kurucu” olmasını sağlar. Ancak bu popülist iletişim dili, aynı zamanda onun kurumsal derinlikten uzak, daha çok imaj politikasıyla anılmasına da neden olmaktadır. Bu ikilik, hem bir avantaj hem de zayıf bir zemin yaratır.
İmamoğlu’nun Avrupa ve Amerika ile kurduğu ilişkiler, Demirtaş’tan çok daha profesyonel ve kurumsaldır. Yerel yönetimler üzerinden AB fonlarıyla yürütülen projeler, Batı metropolleriyle yapılan kardeş şehir anlaşmaları ve uluslararası medya ilişkileri, onun dış politikada görünürlük kazanmasını sağlamıştır. Bu da İmamoğlu’nun yalnızca iç politikada değil, dış dünyanın Türkiye algısında da bir karşılık bulmasına neden olmuştur. Fakat bu görünürlük, onu aynı zamanda “dış destekli” algısıyla hedef haline getirmektedir.
CHP içinde Kılıçdaroğlu sonrası boşluğu doldurabilecek en güçlü isimlerden biri olarak İmamoğlu’nun dezavantajı, parti tabanındaki ideolojik çeşitlilikle baş edebilme kapasitesidir. Kemalist, solcu, laik, sosyal demokrat ve liberal kesimlerin aynı çatı altında bulunduğu bir partide, merkez bir lider olarak konumlanmak zordur. İmamoğlu bu zorluğu, kimseye net bağlılık vermeden ama herkese umut vadederek aşmaya çalışmaktadır. Bu da, kısa vadede işe yarasa da uzun vadede “ilkeli lider” imajını zayıflatmaktadır.
İmamoğlu’nun en önemli zorluklarından biri de, İstanbul dışında güçlü bir etkisinin olmamasıdır. Anadolu’daki CHP örgütlerinin onu benimsemesi zaman alacak gibi görünmektedir. Ayrıca parti içindeki örgütsel yapılar, hâlâ eski jenerasyonun kontrolündedir. Bu da onun partiyi dönüştürme kapasitesini sınırlar. Bu yapısal direnç, Demirtaş gibi figürlerin yaşadığı dışsal baskıdan farklı olarak, İmamoğlu’na içsel bir zorluk olarak yansımaktadır. Yani İmamoğlu, devletle değil, partiyle daha büyük bir mücadele vermektedir.
Sistem içi mücadele, görünenden daha yorucu ve daha yıpratıcıdır. Demirtaş’ın cezaevinde sembolleşmesi ne kadar zorluysa, İmamoğlu’nun her gün denge gözeterek siyaset üretmesi de o kadar çetrefillidir. Çünkü sistemin içinde kalmak isteyen her figür, aynı anda birçok aktöre mesaj vermek ve hiçbirini doğrudan karşısına almamak zorundadır. Bu stratejik hassasiyet, bazen inandırıcılığı gölgeler ama aynı zamanda siyasette ayakta kalmanın da gereğidir.
İmamoğlu, yalnızca muhalefetin değil, devletin de geleceğiyle ilgili ipuçları verir. Onun başarılı olup olamayacağı, yalnızca seçim kazanıp kazanamayacağıyla değil; sistemin, dönüşüme ne kadar izin vereceğiyle doğrudan ilgilidir. Bu da onu, Erdoğan sonrası Türkiye’nin en dikkatle izlenen figürlerinden biri yapmaktadır. Çünkü o, yalnızca halkı değil, aynı zamanda eski ve yeni devlet yapılarının tamamını temsil etmeye çalışan bir “hibrit siyasetçi”dir.
İkili Arasındaki Zımni Gerilim: Asla Yan Yana Gelmeyen Ama Aynı Yöne Bakanlar
Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu arasındaki ilişki, Türk siyasetinde en çok konuşulmayan ama en çok etki üreten denklemlerden biridir. Bu iki figür, hiçbir zaman doğrudan bir ittifak kurmadılar, hatta birbirlerine açık destek dahi vermediler. Ancak her ikisinin de siyasal varlığı, aynı eksende birleşen bir rejim eleştirisini taşıyor. Erdoğan sonrası Türkiye tahayyülünde, ikisi de yeni bir başlangıcı temsil ediyor. Ne var ki, bu ortak yönelim, aynı yolun iki yolcusu oldukları anlamına gelmiyor. Aksine, biri sistemin dışladığı, diğeri sistemin henüz dışlamadığı bir figür olarak, iki ayrı siyasal teknik geliştiriyorlar.
Demirtaş ve İmamoğlu’nun zımni gerilimi, ideolojik bir karşıtlıktan çok, temsil ettikleri stratejik pozisyonların farklılığından kaynaklanıyor. Demirtaş, sistem dışına atılmış bir direniş figürüyken, İmamoğlu sistem içinde bir reformist gibi konumlanmıştır. Bu farklılık, onların siyasal dillerine, seçmenle kurdukları bağa, medya ile ilişkilerine ve devletle temas biçimlerine yansımaktadır. Bu nedenle her iki figür de muhalefetin geleceği açısından kritik olsalar da, bir araya gelmeleri, yalnızca siyasi zemin farklılıklarından değil, aynı zamanda stratejik pozisyon alma ihtiyacından dolayı da zordur.
CHP ile HDP arasında kurulan ya da kurulmaya çalışılan zımni ittifaklar, genellikle üst düzeyde açık beyanlarla değil; yerel yönetimlerde verilen dolaylı desteklerle ilerlemiştir. Bu durumun temel nedeni, İmamoğlu’nun doğrudan HDP ile özdeşleşmek istememesi ama HDP seçmeninin desteğini de yitirmemek istemesidir. Aynı şekilde Demirtaş da, CHP ile organik bir bağ kurmaktan ziyade, daha geniş bir muhalefet bloğu içinde yer alma stratejisini benimsemiştir. Bu denge oyunu, her iki taraf için de fayda üretmiştir ama sahici bir birleşmeye dönüşememiştir.
Zımni gerilimin bir başka boyutu da temsiliyet sorunudur. Demirtaş, HDP’nin doğal lideri olmasının ötesinde, Kürt siyasi hareketinin içinde yer alan farklı akımların ortaklaştığı bir figür olarak öne çıkar. Bu nedenle onun konumu, sadece HDP’li seçmeni değil, Türkiye’deki Kürt kimliğinin genel siyasal taleplerini de içermektedir. Oysa İmamoğlu, kendisini daha çok Türk merkez seçmene, CHP’nin sol-liberal tabanına ve kararsız kentli seçmene hitap eden bir profil olarak konumlamıştır. Bu iki farklı taban, ortak hedeflere sahip olsa da, siyasal öncelikleri ve motivasyonları çok farklıdır.
İmamoğlu’nun Demirtaş’la mesafesini koruması, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda güvenlik ve yargı baskılarının da bir sonucudur. Özellikle 2023 seçimlerinden sonra artan yargı tehditleri, İmamoğlu’nu HDP’ye daha fazla yaklaşmaktan alıkoymuştur. Ancak bu mesafe, HDP seçmeni nezdinde bir kırgınlık yaratmakta; İmamoğlu’nun Kürt meselesine karşı temkinli hatta zaman zaman uzak tavrı, bazı seçmen gruplarında güven kaybına yol açmaktadır. Demirtaş ise bu kırılmayı yumuşatmak için zaman zaman İmamoğlu’na karşı olumlu mesajlar verse de, bu mesajlar hiçbir zaman açık bir ittifak çağrısına dönüşmemiştir.
Demirtaş’ın siyasi zekâsı, onun İmamoğlu ile doğrudan polemiğe girmesini engeller. Çünkü o, İmamoğlu’nun başarısının muhalefetin genel başarısı için gerekli olduğunu bilmektedir. Bu nedenle kamuoyuna dönük açıklamalarda İmamoğlu’na karşı hep ölçülü, yapıcı ve mesafeli bir dil kullanır. Ancak bu ölçülülüğün arkasında, bir tür stratejik denge arayışı da yatmaktadır. Demirtaş, İmamoğlu’nun popülerliğini kabul eder ama onun Kürt meselesindeki kararsız duruşunu da görmezden gelmez. Bu nedenle zımni gerilim, aynı zamanda karşılıklı stratejik toleransla dengelenir.
İmamoğlu’nun pozisyonu daha hassastır. O, bir yandan Kürt seçmenin desteğini almak, diğer yandan milliyetçi seçmeni ürkütmemek zorundadır. Bu ikili baskı, onun HDP ile kuracağı her temasın dikkatle planlanmasını zorunlu kılar. Örneğin 2019 seçimlerinde HDP seçmeni büyük ölçüde İmamoğlu’na oy vermiştir ancak bu destek doğrudan bir ilişkiyle değil, Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurulmuştur. Bu tür destekler, kalıcı değil, stratejiktir. Kalıcı hale gelmesi için karşılıklı güven inşa edilmesi gerekir ki, bu da İmamoğlu’nun mevcut politik çerçevesi içinde zor görünmektedir.
Her iki liderin de medya ile ilişkisi, zımni gerilimin bir başka boyutunu oluşturur. Demirtaş, cezaevi koşullarında sınırlı bir medya iletişimi kurabilirken, İmamoğlu dijital medyada oldukça aktiftir. Bu da, iki figürün kamuoyundaki görünürlük seviyelerini ciddi biçimde etkiler. İmamoğlu’nun popülaritesi anlık çıkışlara dayalıyken, Demirtaş’ın etkisi daha derin, uzun vadeli ve ideolojik temellidir. Bu farklılık, muhalefetin hangi liderlik tarzına daha çok ihtiyaç duyduğu sorusunu da gündeme getirir.
Demirtaş ve İmamoğlu’nun temsil ettikleri siyasal yollar, farklı rejim çözümlemeleri önerir. Demirtaş, rejimi kökten sorgulayan ve dönüştürmek isteyen bir pozisyondayken, İmamoğlu rejimi içeriden reforme etme hedefindedir. Bu nedenle her iki figür de Erdoğan sonrası dönemde farklı çözüm yolları sunmaktadır. Demirtaş anayasal bir yeniden kurulum önerirken, İmamoğlu statüko içinde ilerleyerek bazı kırılmalar yaratma arayışındadır. Bu da iki figürün aynı yöne baktığını ama birbirine benzemediklerini gösterir.
Kürt meselesi bağlamında da gerilim hattı gözlemlenir. Demirtaş, bu sorunun çözümünde açık, net ve güçlü bir siyasal program önerirken, İmamoğlu daha çok sosyolojik yumuşatmalarla meseleyi çevrelemeyi tercih eder. İmamoğlu, “çözüm süreci” gibi sert başlıklardan uzak durarak, gündelik dilde Kürt seçmeni kapsayacak ifadeler kullanır. Ancak bu yaklaşım, bazı seçmenlerce samimiyetsiz bulunmakta; Demirtaş gibi net pozisyon alan figürler daha güvenilir algılanmaktadır. Bu da siyasal liderlikte kararlılık ve güven ilişkisini gündeme getirir.
Bu zımni gerilim aynı zamanda dış politika algılarında da hissedilir. Demirtaş’ın Batı dünyasındaki algısı, demokratik reformcu bir figür olarak güçlüdür. Avrupa Parlamentosu’ndan insan hakları örgütlerine kadar geniş bir çevrede ciddi bir sembolik desteğe sahiptir. İmamoğlu ise Batı’yla daha kurumsal ilişkiler içindedir ama bu ilişkiler genellikle “güvenli siyasetçi” imajına dayanır. Dolayısıyla Batı, Demirtaş’a sempati duyar ama İmamoğlu’nu daha uygulanabilir bulur. Bu da dış desteklerin şekillenmesinde iki farklı rota üretmektedir.
İlginç olan şu ki, muhalefet tabanında bu iki figürün destekçileri arasında da net bir kutuplaşma yoktur. Özellikle genç seçmenler, hem Demirtaş’ın fikirsel derinliğine hem de İmamoğlu’nun pratik siyasetine aynı anda destek verebilmektedir. Bu da Türkiye’de klasik ideolojik bölünmelerin yerini daha çok “çözüm kapasitesi”ne dayalı yeni bir seçmen zihniyetinin aldığını gösterir. Ancak bu ortaklaşma, liderler düzeyinde tam karşılık bulamaz; çünkü siyasal pozisyonlar hâlâ eski korkular ve hesaplarla şekillendirilmektedir.
Sonuç olarak, Demirtaş ve İmamoğlu arasında açık bir mücadele ya da ittifak değil, derin bir “sessiz rekabet” vardır. Bu rekabet, hem muhalefet stratejilerini hem de devletin pozisyonlarını etkilemektedir. İkisi de Erdoğan sonrası siyaset için iddialıdır; fakat biri dışarıdan sistemin açığını gösterirken, diğeri içeriden sistemin içinde dönüşüm yaratmaya çalışmaktadır. Bu da Türkiye’de yeni siyasal aklın hangi kanaldan ilerleyeceği sorusunu daha da yakıcı hale getirmektedir.
Devletin Bakışıyla Demirtaş ve İmamoğlu: Kimi Tasfiye Eder, Kimi Kullanır?
Devlet dediğimiz yapı, sadece görünen kurumlardan ibaret değildir; derinlikli bir tarihsel hafıza, güvenlik kodları, sosyolojik refleksler ve sistemin kendini yeniden üretme arzusu vardır. Bu bütünsel yapı, Türkiye gibi krizli ve kutuplaşmış ülkelerde siyasal aktörleri sadece performanslarına göre değil, potansiyel tehdit veya denge unsuru olup olmadıklarına göre sınıflandırır. Bu çerçevede Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu, devlet aklı açısından iki ayrı başlıkta ele alınan ama aynı satranç tahtasında hareket eden figürlerdir. İlki, sistemin temel kırmızı çizgilerinden birine dokunan sembolik bir figür olarak “önleyici izolasyon” politikasıyla karşılaşırken; diğeri, dengeleyici ve kontrol altında tutulabilecek bir muhalefet figürü olarak “alanlı kısıtlama” stratejisine tabi tutulur.
Selahattin Demirtaş’ın devlet nezdindeki konumu, yalnızca bireysel bir lider figürü üzerinden değil, onun temsil ettiği kolektif hafıza ve siyasal örgüyle ilişkilidir. Devletin güvenlik bürokrasisi, Demirtaş’ı yalnızca bir siyasi aktör değil, Kürt hareketinin yeni kuşak temsilcisi ve merkez-çevre sisteminde bir kırılma potansiyeli taşıyan kişi olarak görmektedir. Bu nedenle Demirtaş’ın etkisizleştirilmesi yalnızca bir mahkeme kararı ya da yasal süreç değil, aynı zamanda sistemsel bir stratejidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin en sert reflekslerinden biri olan “üniter devlet tehditi” algısı, Demirtaş’ın serbest kalmasını ve siyasal alanda tekrar etkinlik kazanmasını tehlikeli bir denge bozulması olarak okur.
Demirtaş’ın cezaevinde tutulmasının temel nedeni, geçmişte yaptığı açıklamalardan çok, gelecekte yaratabileceği sinerjidir. O, HDP’yi dönüştürme kapasitesine sahip olduğu kadar, onu Türkiye siyasetine entegre edebilecek bir zihinsel modele de sahiptir. Bu entegre siyaset, HDP’yi sistemle barışık hale getirebilir, ancak bu durum devlet açısından ikili bir risk taşır: ya Kürt hareketi tamamen sisteme entegre olur ve bu entegrasyon bazı kırmızı çizgileri esnetir, ya da bu süreçte yeni bir kitlesel uyanış doğar. Her iki durumda da Demirtaş, sistemin öngördüğü dar temsil sınırlarını zorlayan bir figür olarak görülmektedir.
Demirtaş’ın dışarı çıkması durumunda muhalefet bloğu içinde yaratacağı dinamizm de devletin gözünde potansiyel bir tehdit olarak kodlanır. Çünkü onun varlığı, İmamoğlu gibi figürlerin halk nezdindeki etkinliğini gölgeleyebilir, muhalefet içi dengeleri değiştirebilir ve CHP’yi daha net pozisyon almaya zorlayabilir. Bu da mevcut siyasal mimariyi sarsacak bir kırılma potansiyeli taşır. Devlet aklı bu nedenle Demirtaş’ın temsil ettiği etkiyi daha cezaevindeyken sınırlamayı tercih eder; çünkü bu tip figürler serbest kaldığında sistem dışı siyasal enerji üretme riski taşırlar.
Öte yandan Ekrem İmamoğlu’nun devlet içindeki konumu, çok daha karmaşık ve ince ayarlı bir okumayı gerektirir. O, klasik anlamda bir tehdit olarak değil, daha çok potansiyel bir “denge unsuru” ya da “kontrollü alternatif” olarak görülür. Devlet aklı, zaman zaman sistem içinde kontrollü figürler üretir ki, bu figürler mevcut yapının yıprandığı alanlarda sistemin kendini yeniden üretmesini sağlar. İmamoğlu bu noktada hem halk nezdindeki popülaritesi hem de sistemi doğrudan hedef almaması nedeniyle bu role uygun görülür. Ancak bu alan da sınırsız değildir; İmamoğlu’nun da üzerine çıkamayacağı çizgiler vardır.
İmamoğlu’na yönelik yargı baskıları, bu sınırların hatırlatılması işlevini taşır. Ona karşı açılan davalar, doğrudan bir tasfiye değil; bir tür hizaya getirme operasyonudur. Yani devlet ona “alan tanıyor” ama bu alanın dışına çıktığında ne olacağını da açık biçimde gösteriyor. Bu da aslında Türkiye’de muhalefetin nasıl yapılandırıldığına dair ciddi bir ipucu sunar: Sistem, muhalefeti tamamen dışlamaz; onu belirli sınırlar içinde tutar, dozunu kontrol eder ve gerekirse yargı, medya ve bürokrasi araçlarıyla yeniden çerçevelendirir.
Devletin İmamoğlu’na bakışı, AKP sonrası bir Türkiye’de ihtiyaç duyulabilecek geçiş liderliğine de işaret eder. Sistem, Erdoğan sonrası dönemde radikal bir kopuş istememektedir. Bu nedenle İmamoğlu gibi figürler, eğer kontrollü kalmayı başarabilirlerse, sistemin kendini yeniden kuracağı dönemde bir “köprü aktör” olarak rol alabilirler. Ancak bu da büyük bir risktir; çünkü İmamoğlu halk desteğiyle bu sınırların dışına çıkmak isteyebilir ve bu durum da sistemin ikinci bir Demirtaş vakası yaşama ihtimalini doğurur. Bu nedenle onun her adımı, hem desteklenir hem de denetlenir.
Bu strateji, devletin iki farklı “önleme yöntemi” uyguladığını gösterir. Demirtaş’a karşı uygulanan “tam izolasyon”, radikal değişim kapasitesini sıfırlamak içindir. İmamoğlu’na karşı uygulanan “kısmi kuşatma” ise onu denge figürü olarak tutmak ama asla liderliğe taşıyacak gücü vermemek içindir. Bu ikili uygulama, Türkiye’de siyasal alanın nasıl daraltıldığını ve liderliğin sadece halk desteğiyle değil, aynı zamanda sistem içi rızayla mümkün olduğunu gözler önüne serer.
Devletin güvenlik kodları, Demirtaş’ı asla serbest bırakmayı göze alamaz; çünkü onun yaratacağı siyasal sinerji, kontrol edilemez bir enerjiye dönüşebilir. Öte yandan İmamoğlu’nun enerjisi sınırlıdır; çünkü o, sürekli olarak sistemin içinde kalma çabasıyla kendi siyasi alanını daraltmak zorundadır. Bu da aslında liderlik kapasitesi ile liderlik izni arasındaki farkı ortaya koyar. Türkiye’de liderlik yapmak için yalnızca halkın değil, sistemin de “evet” demesi gerekir.
Demirtaş’ın cezaevinde tutulması, aynı zamanda devletin Kürt meselesine dair söylemini sabit tutmak için gereklidir. Onun özgürleşmesi, yalnızca siyasal bir liderin serbest kalması değil; aynı zamanda çözüm süreci gibi travmatik bir dönemin yeniden gündeme gelmesini tetikleyebilir. Devlet bu riski almaz. Bu nedenle Demirtaş’ın özgürleşmesi, yalnızca hukukî bir mesele değil; tam anlamıyla bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirilir. Bu da, onun cezaevindeki varlığını stratejik bir karantina haline getirir.
İmamoğlu ise bu tip stratejik karantinaya alınmadan da kontrol edilebilir bir figürdür. Devlet onu tasfiye etmek yerine, belirli aralıklarla “ayarlar”. Bu ayarlama mekanizması bazen medyadan gelir, bazen yargıdan, bazen de kendi partisi içinden yapılan baskılarla gerçekleşir. Bu çok katmanlı kontrol mekanizması, İmamoğlu’nun liderlik potansiyelini törpülemeden onu sınırlar içinde tutar. Böylece sistem, muhalefeti tümden kaybetmeden ama yönlendirecek biçimde yönetmiş olur.
Demirtaş ile İmamoğlu arasındaki fark, sadece siyasi çizgi değil, aynı zamanda sistemin onları nasıl gördüğüyle de ilgilidir. Demirtaş bir figür olarak sistem dışıdır, İmamoğlu sistemin içindedir. Bu ikili pozisyon, devletin bakışında da ikili bir refleks üretir: biri susturulmalı, diğeri yönlendirilmeli. Biri tehdit olarak kodlanır, diğeri potansiyel olarak tanımlanır. Bu ikilik, Türkiye’de siyasi liderliğin kaderinin nasıl yazıldığını da açıkça gösterir.
Bu tablo, aynı zamanda siyaset üretmenin sınırlarını da belirler. Eğer bir lider sistemin dönüşümüne hizmet ediyorsa alan açılır, ama sistemi dönüştürmeye kalkarsa karşısına duvar örülür. Demirtaş’ın cezaevindeki hali, dönüştürme kapasitesinin sistemin tahammül sınırını aştığını gösterir. İmamoğlu’nun yargılanması ise dönüşüm talebinin “doz aşımı” ihtimaline karşı önleyici bir reflekstir. Her iki figür de farklı biçimlerde sistemin iç çelişkilerini ortaya koyar.
Sonuç olarak devletin Demirtaş ve İmamoğlu’na bakışı, sadece bugünü değil, Türkiye’nin geleceğini nasıl şekillendirmek istediğini de gösterir. Bu iki figür üzerinden yürütülen siyasal mühendislik, bir yandan halkın taleplerini yönetme çabasıdır, öte yandan siyasal alanı kontrol altında tutma refleksidir. Kimi dışlanarak susturulur, kimi içeride tutularak sınırlanır. Ve bu iki yöntem, Türkiye siyasetinin kaderini belirlemeye devam eder.
Muhalefetin Geleceği: Demirtaş-İmamoğlu Kutbu Birleşirse Ne Olur?
Türk siyasetinin geleceğini şekillendirebilecek en güçlü senaryolardan biri, Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu arasında kurulabilecek zımni veya açık bir ittifak senaryosudur. Bu iki figürün temsil ettiği siyasal hatlar, Türkiye muhalefetinin ideolojik ve sosyolojik iki ana direğini oluşturuyor. Demirtaş, Kürt siyasi hareketinin ötesine taşan bir “kimlik temsili ve ahlaki liderlik” figürü haline gelirken; İmamoğlu, merkez siyasetle reformist bir muhalefeti harmanlayan, popüler destekle kurumsal siyaset arasında köprü kurmaya çalışan bir lider profili sergiliyor. Bu iki ismin aynı denklem içinde hareket etmesi, yalnızca muhalefetin oy oranlarını artırmakla kalmaz; aynı zamanda devletin sistematik baskılarını dengeleyebilecek bir meşruiyet kalkanı da yaratabilir.
Ancak böyle bir yakınlaşma senaryosu, salt bir niyet beyanıyla gerçekleşemez. Hem Demirtaş hem de İmamoğlu’nun hareket alanları, onları çevreleyen siyasal ve toplumsal yapılar tarafından sınırlandırılmıştır. Demirtaş, cezaevinden sınırlı bir iletişim kurabiliyor ve dışarıdaki siyasal gelişmelere aktif müdahale etme kapasitesine sahip değil. İmamoğlu ise sistemin çizdiği sınırların dışına çıktığında doğrudan cezai yaptırımlarla karşılaşma riskiyle yaşıyor. Dolayısıyla bu iki figürün birleşmesi için yalnızca lider iradesi değil, aynı zamanda halk tabanlarında karşılıklı kabul üretilebilecek bir siyasi iklim inşa edilmesi gerekiyor.
Böylesi bir birleşme, öncelikle Türkiye muhalefetinin “kimlik temelli ayrışma” sorununu aşması anlamına gelir. Bugün Türkiye’de muhalefetin başarısızlığının en temel nedenlerinden biri, farklı kimliklerin ortak bir siyasal vizyon etrafında buluşamamasıdır. Demirtaş ve İmamoğlu, temsil ettikleri kimliklerin ötesine geçebildikleri ölçüde birleştirici figürler olabilirler. Bu noktada, liderliklerinin yalnızca semboller değil, aynı zamanda programatik bir uzlaşı zeminine dönüşmesi gerekir. Aksi halde kurulan her yakınlık, seçmen düzeyinde temkinle karşılanacak, ittifaklar “zoraki” algısı yaratacaktır.
Stratejik olarak düşünüldüğünde, Demirtaş-İmamoğlu eksenli bir siyasi uzlaşı, Türkiye muhalefetinin yeni bir “kurucu blok” üretmesine olanak tanır. Bu blok, yalnızca seçim kazanmak değil, anayasal düzeyde bir restorasyon programı geliştirmek amacıyla da şekillenebilir. Çünkü Türkiye’nin mevcut rejimi yalnızca bir iktidar değişimiyle dönüştürülemez. Gerçek bir sistem değişikliği, muhalefetin kendi içindeki tarihsel kutuplaşmaları aşmasıyla mümkündür. Demirtaş ve İmamoğlu bu noktada bir “geçiş ittifakı”nın yüzü olabilir. Biri toplumsal barışın, diğeri kurumsal reformun simgesi haline gelebilir.
İmamoğlu’nun siyasi becerisi, geniş kitlelere hitap eden popülist bir üslup ile merkez siyasetin teknik aklını harmanlamasından geliyor. Demirtaş’ın stratejik gücü ise, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi evrensel değerleri Kürt kimliği üzerinden genelleştirebilmesinden. Bu iki farklı tarzın uyum içinde çalışması, muhalefete hem ideolojik derinlik hem de iletişim yeteneği kazandırır. Ancak bu uyumun sağlanabilmesi için karşılıklı olarak kırmızı çizgilerin yeniden tanımlanması gerekir. Örneğin, Demirtaş cephesinden bakıldığında İmamoğlu’nun Kürt meselesinde daha cesur ve net olması beklenir. İmamoğlu tarafından ise Demirtaş’ın ulusal birliğe yönelik pozisyonunun daha kapsayıcı hale getirilmesi arzulanabilir.
Bu potansiyel birliktelik, yalnızca iç siyaset açısından değil, dış politika ve uluslararası meşruiyet açısından da güçlü bir sinyal üretir. Avrupa Birliği, ABD ve uluslararası insan hakları kuruluşları, hem Kürt temsilini hem de seküler demokratik bir reform ajandasını kapsayan bir liderlik formuna sıcak bakar. Demirtaş-İmamoğlu ortaklaşması, Türkiye’nin otoriterleşme eğilimine karşı “Batı tipi çoğulcu muhalefet” modeline denk düşebilir. Bu da dış desteklerin daha organize, daha cesur ve daha süreklilik arz eden biçimde gelmesine zemin hazırlayabilir.
Bununla birlikte, bu senaryonun en zayıf halkası, Türkiye’deki kurulu düzenin bu tür bir birleşmeye vereceği muhtemel tepkidir. Devletin güvenlik ve istihbarat refleksleri, Kürt hareketi ile merkez siyaset arasında kurulabilecek herhangi bir organik bağa son derece temkinli yaklaşır. Özellikle Demirtaş gibi figürlerin meşrulaşması, sistemin kendi içindeki dengeyi bozabilecek bir “güç devri” anlamına gelebilir. Bu nedenle böyle bir yakınlaşmanın önüne geçmek için yargı mekanizmaları, medya manipülasyonu ve kamuoyu yönlendirme taktikleri çok sert biçimde devreye alınabilir. Bu da bu tür ittifakların ancak yüksek stratejik zekâ ve koordinasyonla yürütülebileceğini gösterir.
Bu bağlamda, olası bir birleşme sürecinin görünürlüğü dikkatle ayarlanmalıdır. Yani Demirtaş ile İmamoğlu’nun aynı karede fotoğraf vermeleri gerekmez; hatta bu durum risklidir. Ancak kamuoyuna yönelik söylemsel yakınlıklar, belirli değerler üzerinde örtük uzlaşılar, seçmen geçişkenliğini teşvik edecek iletişim hamleleri daha işlevseldir. Bu tarz bir stratejik iletişim dili, hem devlet baskısını minimalize eder hem de seçmenlerde “bu sefer bir şeyler değişiyor” algısı oluşturur.
Bu tür bir uzlaşmanın zemini, aslında 2023 seçimlerinde kısmen oluşmuştu. HDP’nin aday çıkarmayıp Kılıçdaroğlu’na destek vermesi, Demirtaş’ın cezaevinden gelen açıklamaları ve İmamoğlu’nun sahadaki aktifliği birleştirici bir atmosfer oluşturmuştu. Ancak bu atmosfer, örgütsel düzeyde kurumsallaşmadığı ve ortak bir siyasal programla desteklenmediği için sürdürülemedi. Oysa şimdi, yeni bir kurucu vizyon için çok daha fazla neden var. Anayasal değişiklik, yargı reformu, yerel yönetim özerkliği gibi konularda uzlaşma sağlanabilir.
Bu birleşmenin bir diğer önemli etkisi, muhalefetin içindeki anlamsız liderlik savaşlarını sonlandırması olur. Bugün CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek ve diğer yapılar arasında liderlikten çok varlık mücadelesi yaşanıyor. Demirtaş-İmamoğlu hattında kurulacak yeni bir eksen, bu küçük hesapları boşa çıkarır ve muhalefeti stratejik bir akılla yeniden şekillendirir. Aynı zamanda yeni nesil seçmenin duygularına ve değerlerine hitap eden bir siyaset formu üretir.
Toplumsal taban açısından da bu birleşme ciddi bir heyecan yaratma potansiyeline sahiptir. Çünkü Demirtaş, uzun süredir cezaevinden seslenmesine rağmen hâlâ çok yüksek bir sempatiye sahiptir. İmamoğlu ise özellikle genç ve kentli seçmende umut figürü olarak kabul edilmektedir. Bu iki enerji birleştirildiğinde ortaya çıkacak siyasal momentum, Erdoğan sonrası için Türkiye’de gerçek bir geçiş sürecinin başlamasına zemin hazırlayabilir. Ancak bu da sadece kişisel bir yakınlıkla değil; derin, kurumsal ve programatik bir altyapıyla mümkün olur.
Bu uzlaşma, muhalefeti yalnızca seçim kazanmaya değil, bir tür kurucu iradeye taşır. Türkiye’de siyasal rejimin yeniden yapılandırılması, adalet sisteminin bağımsızlaştırılması, özgürlüklerin genişletilmesi ve ekonomik modelin değiştirilmesi gibi büyük reformların ancak bu tür çok boyutlu ve meşru bir blokla yapılabileceği açıktır. Demirtaş’ın ilkesel dili ile İmamoğlu’nun pragmatik becerisi birleşirse, bu sadece bir seçim zaferi değil; bir rejim dönüşümü olabilir.
Sonuç olarak, Demirtaş ve İmamoğlu’nun birleşmesi ihtimali, Türkiye’nin geleceğini değiştirebilecek ender senaryolardan biridir. Bu senaryo, muhalefetin parçalı yapısını bütünleştirir, iktidarın manipülasyon kapasitesini sınırlar ve seçmenler nezdinde güven duygusu yaratır. Ancak aynı zamanda bu senaryo, iktidarın en sert reflekslerini de harekete geçirebilir. Bu nedenle böylesi bir birleşme ancak stratejik derinlik, yüksek koordinasyon ve doğru zamanlamayla başarıya ulaşabilir. Aksi takdirde, potansiyel bir fırsat, yeni bir kırılmaya da dönüşebilir.
Kim Gerçek Lider, Kim Medyatik Figür?
Türk siyasetinde liderlik, yalnızca halk desteğiyle, yalnızca sistemin rızasıyla ya da yalnızca medyanın ışığıyla oluşmaz; tüm bunların ötesinde, zamanın ruhuna uygun düşen bir fikri derinlik ve tarihle yüzleşme cesareti gerektirir. Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu, bu anlamda iki farklı liderlik biçiminin karşılaştırmalı birer prototipidir. Demirtaş, sistemin tüm baskılarına rağmen hâlâ kolektif hafızada bir fikir önderi, bir vicdan taşıyıcısı ve politik zemin yaratıcısı olarak anılırken; İmamoğlu, halk nezdinde umut veren ama kurumsal gerçeklik içinde hâlâ “gözetim altında yükselen” bir siyasi mühendis olarak konumlanıyor. Biri bedel ödeyerek sembolleşmiş, diğeri sistemle dans ederek meşruiyet aramış iki ayrı siyasal sezgi… Bu tablo bize açıkça gösteriyor ki, Türkiye’de gerçek liderlik ile medyatik figür olmanın sınırı, sadece algı değil, aynı zamanda direnç gücüyle belirlenmektedir.
Demirtaş’ın liderliğinin dayanağı, halkın acıdan doğan duygusal bağında, kimliklerin onarılmasına duyduğu ihtiyacında ve devlete rağmen ayakta kalma iradesindedir. O, ideolojik veya örgütsel değil, ahlaki ve tarihsel bir figürdür. Onu siyaset üstü yapan şey, cezaevinden yönetmiyor oluşu değil; cezaevinden ülkenin siyasal hayalini tasarlayabiliyor oluşudur. İmamoğlu ise, medya performansıyla, kentli popülaritesiyle ve merkez siyasete hitap eden diliyle öne çıkar; ancak henüz kendi siyasi hikâyesini yazabilmiş değildir. Onun kaderi, bir sonraki sistem hamlesine ne kadar dayanabileceğiyle ilgilidir. Gerçek liderlik, konjonktürel olarak değil; tarihsel dirayetle sınanır. Bu bakımdan, biri “sisteme rağmen temsil”in; diğeri “sistem içinde yükseliş”in simgesidir.
Ancak bu ikili kıyaslama, biri kazanır diğeri kaybeder anlamına gelmemelidir. Türkiye’nin geleceği, yalnızca gerçek liderliğin veya medyatik figürlerin değil; bu iki hattın stratejik ve ahlaki bir sentezinde yatmaktadır. Ne sadece acının diliyle siyaset yapılabilir ne de yalnızca medya dilinde çözüm üretilebilir. Demirtaş’ın tarihsel direnci ile İmamoğlu’nun toplumsal çekim gücü birleşirse, Türkiye bir rejim değil bir uygarlık paradigması değiştirme eşiğine girebilir. Ve belki de bu ikilinin en büyük sınavı, kendilerini değil, temsil ettikleri halkı öncelemekten geçer. Çünkü bu halk artık yalnızca umut değil; hakiki liderlik talep etmektedir.
Demirtaş Serbest Kalsaydı İmamoğlu’nun Yükselişi Olur muydu?
Ekrem İmamoğlu’nun yıldızının parlamaya başladığı dönemi incelediğimizde, bu yükselişin yalnızca kendi siyasi mahareti ya da toplumsal karşılığından değil, aynı zamanda muhalefet cephesinde oluşan bir “boşluk”tan da beslendiği çok açıktır. O boşluk, yalnızca CHP içinde Kılıçdaroğlu’nun yavaşlayan ivmesinden değil; aynı zamanda HDP ve daha geniş Kürt siyasi alanında Selahattin Demirtaş gibi karizmatik, vizyoner ve birleştirici bir figürün sahadan fiilen koparılmasından doğmuştur. Bu bakımdan, Demirtaş’ın serbest olduğu bir siyasal düzlemde, İmamoğlu’nun aynı hızda ve aynı mutlaklıkla yükselip yükselmeyeceği sorusu, Türk siyasetinin alternatif tarih okumalarından birini zorunlu kılar.
Demirtaş’ın cezaevine alınması, sistemin yalnızca güvenlik refleksiyle değil, siyasal zemin mühendisliğiyle de bağlantılıdır. O dönemde Türkiye’de muhalefet alanında temsili güç kazanan en etkili isim olarak Demirtaş, Kürt kimliğini aşan bir siyasal dile ulaşmış, HDP’yi “marjinal ötekilikten” çıkarıp Türkiye’nin merkez tartışmalarına taşıyabilmişti. Bu başarı, onun hem Kürt hareketi içindeki rolünü yeniden tanımlamış hem de sistem dışına itilmesine yol açmıştı. Çünkü devlet aklı, bu tip figürlerin sistem içinde varlık göstermesini değil, sembolleşip yalıtılmasını tercih eder. Dolayısıyla Demirtaş’ın sahadan çekilmesi, muhalefet içinde liderlik rekabetinin zeminini boşalttı.
Tam bu ortamda İmamoğlu’nun siyasette hızla yükselmesi, sadece İstanbul başarısıyla değil; aynı zamanda o boşluğun doldurulması ihtiyacına denk düşmesiyle açıklanabilir. Yani İmamoğlu, toplumun farklı kesimlerinde biriken değişim talebine karşılık verebilen ve bu talepleri merkezde uzlaştırabilecek bir yüz arayışının ürünüdür. Ancak bu yükseliş, Demirtaş gibi bir figürün sahada aktif olduğu bir düzlemde daha sınırlı kalabilirdi. Çünkü Demirtaş’ın dilinde mevcut olan ahlaki tutarlılık, politik entelektüellik ve sembolik güven, özellikle genç seçmen ve Batılı gözlemciler nezdinde ciddi bir karşılık bulmuştu. Bu da doğal olarak muhalefet içinde başka bir liderliğin inşasını zorlaştırırdı.
Kürt meselesinin sistem içi temsilinde Demirtaş gibi bir figürün aktif olması, yalnızca HDP seçmenini değil, İYİ Parti seçmeni dâhil diğer muhalefet aktörlerinin pozisyonlarını da şekillendirecek güçtedir. Demirtaş sahada olsaydı, İmamoğlu’nun HDP’ye yönelik mesafeli tutumu daha çok tartışılır, hatta bu durum seçim stratejilerine doğrudan yansıyabilirdi. İmamoğlu bu sayede birçok kritik anda, Demirtaş’ın fiilen söylem üretmemesinden doğan “sessizlik boşluğunu” denge aracı olarak kullanabildi. Bu da ona hem milliyetçi seçmene göz kırpma hem de sol-liberal çevrelerin desteğini kaybetmeme imkânı sundu.
Bir başka deyişle, Demirtaş’ın yokluğu, İmamoğlu’nun söylem düzeyinde risk almadan, ideolojik pozisyon belirtmeden ilerleyebilmesini sağladı. Oysa Demirtaş aktif olsaydı, kamuoyunun muhalefet içi lider figürlerinden biri olan İmamoğlu’ndan da açık tavır ve net pozisyon beklemesi kaçınılmaz olurdu. Bu da İmamoğlu’nun “herkese seslenen ama kimseye tam bağlı olmayan” dengeci çizgisini zora sokar, kamuoyunda daha çok sorgulanmasına neden olurdu. Demirtaş, varlığıyla bile siyasetteki konumları netleştiren bir figürdür. Bu da diğer liderleri açıklık ve samimiyet sınavına zorlar.
İmamoğlu’nun yükselişi, sahada aktif ve özgür bir Demirtaş’ın varlığında kesinlikle daha yavaş, daha kontrollü ve daha çok müzakere gerektiren bir sürece dönüşebilirdi. Özellikle Batı’nın gözünde muhalefet bloğu içinde kimin temsil gücü daha yüksek olurdu sorusu, Demirtaş lehine değişebilirdi. Çünkü Batı için “muhalefetin kazanabilirliği” kadar “reform kabiliyeti” de önemlidir. Demirtaş’ın hukuk, özgürlükler, çoğulculuk, kadın hakları gibi başlıklarda net duruşu, İmamoğlu’nun ise daha çok popüler dalga üzerinde yükselen profili bu bağlamda karşılaştırıldığında; meşruiyet merkezinin daha çok Demirtaş etrafında şekillenmesi mümkün olabilirdi.
Ayrıca, toplumsal mobilizasyon açısından da Demirtaş’ın serbestliği, İmamoğlu’nun hareket alanını daraltabilirdi. Demirtaş’ın serbest olması durumunda sadece siyasi söylem değil, sokaktaki örgütlenme, gençliğin politikleşmesi ve muhalefetin seferberlik kapasitesi de farklılaşırdı. Bu durumda İmamoğlu’nun kampanyaları daha çok rekabet içinde şekillenir; liderlik iddiası diğer muhalefet kesimlerince daha çok sorgulanırdı. Özellikle HDP’nin daha aktif olacağı bir düzlemde, İmamoğlu’nun merkez pozisyonunu sürdürmesi ciddi bir stratejik denge gerektirirdi.
Yine de bu, İmamoğlu’nun başarısını küçümsemek değildir. Onun başarısı, sistemin içinde kalarak en yüksek başarıyı üretmeye odaklıdır. Ancak unutmamak gerekir ki, siyasette sadece “yükselen” değil, aynı zamanda “çekilen” figürlerin de etkisi büyüktür. Demirtaş’ın yokluğu, muhalefet içinde bir tür merkezileşme imkânı sunmuş; İmamoğlu bu fırsatı iyi değerlendirmiştir. Bu gerçek, onun siyasal zekâsını ve reflekslerini göstermekle birlikte; aynı zamanda bir boşluk siyasetinden beslendiğini de teyit eder.
Eğer Demirtaş 2018 sonrasında serbest kalmış olsaydı, 2019 İstanbul seçimlerinin öncesinde HDP çok daha farklı bir strateji izleyebilir; Demirtaş aktif sahada yer aldığında İmamoğlu’nun profili o kadar kolayca genişleyemeyebilirdi. Hatta bazı durumlarda, HDP’nin aday çıkarma ihtimali dahi gündeme gelebilir; bu da İmamoğlu’nun zaferinin gerçekleşmesini daha karmaşık hâle getirebilirdi. Bu yönüyle, Demirtaş’ın yokluğu yalnızca onun eksikliğini değil; bir başkasının yükselişini de mümkün kılmıştır.
İki figürün farklı zamanlarda etkili olması, Türk siyasetinin zamanlamayla kurduğu karmaşık ilişkiye de işaret eder. Bazen bir figürün yükselmesi, bir diğerinin engellenmesiyle mümkün hâle gelir. Bu yönüyle bakıldığında, İmamoğlu’nun yükselişi ile Demirtaş’ın cezaevi süreci arasında dolaylı ama stratejik bir korelasyon vardır. Bu korelasyon, sistemin yalnızca tehdit algısını değil; muhalefet içi liderlik rotasını da biçimlendirdiğini gösterir. Kimin önünün açılacağına yalnızca halk değil, sistemin kontrol refleksi de karar verir.
Demirtaş’ın özgür olması durumunda Türkiye muhalefetinin liderlik çehresi daha rekabetçi, daha ilkeli ama aynı zamanda daha çok çatışmalı olabilirdi. Çünkü Demirtaş’ın dili, müzakere yerine çoğu zaman net pozisyon almayı önceleyen bir dildir. Bu da muhalefet içindeki diğer liderleri ya hizaya getirir ya da ayrıştırırdı. İmamoğlu’nun ise uzlaştırıcı yapısı, çatışmasız alanlarda büyümeyi tercih eder. Bu temel fark, iki liderin aynı dönemde sahada olmasının stratejik olarak mümkün ama pratik olarak karmaşık olabileceğini ortaya koyar.
Sonuç olarak, Demirtaş eğer serbest olsaydı İmamoğlu’nun bugünkü konumuna bu hızla ve bu hacimle ulaşması çok daha zor olurdu. Belki yine önemli bir figür haline gelebilir; ancak temsil ettiği “tek alternatif figür” pozisyonunu asla bu düzeyde kuramazdı. Bu, siyasal bir başarı olduğu kadar, zamanlama ve sistemin mühendisliğinin sonucudur. Türk siyasetinde “kim yoksa, onun yerine kim var edilir” sorusu, her dönem yeni bir lider üretir. Demirtaş’ın dışlanması, İmamoğlu’nu sahada tekleştirmiştir. Bu gerçek, liderlik kadar sistemin nasıl çalıştığını da bize gösterir.
İmamoğlu’nun Demirtaş’a Mesafesi Taktiksel mi, Stratejik mi?
Ekrem İmamoğlu’nun Selahattin Demirtaş’a yönelik mesafeli duruşu, son yıllarda muhalefet cenahında sıkça gündeme gelen ama doğrudan cevaplanmayan önemli bir stratejik pozisyonlama örneğidir. Bu mesafe, yüzeyde siyasi gereklilik olarak görülse de derine indiğimizde, taktiksel refleksin ötesine geçen, stratejik akıl yürütmeyle biçimlenmiş bir siyasal duruşa işaret eder. Çünkü Türkiye’de siyaset, yalnızca kiminle ittifak kurulduğu değil, kimden mesafe alındığıyla da tanımlanır. Özellikle Kürt meselesi gibi yüksek güvenlik kodlarına sahip bir alanda, bir siyasal figürün söylem düzeyi kadar suskunluğu da sistem tarafından analiz edilir. Bu bağlamda İmamoğlu’nun Demirtaş’a dönük mesafesi, yalnızca anlık konjonktürel hesapların değil; uzun vadeli sistem içi pozisyonunu tahkim etme planının bir parçası olarak okunmalıdır.
İmamoğlu, CHP içinden gelen ama klasik CHP’li olmayan bir figürdür. Bu da onu kendi partisi içinde olduğu kadar muhalefet dışı çevrelerde de dikkatle izlenen bir lider hâline getirir. Onun Demirtaş’a doğrudan sahip çıkmayan ama onu da bütünüyle dışlamayan dili, siyasetteki “ikili oyun”un tipik örneklerinden biridir. Bu ikili oyun, Türkiye gibi kutuplaşmanın normalleştiği sistemlerde siyasal hayatta kalmanın temel şartıdır. Çünkü Demirtaş’a açık destek, milliyetçi seçmeni ürkütebilir; ancak Demirtaş’a uzak durmak da Kürt seçmen ile sol-liberal çevrelerde hayal kırıklığı yaratabilir. Bu ikili kıskacın tam ortasında, İmamoğlu’nun mesafesi tesadüfi ya da geçici değildir; bu bir pozisyon inşasıdır.
Taktiksel olan ile stratejik olan arasındaki fark, süreklilik ve yönelimle ilgilidir. Taktiksel hamleler genellikle seçim dönemlerine, anlık krizlere ya da kamuoyu baskılarına göre biçimlenir. Ancak İmamoğlu’nun Demirtaş’a olan mesafesi bu tarz dönemsel reflekslerin ötesindedir; söylemde, eylemde, temsil biçiminde ve medya dilinde düzenli olarak tekrar eden bir çizgiye sahiptir. Örneğin İmamoğlu, hiçbir zaman Demirtaş’ı doğrudan kriminalize etmez; ancak hiçbir zaman onun serbest kalmasını da açıkça savunmaz. Bu, klasik bir denge politikasının ötesinde, merkez seçmene dönük stratejik bir “güven mesajı” taşır. Yani İmamoğlu, sadece ne söylediğiyle değil, ne söylemediğiyle de siyaset yapmaktadır.
Bu durum, İmamoğlu’nun yalnızca halkla değil, devletle kurduğu ilişki açısından da önemlidir. Türkiye’de merkez siyasete oynayan bir figür, özellikle de Cumhurbaşkanlığı hayali kuruyorsa, güvenlik bürokrasisinin dikkatinden kaçacak pozisyon alamaz. Demirtaş’a dair açık destek, bu yapılar tarafından “bağlılık testi” olarak algılanır. Bu da İmamoğlu’nun daha en baştan dışlanmasına neden olabilir. Bu nedenle onun Demirtaş’a olan mesafesi yalnızca oy kaygısıyla değil, “sistem dışına düşmeme” hedefiyle de şekillenmiştir. Bu bir tür “negatif sadakat” stratejisidir: Sadakat göstermek yerine tehdit oluşturmamak.
Stratejik olan bir diğer gösterge de, bu mesafenin medya performansına yansıma biçimidir. İmamoğlu’nun medyada göründüğü her alanda, Demirtaş’a dair gelen sorulara kaçınarak ya da konuyu soyut haklar meselesine çekerek cevap vermesi, bu stratejinin kamuya yansıyan versiyonudur. Bu iletişim dili, klasik söylem disiplinidir. Medyatik figürler çoğu zaman bu tür soruları içgüdüsel biçimde yanıtlarken, İmamoğlu her seferinde aynı temkinli çerçeveyi korumuş, ne provokasyona girmiş ne de açık sahiplenmeye yönelmiştir. Bu da onun Demirtaş’a mesafesinin önceden belirlenmiş, kurumsal bir siyasal hat olduğunu teyit eder.
Bu stratejik mesafe aynı zamanda muhalefet içinde liderlik yarışını da biçimlendirir. Demirtaş’ın doğal olarak liderleştiği alan, Kürt siyasi hareketidir ama onun etkisi yalnızca bu alanla sınırlı değildir. O, laik, demokrat, sol-sosyalist ve Batılı değerlerle barışık seçmenlerde de bir temsil gücü taşır. Bu da İmamoğlu’nun genişleme alanında bir rakip etkisi yaratır. Dolayısıyla bu iki figürün aynı anda aynı zeminde yükselmesi zordur. Bu nedenle İmamoğlu’nun mesafesi, yalnızca dışsal tehditlere değil; muhalefet içi rekabete karşı da bir pozisyon belirleme çabasıdır. O, sistemin onay vereceği ama halkın da kabulleneceği bir lider profilini sürekli olarak inşa etmektedir.
Bu noktada stratejik mesafenin bir başka göstergesi de, İmamoğlu’nun Demirtaş’a dair asla kişiselleştirilmiş bir yorum yapmamasıdır. Onun söyleminde Demirtaş bir birey değil, bir sorun alanıdır. Bu da stratejik konumlamanın başka bir boyutudur. Demirtaş hakkında konuşurken genellikle “hukuk işlesin”, “haklar ihlal edilmesin” gibi soyut ilkeler üzerinden pozisyon alır. Bu pozisyonlar, destek değil, tarafsızlık olarak algılanacak kadar mesafelidir. İmamoğlu bu dili koruyarak hem kimseyi doğrudan karşısına almamakta hem de siyasi hesaplaşmayı bireysel değil yapısal bir düzleme çekmektedir.
Stratejik bir yaklaşımın bir diğer belirtisi de süreklilik içinde esnekliktir. Yani aynı pozisyonu korurken farklı hedef kitlelere farklı yorumlar sunabilmek. İmamoğlu, İstanbul’daki Kürt seçmene dönük ziyaretlerinde sıcak ve kapsayıcı bir dil kullanırken, ulusal çapta yaptığı konuşmalarda Kürt meselesini doğrudan değil dolaylı biçimde gündeme getirir. Bu dil, bir tür “yumuşatılmış gerçekçilik”tir. Gerçeği inkâr etmez ama onu doğrudan dile de getirmez. Bu stratejik denge, yalnızca oy hesabı değil, sistem içi kalıcılık hesabıdır.
Bu stratejik mesafe aynı zamanda İmamoğlu’nun yerel yönetim pratiğine de yansımaktadır. Örneğin belediyenin hizmet politikalarında dezavantajlı bölgelere yönelik özel projeler üretilmekte ama bunlar asla etnik temelli vurgularla sunulmamaktadır. Bu da, sistemin hassasiyet alanlarına girmeden sosyal adalet sağlama çabasıdır. Yani Demirtaş’ın temsil ettiği doğrudan kimlik siyasetine karşı, İmamoğlu’nun dolaylı sosyal kapsayıcılığı bir alternatif olarak öne çıkarılmaktadır. Bu fark, stratejik pozisyon alma refleksiyle doğrudan ilişkilidir.
Yine de bu strateji tüm sonuçlarıyla kazandırıcı değildir. Kürt seçmenler arasında Demirtaş’a yönelik sıcak bakışa rağmen İmamoğlu’nun yeterince açık olmaması, bazı kesimlerde güvensizlik yaratmaktadır. Bu da stratejik mesafenin bir tür bedeli olarak ortaya çıkar. Ancak İmamoğlu bu bedeli göze alarak, geniş tabanlı bir lider profili çizmekte kararlıdır. O, kazanmak için herkese açık olmak yerine, kaybetmeyecek kadar herkese uzak kalmayı seçmiştir. Bu da onun stratejik liderlik modelinin merkezindedir.
Sonuç olarak İmamoğlu’nun Demirtaş’a olan mesafesi, geçici değil kalıcıdır; refleks değil, hesaplanmış bir mimaridir. Bu mesafe, yalnızca seçim kazanmak için değil; aynı zamanda sistemin onayını sürdürebilmek, devletin güvenlik kodlarını tetiklememek ve çok kimlikli bir seçmen kitlesini aynı potada tutmak için uygulanmaktadır. Bu nedenle taktiksel değildir. Çünkü taktikler kriz anlarında değişir; oysa bu pozisyon değişmemiştir. İmamoğlu’nun Demirtaş’a olan uzaklığı, onun liderlik vizyonunun nereye kadar genişleyebileceğini de sınırlandırmaktadır. Fakat bu sınır, bilinçli çizilmiş bir hattır.
Devlet Aklı Demirtaş’ı Hiçbir Zaman Affedecek mi?
Türkiye’de “devlet aklı” kavramı, yalnızca yasalara değil; tarihsel reflekslere, kolektif hafızaya, güvenlik odaklı stratejik okumaya ve sistemin kendi devamlılığını sağlama güdüsüne dayanır. Bu akıl, bireysel liderlik performansından çok, bir figürün temsil ettiği potansiyeli ve sembolik gücü değerlendirir. Selahattin Demirtaş da bu değerlendirme sisteminin merkezinde yer alan isimlerden biridir. O sadece bir parti lideri, Kürt siyaseti temsilcisi ya da muhalefet figürü değildir. Devletin gözünde, Demirtaş; sistem dışı bir enerjiyi temsil eden, çok katmanlı bir mobilizasyon gücüne sahip, halkla “doğrudan bağ” kurabilen, klasik devlet-halk arayüzlerini aşabilen bir figürdür. Bu da onu, “affedilebilir birey” değil, “kontrol edilemeyen zihinsel alan” olarak sınıflandırır. İşte bu nedenle devlet aklı, Demirtaş’ı yalnızca geçmişte yaptıklarıyla değil, gelecekte yapabilecekleriyle yargılar ve bu yargı, affetmeye değil, önlemeye odaklanır.
Demirtaş’ın cezaevine konulmasının hukuki gerekçeleri kamuoyunun malumudur. Ancak devlet aklının gerçek motivasyonu, yalnızca o açıklamalar, mitingler ya da siyasi pozisyonlar değildir. Devlet için esas tehdit, Demirtaş’ın inşa etmeye çalıştığı “meşru Kürt temsil alanı”dır. Bu alan, klasik Kürt hareketinin silahlı ve radikal unsurlarından kopuk, Batılı değerlere dayalı ve toplumu dönüştürme kapasitesine sahip bir söylem üretmektedir. Bu da devletin “kontrollü ötekilik” sistemini bozar. Çünkü Demirtaş, sistemin kriminalize ederek sınır dışı tutmak istediği Kürt meselesini, içeriden meşrulaştıran bir zemin üretmektedir. Bu da, sistemin en hassas denge alanına doğrudan müdahale anlamına gelir.
Devlet aklı, bu tür dönüşümcü figürleri iki şekilde değerlendirir: ya sistemle bütünleşip kontrol altına alınabilirler ya da sembolleşip marjinalleştirilebilirler. Demirtaş ise her iki kategoriye de tam olarak yerleştirilemeyen, hibrit bir tehdittir. Ne sistemle tamamen entegre olmuş bir reformisttir, ne de marjinalleştirilebilmiş bir radikal. Onun en büyük “suçu” sistemin kendi içindeki kırılganlığı görünür kılmasıdır. Bu da onu, klasik tehdit tanımlarının dışında, “yeni tip siyasal zihin” olarak konumlandırır. Bu zihin, devletin sadece güvenlik politikalarını değil; halkla olan bağını, siyasi temsil biçimini ve anayasal denge sistemini yeniden tartışmaya açmaktadır. Bu nedenle Demirtaş’ın affedilmesi, sadece kişisel bir karar değil; sistemin kendi varlık tanımını yeniden yazması anlamına gelir.
Devlet aklı, özellikle “güvenlik eksenli rejimlerde” pragmatikten çok refleksiftir. Bu refleks, kişisel iyileşmeleri ya da söylem yumuşamalarını değil, yapısal tehdit algısını temel alır. Demirtaş, cezaevinde yazdığı kitaplarla, verdiği mesajlarla ya da toplumsal barışa yaptığı çağrılarla ne kadar olumlu bir imaj çizerse çizsin; devletin güvenlik hafızasında yer etmiş olan “potansiyel mobilizasyon riski”ni sıfırlayamaz. Çünkü mesele bir birey değil, bir paradigma meselesidir. O paradigma da şudur: “Kürt siyasal alanı sistem içinde mi kalacak, dışında mı?” Demirtaş bu soruya sistem içinden cevap aradığı için değil, bu cevabı halk nezdinde inşa edebildiği için hedef alınmıştır. Yani onun affedilmemesi, bir tür “kolektif caydırıcılık mesajıdır.”
Devletin Demirtaş’a bakışı yalnızca ulusal sınırlar içinde de şekillenmez. Dış politikada Batı ile yaşanan gerilimlerde Demirtaş gibi figürlerin özgürleşmesi, Türkiye’nin insan hakları karnesi açısından olumlu görülebilir. Ancak devlet aklı, bu olumlu imajın iç politikada doğurabileceği kontrolsüz dinamizmi risk olarak görür. Çünkü Batı’nın desteklediği her figür, sistem içinde potansiyel “yumuşak darbe” unsuru olarak da kodlanabilir. Bu nedenle Demirtaş’ın affedilmesi, yalnızca bir iç hukuk meselesi değil; aynı zamanda dış politika, güvenlik doktrini ve toplumsal mühendislik stratejisiyle birlikte düşünülür. Bu çok katmanlı yapı, affetmeme kararını pekiştirir.
Bir figürün sistem dışına atılması, çoğu zaman etkisizleştirme anlamına gelir. Ancak Demirtaş örneğinde tam tersi yaşanmıştır. Cezaevi, onu fiziksel olarak susturmuş; ama sembolik olarak büyütmüştür. Bu da devletin klasik izolasyon stratejisini boşa düşürmüştür. Çünkü Demirtaş, sistemin kendisine biçtiği “marjinal aktör” pozisyonunu reddetmiş ve geniş toplumsal kesimlerle bağ kurabilmiştir. Bu başarının kendisi, devlet açısından asıl affedilmez olan noktadır. Çünkü sistem, yalnızca başkaldıranları değil; başkaldırarak halkla bağ kurabilenleri tehdit olarak algılar. Ve bu tehdit, sembolik olduğu kadar işlevseldir.
Bu nedenle Demirtaş’ın bireysel olarak ne yaptığı değil, onun söyleminin kitlelerde yarattığı yankı esastır. O yankı, özellikle genç Kürt seçmende, laik sol çevrelerde ve kadın hareketinde güçlü bir şekilde hissedilmektedir. Bu durum, klasik siyasi kutuplaşmayı aşan bir lider profili yaratmıştır. Devlet aklı ise kutuplaşmanın dışına çıkan liderleri, rejimin sürdürülebilirliği açısından daha riskli bulur. Çünkü bu tür figürler, karşıt kampı dönüştürme kapasitesine sahiptir. Demirtaş bu kapasiteye sahip ender muhalefet liderlerinden biridir. Ve bu kapasite, onu sadece “rahatsız edici” değil, “önleyici izolasyon” gerektiren bir figür yapar.
Affetmek, devlet için yalnızca bireye dönük bir eylem değil, sistemin kendisine dönük bir iç mutabakat biçimidir. Demirtaş’ın affedilmesi demek, sistemin Kürt meselesine dair söyleminde, güvenlik mimarisinde ve siyasal temsilde köklü bir değişimi kabul etmesi demektir. Bu değişim, sadece Demirtaş’ın serbest bırakılmasıyla kalmaz; aynı zamanda onun temsil ettiği değerlerin kamusal meşruiyetiyle de tamamlanır. Bu ise sistemin kendi inşasını yadsıması anlamına gelir. Bu nedenle affetme kararı, bireyin değil; rejimin kapasitesinin bir sınavıdır. Ve mevcut rejim bu sınavı göze alacak yapıda değildir.
Sonuç olarak, “devlet aklı Demirtaş’ı affedecek mi?” sorusu, özünde şu soruya denk düşer: “Türkiye Cumhuriyeti rejimi, dönüşümü yönetebilecek bir iç esnekliğe sahip mi?” Bugünkü yapısıyla bu sorunun cevabı hayır’dır. Çünkü mevcut yapı, esneklik değil; kontrol, diyalog değil; bastırma, temsil değil; sınırlama üzerine kuruludur. Demirtaş gibi figürler, yalnızca siyasi sistemin değil; devletin zihinsel mimarisini zorlar. Ve bu zorlama, mevcut devlet aklının sınırlarının ötesindedir.
ABD ve AB Hangi İsmi Tercih Eder, Neden?
Uluslararası güçler, özellikle ABD ve Avrupa Birliği, bir ülkenin iç siyasetini değerlendirirken yalnızca değerler temelinde değil; çıkarlar, öngörülebilirlik, kriz yönetim kapasitesi ve bölgesel stratejilere entegrasyon yeteneği üzerinden tercihte bulunurlar. Bu bağlamda Türkiye gibi jeopolitik önemi yüksek, iç istikrarı kırılgan, dış politikası agresif ve demokratik yapısı belirsiz ülkelerde, bireysel siyasetçilerin Batı tarafından nasıl görüldüğü sadece söylemleriyle değil, sistem içindeki konumlarıyla da şekillenir. Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu figürleri, Batı dünyasında bu anlamda farklı dosyalarla değerlendirilen ama her ikisi de dikkate alınan aktörlerdir. Fakat tercih bağlamında bu iki figürün arasında net ve yapısal bir ayrım vardır: Batı, Demirtaş’ı “ahlaki muhalefet”in simgesi, İmamoğlu’nu ise “sistem içi reform”un temsilcisi olarak kodlamıştır. Bu da, tercihin değerden çok uygulanabilirliğe göre belirlendiğini gösterir.
Selahattin Demirtaş, Avrupa’nın ve özellikle insan hakları odaklı çevrelerin gözünde, Türkiye’deki çoğulcu demokrasi arayışının en saygın simgelerinden biridir. Avrupa Parlamentosu’nda hakkında yapılan konuşmalar, AİHM kararları ve uluslararası hukuk örgütlerinin sürekli takibi, onun bireysel haklar düzleminde büyük bir destek gördüğünü gösterir. Ancak bu destek, politik aktörler düzeyinde her zaman karşılık bulmaz. Çünkü Demirtaş, Batı için ahlaki ve normatif olarak savunulması gereken bir değerken; aynı zamanda Türkiye ile sürdürülen stratejik ilişkiler açısından “düşük riskli” bir dosya olarak tutulur. Yani desteklenir ama aktif olarak tercih edilmez. Bunun nedeni, Demirtaş’ın sistem dışı görünmesi, güvenlik bürokrasisiyle sert bir karşıtlık içinde algılanması ve Türkiye’nin iç güvenlik politikaları nedeniyle kontrol edilemeyen bir siyasi enerji olarak değerlendirilmesidir.
ABD ise Avrupa’ya kıyasla daha realpolitik bir yaklaşımla hareket eder. Washington için bir liderin demokrasiye olan bağlılığından çok, sistem içindeki rolü, NATO ile ilişkisi, İsrail ve Ortadoğu dosyalarındaki tavrı, Rusya karşısındaki konumu ve ekonomik entegrasyon kapasitesi önemlidir. Bu açıdan bakıldığında, İmamoğlu’nun sistem içi bir figür olarak merkezde konumlanması, ABD açısından daha uygulanabilir bir lider profili yaratır. O, kriz yaratmadan geçişi sağlayabilecek, Türkiye’yi otoriterlikten uzaklaştırırken bölgesel dengeyi bozmayacak bir geçiş aktörü olarak görülür. Bu da onu Batı’nın gözünde tercih edilebilir, öngörülebilir ve işlenebilir bir dosya hâline getirir.
İmamoğlu’nun Batı metropolleriyle kurduğu doğrudan temaslar, özellikle belediye düzeyindeki ortak projeler ve AB fonlarının kullanımı üzerinden geliştirilen ilişkiler, onun Avrupa için “tanıdık” bir lider olmasını sağlamıştır. Brüksel, Berlin, Paris gibi merkezler, yerel yöneticilerle kurdukları bağlar üzerinden siyasal yatırımlar yapma eğilimindedir. Bu da İmamoğlu’na AB düzeyinde daha çok görünürlük ve destek sağlar. Öte yandan Demirtaş’ın Avrupa ile kurduğu bağ daha çok insan hakları ve sivil toplum temellidir. Bu da ona ahlaki meşruiyet kazandırırken siyasi tercih listesinde alt sıralara itilmeye yol açar. Çünkü Avrupa da tıpkı Türkiye gibi, kontrol edilemeyen enerjilerden ürker.
Ancak bu tercih, Batı kamuoyuyla Batı devlet aklı arasında ayrım yapmayı gerektirir. Batı kamuoyunun vicdanı Demirtaş’a yakındır; onun cezaevinde tutulması, Avrupa’nın demokratik refleksleri açısından büyük bir skandal olarak görülür. Ancak Batı devletlerinin politik kararı, daha çok rejimle kriz yaşamayacak, devletle uzlaşabilecek ve bölgesel krizleri tetiklemeyecek bir figüre yönelir. Bu da Demirtaş’ı “sembolik destek” alanına, İmamoğlu’nu ise “uygulanabilir liderlik” sahasına yerleştirir. Bu durum, Batı’nın çifte standardı değil; çıkar temelli siyasal değerlendirme refleksidir.
İmamoğlu’nun Batı için bir diğer avantajı, Türkiye’nin dış politikasında radikal değişimlere yol açmadan rejimsel yumuşama sağlayabilecek bir profil çizmesidir. O, Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulamaz, AB üyelik sürecini destekler, laiklik vurgusu yapar ama İslami değerlere düşman bir dil kurmaz. Bu da hem Batı’nın laiklik hassasiyetine hem de Türkiye’nin İslam coğrafyasındaki meşruiyetine zarar vermeyecek bir geçişi mümkün kılar. Batı için bu tarz figürler, ideal geçiş partnerleridir. Onlar sistemin çökmesini değil; sistemin kendini restore ederek devam etmesini arzular. İmamoğlu bu restorasyonun yerli taşıyıcısı olarak görülür.
Demirtaş ise Batı için “demokrasi ilkelerine sadakat testi”dir. Onunla ilgili yapılan açıklamalar, davalara verilen tepkiler, Türkiye raporlarındaki paragraflar Batı’nın kendi iç meşruiyeti açısından gereklidir. Ancak bu destek, çoğu zaman “desteklenmesi gereken doğru insan” seviyesindedir; “uygulanabilir lider” seviyesine geçmez. Çünkü Batı, Türkiye’nin iç güvenlik politikalarında kırmızı çizgilere sahip olduğunu bilir ve bu kırmızı çizgilerin aşılması durumunda sahadaki dengeyi kaybedebileceğini öngörür. Demirtaş, bu kırmızı çizgilere temas eden bir figürdür. Bu da onun siyasi olarak desteklenmesini zorlaştırır.
Sonuç olarak Batı, Demirtaş’ı över ama İmamoğlu’nu tercih eder. Demirtaş için uluslararası raporlar yazar, insan hakları bildirileri yayımlar ama onu aktif siyasal sürecin merkezi olarak konumlandırmaz. Çünkü onun varlığı sistemsel gerilimi artırma potansiyeli taşır. İmamoğlu içinse siyasi yatırım yapar, ilişkiler geliştirir, reform beklentisi taşır. Çünkü onun varlığı, sistem içi yumuşama ve Batı ile yeniden kurulan dengeli ilişki hayalini taşır. Bu nedenle Demirtaş Batı’nın vicdanıdır; İmamoğlu Batı’nın çıkarıdır. Ve uluslararası ilişkilerde her zaman çıkarlar önce gelir.
Demirtaş’ın Fikirleri ile HDP Yönetimi Arasında Bir Kopukluk Var mı?
Selahattin Demirtaş’ın siyasal söylemi ve kişisel liderlik tarzı, HDP’nin örgütsel yapısı ve kurumsal refleksleriyle her zaman tam örtüşmedi. Bu fark, zaman zaman politik ayrışmaya değilse de stratejik pozisyon farklılıklarına dönüştü. Çünkü Demirtaş, bireysel olarak entelektüel bir liderliğin, ideolojik rafineliğin ve evrensel normlarla uyumlu bir siyasetin temsilcisi hâline gelirken; HDP, hâlâ tarihsel bagajını taşıyan, örgüt kültürüyle sınırlı hareket eden ve merkezi karar alma süreçlerinde daha çok kolektif yapıya dayanan bir siyasi organizma olarak kaldı. Bu durum, Demirtaş’ın zamanla partinin sadece bir yüzü değil, onun ötesinde bir anlam ve vizyon üreticisi olarak ayrıksı bir yerde konumlanmasına neden oldu.
Demirtaş’ın 2014 sonrası söylemi, klasik Kürt siyasi hareketinden ciddi ölçüde ayrıştı. O, “Kürt kimliğini önceleyen ama bu kimliğe hapsolmayan”, “etnik kimliği meşru temsille buluşturan ama çoğulcu demokrasiye angaje olan” bir çizgi inşa etmeye çalıştı. Bu çizgi, HDP’nin genel örgütsel dokusundan daha cesur, daha evrensel ve daha dönüştürücüydü. Demirtaş, kadın hareketinden LGBT+ haklarına, laiklikten Avrupa Birliği değerlerine kadar geniş bir politik alan kurdu. Oysa HDP, birçok konuda hâlâ taban baskısını, örgütsel çekinceleri ve doğrudan olmasa da Kandil’in çizdiği çerçeveyi dikkate almak zorundaydı. Bu durum, doğal olarak Demirtaş’ın HDP’nin kurumsal pozisyonlarını zorlayan bir figüre dönüşmesine yol açtı.
Demirtaş’ın HDP içinde fikirsel bir liderliğe dönüşmesi, zamanla parti içi karar alma süreçlerinde merkezkaç bir etki yarattı. Özellikle onun cezaevine girmesinden sonra, HDP yönetimi daha kolektif, daha ideolojik ama daha dar kapsamlı bir siyasi çizgi izlemeye başladı. Parti, Demirtaş’ın dışarıdan kurduğu çok katmanlı ve çoğulcu dili devam ettirmekte zorlandı. Bu da onun cezaevinden verdiği mesajlarla parti söylemleri arasında bir ton farkı oluşmasına neden oldu. Örneğin Demirtaş sık sık toplumsal barış, hukuk devleti ve diyalog ekseninde açıklamalar yaparken; HDP yönetimi bu başlıkları çoğu zaman sistem dışı taleplerle çerçevelemeye devam etti. Bu da kamusal alanda fikirsel uyum değil, retorik asimetri yarattı.
Bu kopukluk, bazen stratejik suskunluklarla örtülmeye çalışılsa da taban düzeyinde etkisini gösterdi. HDP seçmeni, Demirtaş’ın çizdiği daha evrensel, daha umut dolu ve daha vizyoner siyasete yönelirken; parti yönetiminin daha ideolojik, daha reaksiyoner ve daha daraltıcı pozisyonları, özellikle genç ve seküler seçmenlerde rahatsızlık yarattı. Bu da HDP içinde Demirtaş’ın birleştirici değil; zaman zaman “yüksek sesli ama dışsal” bir aktöre dönüşmesine neden oldu. Cezaevindeki bir figürün partiden daha fazla temsil gücüne sahip olması, parti yönetiminde görünmeyen bir iktidar gerilimi doğurdu.
Demirtaş’ın söylemindeki “topyekûn demokratikleşme” vurgusu, HDP’nin klasik mücadele hattındaki “kimlik merkezli hak arayışı”ndan daha geniş ve daha kapsayıcıydı. Bu durum, partinin tabanı ile Türkiye toplumunun farklı kesimleri arasında köprü kurabilecek nitelikteydi. Ancak HDP, bu kapsayıcılığı örgütsel yapı ve strateji düzeyinde tam anlamıyla taşıyamadı. Özellikle Gezi kuşağı, seküler Türk sol çevreleri ve Alevi gençliği gibi gruplar, Demirtaş’ın diline ilgi gösterse de HDP’nin kurumsal yapısına mesafeli kaldı. Bu mesafe, aslında Demirtaş’ın vizyonu ile partinin yürüttüğü siyasetin halktaki karşılığının farklılaştığını gösteriyordu.
Demirtaş’ın siyasal vizyonu daha çok bir “gelecek tahayyülü” inşa ederken, HDP’nin kurumsal refleksleri “mevcut hakları koruma”ya odaklıydı. Bu da partiyi dönüştürücü değil, savunmacı bir pozisyona itiyordu. Demirtaş ise özellikle 2015 sonrası süreçte, HDP’nin savunma pozisyonundan çıkıp Türkiye siyasetine sistemsel alternatif sunan bir aktör olmasını hedefledi. Ancak bu hedef, parti yönetimi tarafından her zaman sahiplenilmedi. Bu durumun temelinde, örgütsel geleneklerin, güvenlik kaygılarının ve siyasi iklimin getirdiği içe kapanmacı refleksler vardı. Demirtaş’ın vizyonu daha çok dışa açılımı, Türk seçmeniyle buluşmayı ve Kürt meselesini Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunuyla birlikte çözmeyi öneriyordu.
Bu fikirsel ayrışma, seçim stratejilerinde de kendini gösterdi. Demirtaş, Kürt oylarının sadece HDP’ye değil, muhalefetin genel yapısına yönelmesi gerektiğini savunurken; parti yönetimi zaman zaman bu esnekliği göstermekten kaçındı. 2023 seçimlerinde aday çıkarılmaması kararı gibi konular dahi, parti içindeki güç dengeleri açısından net bir konsensüsle değil, Demirtaş’ın dışarıdan etkisiyle şekillendi. Bu da Demirtaş’ın partinin yönünü değiştirme gücüne sahip olduğunu, ancak bu gücün organik değil, simgesel olduğunu gösterdi. HDP yönetimi ise bu etkiyi kabul etse de zaman zaman onu sınırlamaya dönük stratejik hamleler geliştirdi.
Parti yönetimi ile Demirtaş arasında açık bir çatışma yaşanmasa da “fikirsel merkez”in yer değiştirdiği açıktı. HDP, söylemsel olarak hâlâ Demirtaş’ın kurduğu dilin çerçevesinde hareket etse de bu dili üretme, taşımaya devam etme ve dönüştürme kapasitesini zamanla kaybetti. Bu da Demirtaş’ı yalnızlaştırmadı; aksine daha fazla merkezi bir pozisyona taşıdı. Çünkü halk nezdinde “parti eşbaşkanları” değişebilir ama Demirtaş algısı sabit kaldı. Bu da partinin kurumsal meşruiyetini zayıflatmasa bile kişisel temsil gücünün kurumsal gücü geçtiğini gösterdi. Modern siyaset teorisinde bu tür figürlere “gölge lider” denir.
Demirtaş’ın HDP’ye verdiği şekil ile HDP’nin kendine çizdiği sınırlar arasındaki fark, yalnızca iç tartışmalar değil; aynı zamanda devletle olan ilişkilerde de belirleyici hâle geldi. Demirtaş daha çok “devleti dönüştürme” odaklıyken; HDP yönetimi “devletle karşı karşıya gelmeme” çizgisine yakın durdu. Bu da zaman zaman ikircikli pozisyonlar doğurdu. Demirtaş’ın çağrısı netken, HDP’nin açıklamaları daha flu, daha muğlak ve daha çok iç denge gözeten bir karakter taşıdı. Bu da kamuoyunda “tek seslilik” algısını sarstı.
Sonuç olarak Demirtaş ile HDP yönetimi arasında açık bir ayrışma yoksa da, derin bir fikirsel fark ve siyasal pozisyon asimetrisi olduğu açıktır. Bu fark, kişisel iktidar mücadelesinden değil; siyaset üretme kapasitesi, temsil alanı ve vizyon genişliği farkından kaynaklanır. Demirtaş, bir siyasal organizmanın lideri değil; bir siyasal tahayyülün taşıyıcısıdır. HDP ise, bu tahayyülün taşıdığı genişliğe ayak uydurmaya çalışan ama örgütsel bagajı nedeniyle sınırları belirli bir yapıdır. Bu nedenle HDP, Demirtaş’ın çizdiği yolu izler ama onun temposunu tutturamaz. Ve bu tempo farkı, zamanla bir kopukluğa değilse de sürekli bir gecikmeye dönüşür.
İmamoğlu’nun Arkasındaki Sermaye ve Medya Ağları Kimlerdir?
Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yükselişi yalnızca seçmen desteği, kişisel karizma ve popüler iletişim becerisiyle açıklanamaz. Türkiye gibi büyük metropollerde ve karmaşık siyasal-iktisadi dengelere sahip ülkelerde, bir figürün yükselişi çoğu zaman bir “görünmez destek mimarisi” tarafından inşa edilir. Bu mimari; sermaye grupları, medya ağları, eski bürokratik klikler, sivil toplum platformları ve uluslararası partnerlerle örülüdür. İmamoğlu’nun arkasındaki bu yapı, klasik bir “gizli ittifak” modeli değil; ancak stratejik hedefleri olan bir çıkar ortaklığı sistemidir. Bu sistem, onun belirli sınırları aşmamasını gözetirken; aynı zamanda onun sistem içinde güçlenmesini desteklemiştir. Bu bakımdan İmamoğlu’nun popülaritesi, sadece halka dayalı değil; aynı zamanda “üst düzey yatırım”la beslenen bir projedir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yalnızca yerel hizmetlerin yönetildiği bir alan değil; aynı zamanda Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve medyatik gücünün merkezidir. İmamoğlu’nun bu alana seçilmesiyle birlikte etrafında şekillenen sermaye ağları da değişim geçirmiştir. AKP döneminde İstanbul’da hegemonya kuran Anadolu sermayesi ve yandaş müteahhit grupları yerini, daha kentli, daha eski TÜSİAD çizgisinde duran ve uluslararası finans sistemine entegre olmuş yapılara bırakmaya başlamıştır. Bu yeni sermaye çevresi, İmamoğlu’nun kentli, seküler ve Batı’yla uyumlu söylemine daha yakın durmaktadır. Bu çevreler için İmamoğlu, Türkiye’de otoriter sistemin sınırlandığı ama neoliberal ekonomik düzenin sürdüğü bir restorasyon fırsatıdır.
İmamoğlu’nun arkasındaki medya desteği de bu yeni sermaye düzeniyle paralel ilerlemiştir. 2019 seçimlerinde medyada adeta görünmez olan İmamoğlu, ikinci seçimde bir medya figürüne dönüştü. Bu dönüşüm sadece organik değil, stratejikti. Halk TV, Tele 1, KRT gibi muhalif medya organlarının yanı sıra, sosyal medyada etkili olan birçok içerik üreticisi, gazeteci ve kanaat önderi organize biçimde İmamoğlu anlatısı üretti. Bu medya organizasyonu, spontane değil, koordinasyonla işleyen bir “iletişim planı”nın ürünüdür. Bu planın finansmanında da belediye imkanlarının, danışmanlık şirketlerinin ve medya satın alma ajanslarının büyük rolü olduğu bilinmektedir.
Daha da önemlisi, İmamoğlu’nun arkasında sadece Türkiye içinden değil, uluslararası düzeyde de bazı stratejik aktörlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. Özellikle Avrupa merkezli düşünce kuruluşları, belediyeler ve siyasi aktörlerle kurduğu temaslar, onun küresel bir destek ağına entegre olmasına zemin hazırlamıştır. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerdeki sosyal demokrat belediyelerle yapılan kardeş şehir anlaşmaları, AB fonlarının kullanımı ve iklim değişikliği temelli projeler, İmamoğlu’nu yalnızca yerel değil, küresel sahada da güvenilir bir aktör hâline getirmiştir. Bu da Batı destekli sermaye çevrelerinin ona yatırım yapma isteğini artırmıştır.
İçerideki iş çevreleri açısından bakıldığında, İmamoğlu’nun en yakın durduğu gruplar, 1990’lar TÜSİAD’ı ile 2000’ler Koç-Sabancı çizgisinin yeni kuşağıdır. Bu gruplar, Türkiye’de ekonomik istikrarı, Batı’yla uyumu ve düşük gerilimli iç siyaset ortamını arzulamaktadır. İmamoğlu bu beklentilere uygun bir figür olarak öne çıkar. Çünkü sert politik çıkışlar yerine yumuşak geçişler, kavga yerine uzlaşma, belirsizlik yerine kurumsallaşma vaat eder. Bu da onu, “ekonomik elitin tercih ettiği muhalefet” çizgisine oturtur. Bu destek açıktan yürütülmese de hem kampanya finansmanı hem de kurumsal ilişkilerde kendini hissettirir.
Bir diğer önemli ağ, İstanbul’un kültürel elitleriyle kurulan ilişkidir. Sanat dünyası, entelektüel çevreler, sivil toplumun liberal damarı ve üniversite camiası, İmamoğlu’na açık destek sunan ya da mesafeli sempatiyle yaklaşan yapılardır. Bu çevreler, İmamoğlu’nu daha çok “seküler ama çatışmacı olmayan”, “sistem içinden gelen ama statükoya mecbur olmayan” bir figür olarak görür. Bu bakış, medya söylemlerine yansıtılır ve halkta “yeni nesil siyasetçi” algısı yaratır. Bu algının üretimi spontane değil, bilinçli bir stratejik iletişim ürünüdür. Medyada oluşturulan içerikler, söylem çerçevesi ve kriz yönetimi dili bu çevrelerle koordineli biçimde planlanır.
İmamoğlu’nun arkasındaki ağın bir diğer bileşeni, CHP içi kliklerden bağımsız bir “İstanbul merkezli yeni yapı”dır. Bu yapı, Ankara merkezli eski siyasetçilerle değil; İstanbul merkezli iş insanları, reklamcılar, stratejistler ve yeni medya uzmanlarından oluşur. Bu da İmamoğlu’nu yalnızca CHP içi bir figür değil, “parti-üstü muhalefet adayı”na dönüştürür. Çünkü klasik parti yapılarıyla sınırlı kalmayan liderler, çok daha geniş yatırım alabilir. İmamoğlu’nun arkasındaki yapı da bu “çok merkezli meşruiyet” formülüne uygun olarak inşa edilmiştir. Bu yapı zamanla kendi siyasetini üretmeye, kendi kadrolarını yaymaya ve CHP’nin klasik çizgisine alternatif oluşturmaya başlamıştır.
Bu sermaye ve medya mimarisi aynı zamanda risklidir. Çünkü İmamoğlu’nun meşruiyeti, sadece halk desteğine değil; bu destek ağlarının sürekliliğine ve rızasına da bağlıdır. Bu yapı, onun halktan uzaklaşmasına yol açacak bir elitleşme eğilimini de besleyebilir. Medyada sürekli parlatılan bir figür, doğal liderlik refleksinden uzaklaşabilir. Ayrıca sermaye desteği, politik duruşta esneklik ve ilkesizlik suçlamalarını da beraberinde getirebilir. Bu da onu popülist liderlikten teknokrat liderliğe geçirme riski barındırır. Bu çelişki, hem stratejik bir avantaj hem de potansiyel bir tuzaktır.
Sonuç olarak İmamoğlu’nun arkasında, çok bileşenli, merkezi-olmayan ama sistematik işleyen bir destek ağı vardır. Bu ağ, hem onu yukarıya taşımış hem de belirli sınırlar içinde tutmuştur. Sermaye, medya ve kurumsal çevrelerden oluşan bu yapı, onu “alternatif lider” olarak tanımlar; ama bu alternatiflik hiçbir zaman sistem dışı bir pozisyon almasına izin vermez. Bu nedenle İmamoğlu, halkla değil; sistemle yapılan bir anlaşmanın içinden doğmuştur. Onun liderliği, halk desteğinden çok, bu desteğin yönlendirildiği kurumsal yapıların inşasına bağlıdır. Bu da onu Demirtaş’tan ayıran temel farktır: Biri halkın temsil gücüyle yükselmiştir; diğeri sistemin izin verdiği rotada büyümüştür.
Türkiye Siyaseti Bu İkiliyi Neden Çözmek Zorunda?
Türkiye siyaseti bir yol ayrımına değil, bir zihin eşiğine dayandı. Bu eşikte sadece kurumlar, ittifaklar ya da liderler değil; aynı zamanda temsil, meşruiyet ve gelecek tahayyülü sorgulanmaktadır. İşte tam bu sorgulamanın merkezinde iki figür, iki farklı temsil tarzı, iki ayrı hafıza ve iki çarpıcı siyasal eşik durmaktadır: Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu. Biri, Türkiye’nin iç barış ihtiyacını ve hukukla yeniden kurması gereken bağını temsil ederken; diğeri, devletle halk arasında kurumsal bir yeniden uzlaşma ve yönetimsel restorasyon ihtiyacını sembolize eder. Bu iki figür, sadece muhalefetin iç rekabeti ya da kimlik temelli tartışmalarla sınırlı kalmayacak kadar derin ve çok katmanlıdır. Onlar Türkiye’nin çözmeye mecbur olduğu tarihsel kırılmaları yeniden anlamlandırma şansı sunar.
Demirtaş, Türkiye’nin yüzleşmekten en çok kaçtığı tarihsel yüklerden biri olan Kürt meselesini, silahsız, demokratik ve entelektüel bir dille temsil edebilen ender figürlerden biri olarak öne çıkmıştır. O, sistemin en dışına itilmiş olmasına rağmen, sistemin en içsel sorunlarına dair en sivil çözümleri önerebilecek siyasal zarafeti göstermiştir. Ancak tam da bu nedenle; yani her kesimi rahatsız etmeyecek kadar uzlaştırıcı, ama hiçbir iktidarı konforlu bırakmayacak kadar derin olduğu için, ne devlet ne muhalefet onu tam olarak sahiplenememiştir. Onun varlığı, sadece bir insan hakları dosyası değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarının bugünle ilişkisini yeniden yazmaya zorlayan bir siyasi meydan okumadır. Bu nedenle Demirtaş meselesi sadece bir yargı kararı, bir cezaevi meselesi ya da bir parti liderliği konusu değildir; o Türkiye’nin yüzleşmekten kaçtığı kendi iç hafızasıdır.
İmamoğlu ise modern Türkiye’nin yeni yüzyılındaki yönetimsel krizlerine karşı “kapsayıcı ama sınırlı, kurumsal ama popüler, reformist ama statükocu” bir yanıt olarak doğmuştur. Onun yükselişi, halkın sadece değişim değil, aynı zamanda düzenli bir geçiş arzusunu temsil eder. Bu yönüyle İmamoğlu, devletin kendini tasfiye etmeye değil, restore etmeye çağırıldığı bir geçiş aktörüdür. Ancak bu da onu sistem için hem gerekli hem tehlikeli kılar. Çünkü statükoyu dağıtmadan dönüştürmek isteyen figürler, çoğu zaman hem eski rejimle hem yeni taleplerle çelişir. İmamoğlu’nun en büyük avantajı, çok kutuplu bir destek ağına sahip olmasıdır; ancak bu aynı zamanda onu kendi siyasal özgürlüğünden de feragat ettiren bir şeydir. O, Türkiye’nin “daha az krizle daha fazla reform” yapma isteğini temsil eder ama bunu yaparken bir gün sistemin bekasıyla halkın umudu arasında sıkışabilir.
Bu iki figür arasında yapay bir kutuplaşma yaratılmak istenmesi, Türkiye’nin geleceğini anlamak isteyenler için esaslı bir uyarıdır. Çünkü bu ikili, aslında aynı büyük sorunun iki ayrı ve tamamlayıcı yüzüdür: biri temsilde adalet, diğeri yönetişimde denge meselesidir. Devlet aklı bu iki aktörü yok sayarak ya da birbirine karşı dengeleyerek değil, ikisini birlikte çözümün bir parçası hâline getirerek ancak Türkiye’yi yeni bir yüzyıla hazırlayabilir. Demirtaş’ın özgürleşmesi, sadece bir mahkûmun serbest kalması değil; Kürt sorununun çözümünde meşru siyasetin yeniden tanınmasıdır. İmamoğlu’nun kurumsallaşması ise sadece bir belediye başkanının yükselmesi değil; rejim içi geçişin krizsiz yürütülmesi için gerekli bir denge sisteminin kurulmasıdır. Türkiye için bu ikiliden birini seçmek değil, bu ikilinin temsil ettiği iki sorunu aynı anda çözmek zorunluluktur.
Bu nedenle Demirtaş ve İmamoğlu dosyaları, sadece kişilerle sınırlı değildir. Bu dosyaların nasıl kapatılacağı değil, nasıl yeniden yazılacağı önemlidir. Onların temsil ettiği tarihsel, sosyolojik ve siyasal kırılmaları gözetmeden yapılacak her hamle, yalnızca günü kurtarır ama ülkeyi geleceğe hazırlayamaz. Devletin asıl sorunu bu iki figür değil; bu iki figürün temsil ettiği çözümleri görmemesidir. Oysa çözüm, uzun zamandır zaten içeridedir: cezaevinde, belediyede, toplumda, sandıkta, sokakta. Türkiye bu çözümü ya sistem dışına atacak ve yeni bir kriz döngüsüne girecek ya da bu çözümü sistemin içine çekecek ve yeni bir normal inşa edecektir.
Demirtaş ve İmamoğlu… Türkiye’nin iki aynası. Biri geçmişle hesaplaşmanın anahtarı, diğeri geleceğe geçişin geçidi. Ve bu ikilinin çözülmesi, artık ertelenemez bir zorunluluktur.
Gerçek liderlik bedel öder, medyatik figür bekler. Türkiye’nin geleceği, direnişle yazılmış ahlakta mı, alkışla büyüyen popülaritede mi saklı?
Leave a Reply