Silah Bırakmak mı, Meşruiyet Mi Satın Almak? Türkiye’nin Önündeki Stratejik Tuzak

by Mithras Yekanoglu

PKK’nın Süleymaniye’de düzenlediği sembolik silah bırakma töreni ve Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yayımlanan videosu, Türkiye’nin yakın dönem güvenlik paradigmasını yeniden zorlayan, dikkatle okunması gereken çok katmanlı bir gelişmedir. Bu görüntülerin arkasında sadece bir terör örgütünün geri çekilişi ya da liderinin barış çağrısı yoktur; bu sahnede aslında devlete yönelik yeni bir stratejik kurgu, toplumun hafızasına nüfuz etmeyi hedefleyen yüksek dozda bir meşruiyet operasyonu yatmaktadır. Bu operasyon, silahın sustuğu yerde başlayan propaganda savaşını devreye sokmakta, geçmişte yarım kalmış çözüm süreci retoriğini, bu kez daha kurgusal, daha uluslararası ve daha psikolojik bir formatla yeniden dolaşıma sokmaktadır. Sorulması gereken temel soru şudur: PKK gerçekten silah mı bırakmaktadır, yoksa yeni bir siyasi formda kendini yeniden tanıtmak ve devleti yeniden bir müzakere zeminine çekmek için mi konumlanmaktadır?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, geçmişte defalarca gördüğü gibi, şiddetin biçim değiştirdiği, silahın yerini sözün aldığı ama tehdidin özü itibarıyla değişmediği çok sayıda girişime tanıklık etmiştir. Öcalan’ın video ile sahneye sürülmesi, sadece örgüt üzerindeki liderliğini yeniden ilan etmek değil; aynı zamanda kamuoyunda “PKK dönüşüyor” algısını oluşturarak toplumsal psikolojiyi yeniden yapılandırmak, çözüm ve barış gibi kavramları terörün vitrinine yerleştirerek devletin kırmızı çizgilerini flulaştırmak anlamına gelmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bir grup militanın silah bırakması değil, devletin sınırlarına, hukukuna ve hafızasına yöneltilen çok daha büyük bir stratejik tuzağın varlığıdır. Devletin bu sürece vereceği karşılık, sadece güvenlik politikası değil; aynı zamanda milli hafızanın, kamu düzeninin ve anayasal egemenliğin ne ölçüde diri tutulduğunu da gösterecektir.

Bu yazı, sözde barış töreninin ardında gizlenen stratejik niyeti ortaya koymak, Öcalan merkezli meşruiyet inşasının uluslararası sistemle nasıl paralel yürüdüğünü deşifre etmek ve PKK’nın silahsızlanma adı altında kendine yeni alanlar açma planını devlet perspektifinden teşhis etmeyi amaçlamaktadır. Çünkü terör yalnızca bir silah değil, bir strateji, bir söylem ve bir psikolojik düzenektir. Ve o düzenek çalışmaya devam ettiği sürece, barış ancak kâğıt üzerindedir; sahada ise tehdit format değiştirmiş hâlde varlığını sürdürmektedir. Bu noktada Türkiye, bir kez daha tarihi bir sınavdan geçmektedir: Görünene aldanmak ile gerçeği teşhis etmek arasındaki ince çizgide, devlet aklıyla yürümek mecburiyetindedir.

Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yayınlanan son video mesajıyla eş zamanlı olarak Irak’ın Süleymaniye kentinde gerçekleşen PKK’nın silah bırakma töreni, yüzeyde bir barış çağrısı olarak sunulsa da, derin devlet hafızasında yankılanan anlamı çok daha karmaşık ve dikkatle analiz edilmesi gereken bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu mesaj ve gösterinin zamanlaması, sembolik tonu ve uluslararası basına verilen pozlar, bir silahsızlanma adımından ziyade, örgütün stratejik format değişimine dair sessiz ve sistematik bir adaptasyon planını ortaya koymaktadır.

PKK’nın ilk kez açık şekilde silah bırakma yönünde bir tören düzenlemesi, geçmişte defalarca denenmiş ancak her seferinde farklı saiklerle rafa kaldırılmış çözüm süreci girişimlerinin farklı bir versiyonu olarak okunabilir. Ancak bu defa dikkat çeken temel fark, sürecin doğrudan Öcalan tarafından, örgüt üzerindeki hâkimiyet iddiasını yeniden ilan eder şekilde başlatılmasıdır. Bu durum, yalnızca örgüt içi hiyerarşinin değil, aynı zamanda Öcalan’ın devletle ilişkilerindeki konumunun da yeniden masaya yatırılması gerektiğini düşündürmektedir.

Törende yer alan militan sayısının sınırlılığı ve kullanılan dilin “ilk grup”, “tören”, “yakma” gibi kamuoyu algısına hitap eden teatral ögelerle bezeli olması, esasen askeri bir geri çekilme ya da imha değil, daha çok medya üzerinden oluşturulmak istenen bir “barış algısı” operasyonunu işaret etmektedir. Bu tür simgesel adımlar, kamuoyunun nabzını ölçmek, devlet reflekslerini test etmek ve uluslararası çevrelerde “PKK dönüşüyor” algısını pekiştirmek amacıyla yürütülmektedir.

Bu gelişme, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terörle mücadelesinde sahadaki başarıların ardından gelen psikolojik ve diplomatik boyutun yeniden kurgulanmakta olduğunu gösteriyor olabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, bu tür girişimlerin devletin güvenlik konseptiyle ne ölçüde uyuştuğudur. Silah bırakan 30 kişinin sembolik yaklaşımla sahneye çıkması, kalan on binlerce kişinin ve sınır ötesindeki yapılanmaların pozisyonunu değiştirmemektedir.

PKK’nın yalnızca silahlı eylem kapasitesiyle değil, aynı zamanda ideolojik, sosyolojik ve ekonomik uzantılarıyla da mücadele edilmesi gerektiği gerçeği, bu tür süreçlerin yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda devlet bütünlüğü ve milli egemenlik bağlamında da değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye, geçmişteki tecrübelerinden öğrendiği üzere, silah bırakma söylemleriyle başlayan süreçlerin, siyasi ve anayasal taleplerle devam ettiğini, bu taleplerin nihai hedefinin “devlet içinde ayrı bir zihin devleti” kurmak olduğunu bilmektedir.

Silah bırakma töreni aynı zamanda Öcalan’ın yeniden ana figür haline getirilme çabasının bir parçasıdır. Devlet aklı, bu tarz hamleleri zaman zaman kendi lehine kullanabilecek soğukkanlılığı göstermiştir; ancak bu kullanım, kamuoyunda her zaman aynı olgunlukla karşılık bulmaz. Öcalan’ın video ile konuşması, onun hâlen örgütü yönlendirme kapasitesine sahip olduğu algısını beslerken, aynı zamanda “müzakere” olasılıklarını da gündeme getirmektedir.

Türkiye’nin güvenlik mimarisi açısından önemli olan, bu sürecin karşılıklı değil tek taraflı bir yönelim olduğudur. Devlet, çözüm süreci gibi girişimlerde “eşit taraf” illüzyonuna düşmeden, milleti adına yürüttüğü egemenlik hakkını korumaya devam etmelidir. Zira PKK’nın silah bırakması, ancak onun siyasal taleplerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın dışına taşmaması halinde anlam kazanır.

PKK’nın silah bırakma adı altında yeni bir şekillenmeye gittiği ve bu şekillenmenin medya, sivil toplum, akademi ve kültürel mecralarda devam ettirileceği açıktır. Bu nedenle askeri anlamda silahsızlanma gerçekleşse dahi, yapının gayrinizami savaş kapasitesi, propaganda gücü ve insan kaynağı üretme kabiliyeti zayıflatılmadıkça, tehdit potansiyeli varlığını sürdürecektir.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın bu sürece dair yaptığı açıklamalarda, örgütün dönüşüm geçirmiş gibi görünerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yeni bir meşruiyet tuzağına çekmek istediği yönündeki değerlendirmeleri dikkatle okunmalıdır. Özdağ’ın güvenlik temelli devlet refleksini önceleyen yaklaşımı, kamu güvenliğini önceleyen bir devlet duruşunun sahadaki izdüşümüdür.

Türkiye’nin güvenlik politikalarının bu yeni dönemde yalnızca terör örgütleriyle değil, bu örgütleri dönüştüren, meşrulaştıran ve sistem içine entegre etmeye çalışan stratejik mühendislik çabalarıyla da mücadele etmesi gerekmektedir. Zira terör artık yalnızca dağda değil, şehirde, ekranda, kitapta, dergide, sosyal medyada format değiştirmiş şekilde varlık göstermektedir.

PKK’nın bu hamlesi aynı zamanda uluslararası kamuoyuna, özellikle de Avrupa Birliği ve ABD’ye, “biz artık demokratik aktörüz” mesajı verme çabasıdır. Bu çaba, geçmişte olduğu gibi dış politika baskılarının Türkiye’yi içerde taviz vermeye zorlaması riskini barındırmaktadır. Türkiye’nin bu sürece yaklaşımı, dış baskılarla değil, kendi iç dengeleri ve anayasal çizgisiyle belirlenmelidir.

PKK’nın silahsızlanması yalnızca fiziksel bir teslimiyet değil, zihinsel bir çözülme sürecidir. Bu çözülme sağlanmadan yapılacak her adım, yalnızca o anki konjonktürü rahatlatır; ama gelecekte daha sofistike bir tehdidin önünü açabilir. Bu yüzden, silah değil zihin bıraktırılmadıkça, güvenlik kalıcı olmayacaktır.

Kamuoyunun bu süreçte rehavete kapılması, devletin reflekslerini tartışmasız doğru kabul etmesi kadar tehlikelidir. Devletin vatandaşını bilgilendirmesi, güven vermesi ve uzun vadeli stratejisini açık şekilde ortaya koyması elzemdir. Zira terörle mücadele sadece güvenlik değil, aynı zamanda toplumsal sözleşmenin yeniden inşasıdır.

Bu süreçte dikkat çekilmesi gereken bir diğer boyut, HDP/DEM çevresinde gelişen siyasi söylemlerin yeniden radikal unsurlarla örtüşme eğilimidir. Bu da gösteriyor ki, siyasi temsil mekanizmaları silahlı yapılarla organik bağlarını koparmadığı sürece, demokratik alan samimi bir temsil zemini olamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti için kırmızı çizgi, herhangi bir yapının silah bırakması değil; o yapının ideolojik ve yapısal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını tanımasıdır. Devletin sınırları, sadece coğrafi değil; zihinsel, sosyal ve anayasal olarak da korunmalıdır.

Bu gelişmeler ışığında yapılması gereken, yalnızca örgütün sahadaki mevcudiyetini değil, aynı zamanda finansal ağlarını, şehir yapılanmalarını, medya araçlarını ve akademik nüfuz alanlarını da kapsayan topyekûn bir stratejiyle süreci takip etmektir. PKK’nın şehir yapılanmalarına yönelik sessiz izleme dönemleri sona ermeli, devlete karşı yürütülen her tür örtülü yapı sistematik biçimde tasfiye edilmelidir.

PKK’nın bugünkü sembolik silah bırakma adımı, uluslararası aktörlerin de gözünden kaçmayacak şekilde zamanlanmış ve medya üzerinden dikkatlice sahnelenmiştir. Bu gösterinin, sadece örgütün iç hesaplaşması ya da liderlik tercihi olarak değil; aynı zamanda Batı merkezli bir bölgesel yeniden yapılanmanın parçası olarak okunması gerekir. NATO’nun doğu kanadındaki yeni güvenlik mimarisi, enerji yollarının yeniden kurgulanması ve İran-Irak-Suriye hattında oluşan yeni parametreler düşünüldüğünde, PKK’nın silah bırakması yalnızca Türkiye iç politikasını değil, çok daha geniş bir stratejik alanı ilgilendirmektedir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu gelişmeyi sadece bir iç güvenlik meselesi gibi değil, çok katmanlı bir dış politika meselesi olarak da analiz etmelidir.

Bu süreçte en fazla dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de Öcalan’ın sembolik değil, sistematik bir şekilde yeniden siyasi alanın merkezine yerleştirilmeye çalışılmasıdır. Öcalan’ın yeniden ses verilerek meşruiyet devşirmesi, hem PKK içindeki otorite krizini yönetme çabasıdır, hem de devletin geçmiş dönemlerdeki çözüm süreci deneyimini yeniden hatırlatmak suretiyle kamuoyu üzerinde bir algı dalgası oluşturmaktır. Bu durum, yalnızca PKK açısından değil, devletin psikolojik harekât politikaları açısından da çok kritik bir dönemece işaret eder. Zira halkın hafızasında saklı kalan süreçler, yeniden yüzeye çıkmakta, güvenlik refleksleriyle sarsılmış kitlelerde yeniden bir çözüm beklentisi oluşturulmaktadır.

Türkiye için asıl tehdit yalnızca silahlı yapılanmalar değil, bu yapılanmaların ürettiği ve toplumun damarlarına sızan zihinsel kabullerdir. Öcalan’ın “barış” dili üzerinden yürüttüğü söylem, doğrudan anayasal düzeni hedef almaktadır. Çünkü bu dil, “çatışmasızlık” kavramını öne çıkarırken, esasen Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının sorgulanabilir hale gelmesini sağlamaktadır. Terörle mücadelede yalnızca şiddetin değil, bu tür sinsi ideolojik deformasyonların da önlenmesi gerekmektedir. Zira Türkiye’nin karşı karşıya olduğu şey sadece bir örgüt değil; bir zihin yapısıdır, bir toplumsal mühendislik planıdır.

PKK’nın bu hamlesi, Irak’taki mevcudiyetinin geleceğini de yeniden yapılandırma niyetindedir. Özellikle Süleymaniye’de düzenlenen törenin, Barzani çizgisiyle rekabet halindeki Talabani çevresinde organize edilmesi, bu yeni dönemin hangi aktörler eliyle sürdürüleceğine dair ipuçları vermektedir. Türkiye için bu bir fırsat kadar risk de barındırmaktadır. Çünkü örgütün silahlı kapasitesi sınır dışına itilse bile, Kuzey Irak’ta PKK’ya yakın yeni bir siyasi uzlaşma zemini doğabilir. Bu zemin, orta vadede Türkiye’ye karşı daha diplomatik, daha legal, ama en az o kadar tehlikeli yeni bir yapılanmanın oluşmasına zemin hazırlayabilir.

PKK’nın bir yandan silah bırakıp diğer yandan siyasi pozisyonunu kuvvetlendirmesi, terörün klasik anlamını aşan hibrit bir mücadele stratejisinin hayata geçirildiğini göstermektedir. Silah bırakmak, artık yalnızca çatışmanın sonu değil; başka bir formatta yeniden başlatılması anlamına da gelebilir. Bu format; medya, sivil toplum, üniversiteler, akademik tezler ve uluslararası kongreler üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalışan, terörü yücelten değil ama onu normalize eden bir diskur üretmektedir. Bu yeni tehdide karşı devletin mücadele araçları da sadece askerî değil; stratejik iletişim, kültür politikası ve eğitim müfredatlarıyla desteklenmelidir.

Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin geçmiş deneyimleri göstermiştir: Silah bırakan PKK militanlarının büyük bölümü, ya şehir yapılanmalarında rol almış, ya da sınır dışına çıkıp yeniden eğitim alarak geri dönmüştür. Bu nedenle silahsızlanmanın sahici olup olmadığını belirlemenin en sağlıklı yolu, örgütün kadrolarının toplumsal hayata entegrasyon sürecine dair ciddi, şeffaf ve denetlenebilir mekanizmaların kurulmasıdır. Aksi takdirde geçmişte olduğu gibi, bu sürecin sonunda Türkiye yeniden terörle yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu defa çok daha sofistike, çok daha şehirli ve çok daha propaganda temelli bir yapıyla karşı karşıya kalabilir.

Bir diğer önemli husus da bu süreçte Türkiye içindeki bazı aktörlerin bu gelişmeleri “tarihi fırsat” olarak sunmaya başlamasıdır. Bu tür yaklaşımlar, hem kamuoyunu manipüle etmekte hem de devletin stratejik reflekslerini zayıflatmaktadır. PKK’nın silah bırakmasını, mutlak barış ve demokrasiyle eşitleyen her türlü söylem, dolaylı olarak örgütü meşrulaştırmakta, devleti ise sürekli müzakere masasında oturması gereken bir “sorun çözme aygıtı”na dönüştürmektedir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir “egemen aktör”dür, kriz yöneticisi değil.

PKK’nın bugünkü hamlesi, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesinde son yıllarda gerçekleştirdiği başarılı operasyonların örgüt üzerindeki baskısını hafifletmeye dönük taktiksel bir geri çekilme olarak da yorumlanmalıdır. Örgütün dağ kadrolarında yaşanan kayıplar, şehir yapılanmalarında çözülen bağlantılar ve lojistik hatlarının zayıflaması, örgütü bu tür bir pozisyon değiştirmeye mecbur bırakmıştır. Ancak bu mecburiyet bir samimiyet göstergesi değil, stratejik manevradır. Bu manevrayı anlamadan atılacak her iyimser adım, geçmişte olduğu gibi devlete zarar verir.

Bu süreçte kamuoyunun desteğini sağlamak için yaratılan “barış ortamı” algısı, aynı zamanda Türk milliyetçiliğini, güvenlik odaklı siyaset yapmayı ve askeri stratejiyi yıpratmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Barış isteyen herkesin iyi niyetli olduğu, güvenlik vurgusu yapan herkesin savaş yanlısı gösterildiği bir zihin tuzağı inşa edilmektedir. Oysa devletin görevi yalnızca barış sağlamak değil; aynı zamanda o barışın üzerinde yükseleceği güvenli, egemen, onurlu bir zemin kurmaktır. Güvenlik olmadan barış, sadece teslimiyettir.

Son olarak, bu tür süreçlerde en büyük görev, devletin kurumsal hafızasına düşmektedir. Bürokratik yapılar, güvenlik kurumları, istihbarat birimleri ve anayasal kurumlar; siyasal iktidardan bağımsız olarak, bu süreci kendi bilgi setleri ve stratejik öngörüleriyle izlemeli ve gerektiğinde devletin kırmızı çizgilerini her zeminde hatırlatmalıdır. Çünkü hükümetler geçici, ideolojiler değişkendir; ancak devlet kalıcıdır. Terörle mücadele ise sadece bugünü değil, yarını da koruma altına almak demektir.

Devlet aklı, geçmiş süreçlerdeki gibi duyguya, rehavete ya da medya manipülasyonuna kapılmadan, sabırla ama kararlılıkla stratejisini sürdürmelidir. Zira tarih, terörle mücadelenin yalnızca sahada değil, sabırda da kazanıldığını gösteren yüzlerce örnekle doludur.

Sözde barış töreni, özde stratejik yeniden konumlanma adımıdır. Devletin buna cevabı, aynı düzlemde değil, birkaç kat üstünden, oyun kurucu seviyede olmalıdır. Çünkü terör, sadece silah değil, niyetle yaşar. Niyet değişmedikçe davranış biçimi ne kadar değişirse değişsin, tehdit özünde baki kalır.

Türkiye bu süreçte hem yurt içinde, hem sınır ötesinde, hem de uluslararası platformlarda eş zamanlı bir stratejik mücadele yürütmelidir. Bu çok katmanlı güvenlik siyaseti, klasik askeri yaklaşımların ötesine geçmeli; psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve dijital boyutları içermelidir.

Devlet, kendisine uzatılan zeytin dalının ardında gizlenmiş baltaları da görmeli, barış adına yapılan her çağrının altında hangi uluslararası yapıların planlarının yattığını dikkatle analiz etmelidir. Çünkü barış, yalnızca silahsızlık değil, bağımsızlıkla anlam kazanır.

Abdullah Öcalan’ın konuşmasının zamanlaması, PKK’nın töreninin senaryosu ve medya araçlarının eş zamanlı seferberliği; topyekûn bir algı yönetimi girişimini ortaya koymaktadır. Devletin bu algı yönetimine karşı kendi hakikat inşasını sağlam temeller üzerine kurması gerekir.

Zafer Partisi gibi milli güvenlik hassasiyetleri yüksek siyasi yapılar, bu süreçte yalnızca eleştirel pozisyon almakla kalmamalı; aynı zamanda alternatif barış modelleri, toplumsal onarım projeleri ve güvenlik temelli anayasal reform önerileriyle sürece yapıcı katkı sunmalıdır.

PKK’nın silah bırakması üzerinden yaratılacak her tür barış söylemi, ancak eş zamanlı olarak Türk milletinin güvenliği, milli birlik bilinci ve anayasal egemenliğiyle birlikte yürütülürse anlamlı olacaktır. Aksi takdirde bu tür girişimler, terörün görünürlüğünü azaltırken meşruiyetini artırır.

Devlet aklı, bu süreci yönetirken bir yandan soğukkanlılıkla ilerlemeli; diğer yandan da kamuoyunun reflekslerini diri tutarak terörün sadece silahla değil, meşruiyetle de savaştığını unutmamalıdır. Barış adı altında sahnelenen gösteriler, bazen savaşın başka bir biçimidir.

Türkiye’nin kırmızı çizgisi; anayasa, üniter yapı ve milli hafızadır. Terörle mücadelenin nihai zaferi, yalnızca örgütün silahsız kalması değil, milletin zihninden terörün tüm izlerinin silinmesiyle mümkündür. Bu izler silinmeden, gerçek barış yalnızca bir vitrindir.

Sonuç olarak, PKK’nın bugün gerçekleştirdiği silah bırakma töreni, tarihsel olarak önemli görünse de, stratejik olarak ciddi bir teyakkuz gerektirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için mesele yalnızca barış değil, egemenliktir. Barışın bedeli egemenlikse, o barış kabul edilemez.

PKK’nın sembolik silah bırakma töreniyle başlatılan bu yeni sürecin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenlik ve egemenlik anlayışı açısından yalnızca bir kırılma değil; çok katmanlı bir stratejik sınama olduğu açıktır. Öcalan’ın yeniden sahneye çıkarılması, terörün merkezden değil ama yeniden merkezileştirilen bir aktör üzerinden meşrulaştırılması anlamına gelmektedir. Bu meşruiyet, yalnızca örgüte değil; aynı zamanda devlete yönelen sistematik bir sorgulama biçimine dönüşmektedir. Ve bu sorgulama, barış gibi yüce bir kavramın ardına gizlenmiş, sessiz ama tehlikeli bir format değişimini içinde barındırmaktadır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi, sahadaki zaferlerin ötesinde; hafızadaki kırılmaları önleyebilen, stratejik sezgisi yüksek, kurum refleksi sağlam ve toplumsal direnci güçlü bir mücadele olmalıdır. Devlet, geçmiş süreçlerin tecrübesiyle, barış maskesi takmış tehditleri deşifre edecek düzeyde uyanık olmalı, her gelişmeyi bir “ilişki” olarak değil bir “yönelim” olarak analiz etmelidir. Çünkü tehdit yalnızca silah sesiyle değil; algı yönetimi, siyasi makyaj ve medya mühendisliği ile de şekil değiştirmiştir. Ve şekil değiştiren her tehdit, tanınmadığı anda tehlikeli olur.

Bu bağlamda, devletin yapması gereken; duygusal reaksiyonlara kapılmadan, hukuki zeminden sapmadan ve kamuoyunu ihmal etmeden, bu süreci çok katmanlı bir devlet aklıyla yönetmektir. Silah bırakan örgütü değil, zihniyetini; barış diyen ağızları değil, niyetlerini; şov yapan törenleri değil, sahadaki gerçek duruşu esas alan bir refleks inşa edilmelidir. Çünkü gerçek barış, sadece terörün susmasıyla değil, milletin huzur bulmasıyla mümkündür. Ve o huzur, ancak devletin iradesi kadar, milletin ferasetiyle de korunabilir. Türkiye, bu feraseti gösterecek tarihsel bilinç ve kurumsal kudrete fazlasıyla sahiptir.

Gerçek barış, silahların susmasıyla değil; tehdidin biçim değiştirerek geri dönmemesiyle başlar.

Leave a Reply

error: İçerik Korunuyor !!

Discover more from Mithras Yekanoglu

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading